Gizemlerle dolu bir dünyaya adım atmaya hazır mısınız? Nurdan Atamtürk'ün kaleminden çıkan "Karanlıktan Gelen," sizi soluksuz bırakacak bir polisiye ve felsefi yolculuğa davet ediyor.
• Sürükleyici O...
Telefon ikinci çalışta bekleniyormuş gibi açıldı. "Görüşmemiz gerek, her zamanki yerde ve hemen," diyerek arabasına doğru koşar adımlarla Savcı'nın koşturmasını görenler selam bile veremediler. Zaten onun da en son istediği şey birileriyle selamlaşmak, konuşmak ve her ne halt edilecekse o idi.
Savcı'dan gelen telefon beklediği ama istemediği bir şeydi. Henüz hiçbir şeyden tam olarak emin olmadan sadece şüphelerle hareket etmek istemiyordu. Montunu alıp dışarı çıktığında sert bir rüzgâr vurdu yüzüne. Kendini okkalı bir tokat yemiş gibi hissetti. Evinin yanındaki garajın sürgülü kapısını açarak içeri girdi. Arabasının anahtarlarını bulmakta zorlansa da başardı. Arabasına binip her zamanki yere doğru sürmeye başladı. Yolda giderken şimdiye kadarki tüm delilleri kafasında bir bir sıraya koydu. Evet Savcı şüphelenmekte haklıydı ama şüphelerini doğrulayacak başka bir kanıt yoktu. Her şey tesadüfü gelişmiş de olabilirdi. Bu kadar tesadüfün fazla olduğunu da kabul etmek zorundaydı. Kendince birtakım kararlar almak zorundaydı.
Düşüncelere dalmış, hız limitini de aşmış giderken ardından çalan kornalarla irkildi ve direksiyon hakimiyetini sağlamakta zorlansa da yoldaki buzlanmayı fark etmeyip kayarak çıktığı yola tekrar döndü. Yolu henüz yarılamıştı ve düşüncelerinden arınmak için radyonun sesini açtı. Savcı'nın kendisinden önce dağ evine ulaşıp evi biraz da olsa ısıtmasını umdu.
Dağ evine ulaştığında saatin 15.30 olduğunu gördü. Evden çıkarken kapattığı telefonunu arabada bıraktı. Dağ evinin anahtarlarını almasına gerek kalmadığını yan tarafa park edilmiş arabayı görünce anladı. Savcı kendinden önce gelmişti ki bu her zaman olan bir şeydi. Kapıyı tıklattığında kapının hemen açılmasından Savcı'nın zaten kapının arkasında beklediğini anladı. O da yeni gelmişti ya da yerinde duramıyordu ve araba sesini duyunca kapıya fırlamıştı.
Hiçbir şey söylemeden içeri girdiğinde evin sıcak olduğunu fark etti. Demek ki Savcı daha önce de gelmişti. Düşünmeye, özümsemeye ihtiyacı vardı. Odadaki sıcaklıktan montunu çıkarabileceğini anladı. Asmak yerine masanın kenarındaki sandalyenin üzerine bıraktı. Sözü yine ilk Savcı başlattı: "Ne kadarını biliyorsun?"
Savcı'nın her seferinde konuya direkt girmesini şaşkınlıkla karşılıyordu. "Bilmem gereken ve buraya gelmem gereken kadarını diyelim."
"İkiz çocuktan haberin var o zaman."
"Evet. Mahalledekilerle konuştum. Çocukların ikisi de o sabahtan sonra hiç görünmemişler." Alkolik bir baba, şiddete dayanamayıp çocukları evde bırakarak evi terk eden bir anne, ortada kalan ikiz çocuklar...
Arkadaşı boş durmamıştı anlaşılan. Zaten ondan da bu beklenirdi. O çok iyi bir dedektifti. "Ve ayakkabıdaki not. Bir yüzü karalanmış kâğıdın arka yüzüne yazılan M.A."
"Evet."
Arkadaşından gelen tek cevaba dayanamayarak sordu "Peki ne düşünüyorsun?"
"Aceleci davranmamamız gerektiğini."
İşte bunu beklemiyordu. "Aceleci davranmamak mı? Sen ne işle uğraşıyorsun? Kocalarından boşanmak isteyen ve boşanırken de ceplerini doldurmak isteyen kadınların kocalarını mı gözetliyorsun? O çok üstün olan zekânı ve sezgilerini nerede bıraktın söyler misin? Yoksa dedektiflik anlayışında mı değişti?"
Savcı gereğinden fazla tepki veriyordu ama onu tanıyordu. Aslında söylemek istedikleri bunlar değildi. Sadece onu hiçbir karşı söz söylemeden, direkt desteklemediği için öfkelenmişti. "Şu an için elinde olanlarla kimseyi suçlayamazsın sen de biliyorsun. Bunu herhangi biri de yapmış olabilir."
"Bunların gerçekten tesadüf olduğunu düşünmüyorsun değil mi? Yıllarını bu mesleğe verdin ve defalarca belge alacak kadar işinde iyisin."
"..."
Savcı'nın şüpheci olduğunu biliyordu ama şüphelerine körü körüne bu kadar inanması onu korkutuyordu. Ya da bilmesi gerekip bilmediği bir şey vardı.
Derin düşüncelere dalan arkadaşını dikkatle izleyen Savcı onu tüm bunlardan uzak tutmak isteğiyle doldu. Ama bu mümkün olmayacaktı. Bu sefer onu geçmişten kurtaramayacak belki de içine atmak zorunda kalacaktı. "Bak, ne hissettiğini anlıyorum. Ama bir gün geçmişle yüzleşmen gerekeceğini biliyorsun." "Sen korktuğumu ya da kaçtığımı falan mı düşünüyorsun?"
Devamında farklı şeyler söylemek istese de susmayı tercih etti. Sohbetin iyi gitmeyeceği kesindi. "Bak Met. M.A.'nın ne anlama geldiğini ikimiz de biliyoruz."
Uzun bir sessizlikten sonra Savcı'nın beklediği cevap gelmemişti. "Sanırım düşünmeye ihtiyacın olacak. Ben merkeze dönüyorum. Başka gelişmeler olursa haberleşelim."