Küçük Hans’ın Atı vs. Modern Dünyanın Paranoyak Atlıkarıncası
Sevgili Okur… İşte bak kitabın içinde buradayız. Psikolojinin o en karanlık, en atmosfer dışı steril laboratuvarının tam ortasındayız. Freud amcanın elimize tutuşturduğu o meşhur “Küçük Hans" vakasındayız. Hani şu sokakta yürürken atların düşmesinden ya da atlar tarafından ısırılmaktan ölesiye korkan beş yaşındaki çocuğun hikayesi. Ama Freud bize burada süslü bir "çocuk korkusu" anlatmıyor; insanın daha beş yaşındayken o devasa, sıra dışı toplumsal simülasyona nasıl hapsedildiğini kanıtlıyor.
1. At Sadece Bir At Değildir, O Dev Bir Babadır
Olayı düz mantıkla okuyan sıradan beyinler ne der? "Aman ne olacak, çocuk işte, attan korkmuş." Ama filtresiz gözümün içinden baktığımda sır düzeni tam burada patlak veriyor. O sokakta ağır arabaları çeken, ağzından köpükler saçan, gözlerinin etrafında siyah deri siperlikler olan devasa atlar... Aslında kim biliyor musun? **Babanın ta kendisi!**
Hans, babasını deli gibi seviyor ama aynı zamanda o otoriter devin gölgesinde eziliyor. İçindeki o devasa, ilkel arzular ve "ya babam beni yok ederse" korkusu doğrudan sokaktaki o zavallı ata yansıtılıyor. Atın gözündeki o siyah siperlikler, babanın gözlükleri; atın ağzındaki o siyah kayışlar, babanın bıyıkları oluveriyor. Al sana zihnin en farklı, en dâhice illüzyonu!
1. Korkunun Absürt Mühendisliği (Fobi)
Fobi dediğin şey nedir biliyor musun sevgili okur? Ruhun kendi kendini korumak için ürettiği en dâhice, en kaçık savunma mekanizmasıdır. Hans, "Ben babamdan korkuyorum" diyemez. Çünkü bunu derse o kutsal aile simülasyonu çöker, sistem hata verir. Zihin hemen devreye girer ve der ki: "Hey, babandan korkma, git sokaktaki o dört bacaklı, kişneyen hayvandan kork. En azından sokağa çıkmazsın olur biter!" İşte fobi, içindeki o devasa nükleer patlamayı, evdeki masum bir odanın köşesine saklama sanatıdır. Freud bu analizle bize medeniyetin daha çocukken bizi nasıl birer korku makinesine dönüştürdüğünü gösteriyor.
1. Atlar Düşerken Aslında Sistem Çöküyor
Hans’ın en büyük tetikleyicisi neydi? Sokakta o koca atların, ağır yüklerin altında dayanamayıp yere kapaklanması. İşte o an “akıl tecriti” zirvesidir. O yenilmez, o güçlü "Baba/Otorite" figürünün çamura batışını, acizliğini görmek, beş yaşındaki bir çocuğun zihninde kıyametin kopması demektir. Sistem bize hep güçlü kalmayı, dik durmayı dayatır; oysa içimizdeki o çocuk, o koca atların çamura nasıl kusursuzca devrildiğini izler ve kendi düşüşünün provasını yapar.
Eser bir vaka analizi değil; insan zihninin, toplumun o kibirli "normal" duvarlarına çarparak nasıl gerçeküstü ve muazzam bir labirent yarattığının muazzam bir haritasıdır.
Şimdi susturun o sokaktaki atları beyler; bilin! Çünkü çocuğun çığlığı, sizin kurduğunuz o rasyonel medeniyetin sahte huzurunu tek bir kişnemeyle yerle bir etmeye yetiyor.
Serenad... İmkansızlıklara dolu bir aşk hikayesini okurken kaç kere ağladım hatırlamıyorum. Beni gerçek anlamda ağlatan, hatta bir kaç gün etkisinden çıkamadığım bir kitap oldu. Mutlaka tavsiye ederim.
Almenya'ya İletiler Yazarın dili oldukça metaforik. İç hesaplaşmasını ve yaşadığı psikolojik dramı en çıplak haliyle kâğıda dökmüş; bunu yaparken de son derece cesur davrandığını söylemeliyim.
Eserin bir kadına hitaben yazılmış olması, onu türünün diğer örneklerinden ayıran en belirgin fark. Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’ındaki o baskın melankolik ruh halinin aksine; burada yer yer melankoli sezilse de yazarın daha çok umudun ellerine sıkıca sarıldığını görüyorsunuz.
Betimlemelerindeki ince ayrıntılar, okuru adeta ip üstünde yürüten hassas bir dengeye sahip. Yazarın başka bir kitabı çıksa hiç düşünmeden alır okurum. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
"Bazı kitaplar vardır ya hani, kapağını kapattığınızda sadece bir hikâyeyi bitirmiş olmazsınız... İşte bu kitap benim için tam da öyle bir okuma oldu. Geçenlerde bir soruya denk gelmiştim: 'Bu kitap günümüzde yazılsaydı izlendiğimiz o sistem ne olurdu? İnternet mi, televizyon mu, yapay zeka mı?' Kitabı okurken benim aklıma ilk olarak internet geldi. Tıpkı kurgudaki gibi hayatımızın her alanına sızmış koca bir sistem... Orwell burada bir rejimin sadece bedenleri değil; insan zihnini, dilini ve hatıralarını nasıl yok ettiğini o kadar sarsıcı anlatmış ki, etkisinden çıkmak çok zor. Orwellin tüyler ürpertici distopyası herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum .
Kitabı genel olarak çok sevdim. Akıcı ve düşündürücü bir kitaptı. Özellikle sonlarına doğru gerçekten beklemediğim şeylerin gerçekleşmesi kitabı benim için daha ilgi çekici hâle getirdi. Olayların nasıl sonuçlanacağını merak ederek okudum. Bazı bölümlerde şaşırdım ve kitabın sonunun düşündüğümden farklı olması hoşuma gitti. Genel olarak sürükleyici ve okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Eserin 1950'lerde yazıldığı göz önünde bulunduracak olursak bilim kurgu alanında pekte bir özellik taşıdığını söyleyemem ancak sosyolojik bir boyutta günümüzü rahatlıkla görebildiğini,içinde bulunduğumuz durumu adeta şahit olmuşçasına ortaya koyması kitaba sosyolojik bir değer katmıştır diyebilirim. Üslup bakımdan bana Rus edebiyatini hatırlattı oldukca fazlaca betimlemeler bulunmakta (hatta gereksiz detaylara girdiğini söyleyebilirim) ki bu da bazı sayfalarda ana konudan sizi uzaklaştırmakta hatta bazı sayfaları tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissettirmekte. Romanın sonuc kısmı ise okuyanda "eee noldu şimdi" düşüncesi oluşturmakta. Sanki eser, dönem ödevi hazırlar gibi hazırlanmış, sonunda ise teslim edilmek için aceleyle sonlandırılmış bir ödev duygusu oluşturmuştur bende 😉 Kendime tavsiyem bilim kurgu romanı okuyacak olursam bir dahaki sefere günümüzde yazılmış bir eser olmasını tercih etmem yönünde 😉
Kusursuz Bir Delilik Simülasyonu: Takım Elbiseli Sırtlanlar ve Alaska’nın Kusmuğu
Bak tam buradayız, tam olarak o masanın ortasında. Şatafatlı, cilalı, meşe ağacından yapılma o borsa masasında. Üzerinde kristal bardaklar, içinde pahalı viskiler var. Ama bardağa yakından bakarsan, viskinin renginde değil, o masanın etrafında oturan takım elbiseli sırtlanların salyalarında boğulduğunu görürsün. Jack London bu kitapta bize bir "başarı hikayesi" anlatmıyor, bize insanın kendi eliyle kurduğu o devasa, uçuk kaçık sirki izletiyor.
1. Vahşi Doğanın Saf Eti vs. Şehrin Kokmuş Leşi
Bizim Günışığı (Elam Harnish), Alaska’nın o dondurucu, beyaz cehenneminde kurtlarla boğuşurken aslında en azından neyle savaştığını biliyordu. Soğuk gerçekti. Kurt acıkınca saldırırdı, doğanın kuralları basitti: Ya donarak ölürdün ya da toprağı tırnaklarınla kazıyıp o parıltıyı söküp alırdın. Oradaki vahşet saf ve dürüsttü. Ama ne zaman ki o altını heybesine doldurup San Francisco’nun o neon ışıklı, dumanlı salonlarına adım attı; işte o zaman gerçek bir bataklığa düştü.
2. Kravatlı Vahşet
O borsa masasında oturan adamlar... Hani o tırnakları manikürlü, ağızlarından "medeniyet" ve "finansal strateji" kelimeleri dökülen yaratıklar. İşte onlar insanlığın evrimsel bir hatası. London, o sırtlanları öyle bir tasvir ediyor ki, their viski kadehlerini tokuştururken aslında birbirlerinin etini çiğnediklerini duyabiliyorsun. Günışığı, Alaska'da doymak için avlanan hayvanlar gördü; ama şehirde sadece hiç doymayan, sırf yok etmek için tüketen modern canavarlar buldu. İşin en Tuaf, en dâhice tarafın ne olduğuna gelecek olursam:
Bizimki de o masaya oturunca yavaş yavaş tırnaklarının uzadığını, o sırtlanlardan birine dönüştüğünü fark etti. Sistem seni kendine benzetmeden çiğnemez, önce seni bir sırtlana dönüştürür, sonra kendi türünü yemeni izler.
3. Altın Bir İllüzyondur, Gerçek Olan Çamurdur
Günışığı milyon dolarları, o devasa finans imparatorluğunu ne zaman elinin tersiyle itti? İçindeki o son insani kıvılcım, bir kadının gözlerinde o sırtlan kokusunu temizleyecek gücü bulduğunda. Gitti, her şeyi yaktı ve bir çiftlikte toprağa dokundu. İnsanlık milyarlarca dolarlık borsa grafiklerinin içinde kaybolurken, London bize aslında şunu fısıldıyor: "Bütün o hisse senetleriniz, vadeli işlemleriniz, plazalarınız devasa birer yalandan ibaret. En büyük dâhilik, o sırtlan masasını devirip, üstündeki pahalı viskiyi borsa simsarlarının suratına fırlatmak ve toprağına geri dönmektir."
Bence eser bir roman değil; modern dünyanın, takım elbise giymiş o ilkel canavarların suratına indirilmiş dâhice ve sıradışı bir tokattır.
Kravatlarınızı gevşetin beyler; çünkü parayla satın aldığınız o parfüm, ruhunuzdaki sırtlan leşinin kokusunu bastırmaya yetmiyor.
Hikâye, Büyükada'nın çam kokulu yollarında geçmişin gölgeleriyle yürüyen Fidan Hanım'ın anıları ve yaraları etrafında şekillenir. Eser, sevdiklerini, ablasını ve kardeşi gibi yakınlarını ardında bırakarak gidenlerin ve onlarla vedalaşamayanların geriye kalanları anlatıyor.
Ella'nın erkek kardeşi Ryan, aynı askeri birlikte görev yapan arkadaşı Beckett'ı (takma adı Chaos) kız kardeşiyle tanıştırır. Ella ve Beckett birbirlerini görmeden mektuplar aracılığıyla yakınlaşır ve zamanla aşık olurlar.
Bu süreçte Ella'nın kızı Maisie'ye kanser teşhisi konur. Ardından Ella, erkek kardeşi Ryan'ın görevde öldüğü haberini alır. Bu acı olayla birlikte Beckett'tan gelen mektuplar da kesilir. Ella chaos'un erkek kardeşi gibi savaşta öldüğünü düşünür. Chaos Ryan ölümünde kendi suçlar bu yüzden Ella mektup yazmak yerine arkadaşina verdiği sözü tutmak için Ella yanina gider. Ona destek vermek hemde zamanla ilişkileri düzene girince ona gerçeği söylemek için...
Duygusal, keder, annelik, fedakarlık, iyileşmek kök salmak üzerine inşa edilmiş güzel bir hikaye. Ryan hem kardeşine hemde arkadaşina bir yuva verdi.Duygusal, keder, annelik, fedakarlık, iyileşmek kök salmak üzerine inşa edilmiş güzel bir hikaye. Ryan hem kardeşine hemde arkadaşina bir yuva verdi.
Bazen geride bıraktığın şeyin ne olduğunu anlaman için gitmen gerekir. İnsan elindekinin kıymetini onu kaybedene kadar anlamıyor."
Rizzoli ve Isles serisinin üretken yazarından yeni bir seri; Martini Kulübü. Çok sevdiğim yazarın, çıkan son kitabı .
Sahil kasabası Purity'de sakin bir hayat süren emekli casus Maggie Bird'ün kapısına kimliği belirsiz bir ceset bırakılmasıyla geçmişindeki sırların gün yüzüne çıkması ve kasabadaki eski casus arkadaşlarıyla birlikte verdiği hayatta kalma mücadelesini konu alıyor.
Mehmet Ali Bulut’un Ruhun Deşifresi kitabı, insanın kendisini ve sahip olduğu ruhsal potansiyeli anlamaya yönelik düşündürücü bir çalışma. Kitap boyunca ruh, akıl, zihin, düşünce, hafıza ve insanın iç dünyası gibi kavramlar farklı yönleriyle ele alınıyor.
Yazarın özellikle insanın kendi zihinsel sınırlarını fark etmesi ve bunların ötesine geçebilmesi üzerine yaptığı değerlendirmeler dikkat çekici. Korku, kaygı, vehim ve olumsuz düşüncelerin insan üzerindeki etkileri anlatılırken, kişinin kendi iç dünyasını tanımasının önemine de değiniliyor. Bazı bölümlerde tasavvufi ve dinî bakış açısının daha belirgin hâle gelmesi, kitabın düşünsel çerçevesini genişletiyor.
İnsan kavramına yalnızca maddi yönüyle değil, ruhsal ve manevi boyutlarıyla yaklaşılması kitabın temel özelliklerinden biri. Yer yer anlatımın yoğunlaşması ve farklı kavramların aynı bölüm içerisinde ele alınması okumayı biraz zorlaştırsa da üzerinde düşünmeye değer noktalar bulunuyor. Özellikle insanın kendisi hakkında oluşturduğu kabullerin, davranışlarını ve hayata bakışını nasıl şekillendirebileceği üzerine düşündürüyor.
Kitap, insanın kendi iç dünyasına dönüp bazı soruları yeniden sormasına imkân veren bir yaklaşım sunuyor. Her bölümünün herkes için aynı ölçüde karşılık bulacağını düşünmesem de ruh, zihin ve insanın anlam arayışı üzerine okumalar yapmayı sevenler için farklı bir bakış açısı sağlayabilir. Benim için kitabın en dikkat çekici tarafı, insanın kendisini tanıma sürecini yalnızca zihinsel değil, ruhsal bir yolculuk olarak ele alması oldu. . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
Ali Lidar’ın Büyük Kederler Küçük Öyküler kitabı, adından da anlaşılacağı üzere büyük kederlerin bazen ne kadar küçük anların içine sığabildiğini gösteriyor. Öyküler ilerledikçe yalnızlık, yorgunluk, geçmiş, kırgınlık ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessiz anlar daha görünür hâle geliyor.
Bazı hikâyelerde gülümsediğim, bazılarında ise bir süre durup düşündüğüm oldu. Özellikle gündelik hayatın sıradan görünen insanlarının ve anlarının böylesine derin duygular taşıması beni etkiledi. Lidar’ın anlatımında büyük laflardan çok küçük ayrıntılar, yarım kalmışlıklar ve insanın içinde kolay kolay söyleyemediği şeyler öne çıkıyor.
Belki de kitabın en güzel tarafı, okura sürekli “Ben bunun neresindeyim?” diye sordurması. Çünkü anlatılan insanların yalnızlığı, hayal kırıklıkları ve tutunma çabaları bir noktadan sonra yabancı gelmiyor. Peki insan, kalabalıkların içinde bile kendini bu kadar yalnız hissedebiliyorsa, asıl yalnızlık nerede başlıyor?
Bazı öykülerde hayatın acı tarafına bakarken, küçük bir tebessümün ya da bir hatıranın bile insanı hayata bağlayabileceğini de hissettim. Kitap bittiğinde aklımda kalan şey tek tek hikâyelerden çok, hepsinin bıraktığı o tanıdık hüzün oldu. Sanırım “büyük kederler” gerçekten de bazen birkaç sayfalık “küçük öykülere” sığabiliyor; peki ya bizim anlatamadığımız kederler, onlar hangi hikâyenin içinde saklı? . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
Giovanni Drogo'nun Tatar Çölün'e bakan Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla, aslında amansız bir “yalnızlığa" atandığını anlaması, çok zamanını almıyor. Nitekim kısa süre içerisinde geri dönüşün planlarını yaparken, şartlar onun kalede kalmasını sağlar. Ve asıl hikâyede bundan sonra başlıyor.
Oğlunun, ardında bıraktığı anıları derleyip toplamaya çalışan annesinin sesiyle şöyle tasvir ediyor yazar;-----< "Demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde, kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu."(8.s) Bazen, farkında olmadan geri gelmemek üzere gidersin, Teğmen Drogo bunun bilincine vardığında her şey için çok geçtir.
Drogo'nun kulaklarında bir melodiye dönüşen, suyun sesi, rüzgârın çığlığı, doğanın ihtişamı, yalnızlığına dayak atıyor genç teğmenin.-----< "Suydu bu, evet, çevredeki kayaların tepelerinden dökülen uzak bir çağlayan. Fışkıran suyu titreten rüzgar, yankıların gizemli oynaşması, suyun çarptığı taşların çıkardığı değişik sesler, sürekli konuşan bir insan sesi oluşturuyordu. Bizim yaşamımıza değin sözler söylüyordu, hep anlayacak gibi olup bir türlü seçemediğimiz sözlerdi bunlar.” (77.s)
İnsan, beklentilerini ve hayallerini gerçeklerle yüzleşmek üzerine kuruyor çoğu zaman. Giovanni Drogo'da öyle yapmış bu tayin bölgesine atandıktan sonra. Kalede geçirdiği zamanlarında, hayatını sorguyor ve beklenen o büyük savaşın asla gelmemesiyle hayal kırıklığına uğradığını düşünüyor her defasında. Ta ki Binbaşı Ortiz'den şu sözlerini işitene kadar:-----< “Savaş mı? Siz hâlâ savaşı mı düşünüyorsunuz? Yeterince düş kırıklığı yaşamadık mı?” (186.s)
Kalenin, yalnızca fiziksel bir mekân olmadığı, aynı zamanda psikolojik bir durumu sembolize ettiğini ve ruhsal yönde kendi içinde bir savaş verdiğini de belirtmeliyim. Bu durum, Giovanni ve diğer askerlerin, dış dünyadan izole oluşları ruh hallerini ve ilişkilerini fazlasıyla etkiliyor. —--< “Birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.” (193.s)
Sen onca o yıl bekle, ömrünü ada, düşlerini besle, olmadı nefesini çürüt ayların, yılların koynunda günlerini eskit, sonra... Sonra, uzaklardan, çölün ortasından gelmesini beklediğin atlı tatarlar hiç gelmesin, uğramasın yalnızlığına! Ama o kutlu gün geldiğinde yaşlı ve hasta ol emi! Umutla başlayıp, hayallerle devam eden, hayal kırıklıklarıyla son bulsun akıbetin. Taş duvarlar içinde, geçmiş ve gelecek arasındaki bağını koparıp alsın seni senden.------< “Herkes kahraman olmak üzere doğmaz ki!” (140.s) diyen Binbaşı Ortiz haklıydı teğmenim!
Hoşça kal Giovanni Drogo!
Kalabalıktan sıkıldıysanız, kendinize Tatar Çölü'nde tenha bir yalnızlık ısmarlayabilirsiniz!
Refik Halid Karay’ın kalemi çok akıcı ve bu romanı da lezzetli bir Türkçeye sahip. Kitap bana göre iki bölümden oluşuyor, ilk üçte ikilik bölümde sürgün hayatı ve gurbet hissinin psikolojisini anlatırken son üçte birlik bölümde bir aile trajedisiyle final yapıyor. 1922-1925 yılları arası Beyrut, Şam, Halep’te sosyal yaşamın nasıl olduğu, insan ilişkileri güzel güzel anlatılmış. Sıkılmadan okunacak bir kitap.
"Dünya bize göre ayarlanmamıştı, biz de dünyaya göre. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altında, aynı gizli düzenin birer parçası olarak vardık."
Kitabın ruhu bana göre doğrudan yaratılışın o muazzam dengesini anlatıyor. Hani toplumun "farklı" ya da "sıra dışı" deyip kenara ittiği insanlar var ya; ben onlara da çok değer veriyorum. Her şeye değer verdiğim gibi. Çünkü biliyorum ki Tanrı onları da tam olarak o vasıfla, o özellikle yarattı. Dünyadaki o büyük ve harika dengenin bir parçası onlar.
Yazar yazdığı eserinde edebiyat yapmaya çalışmamış; o insanların varoluşunu, hayattaki yerini en çıplak haliyle ortaya koymuş. Bir ahlak dersi vermiyor, kimseyi yargılamıyor. Sadece, o bambaşka hayatların içinde bile ne kadar derin bir ruh olduğunu, o muazzam dengenin nasıl işlediğini gösteriyor. Süslü laflara hiç gerek yok. Kitabın ruhu, o dışlanan insanların sessiz çığlığı olduğu kadar, aslında yaratılışın o gizli ve muhteşem çeşitliliğinin de bir kanıtı.
Lozan'da onursuz bir barış imzaladık. Bu, İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür."
Andrew Ryan
"Mustafa Kemal, tam bağımsız bir Türkiye yaratmayı iyice kafasına koymuştur."
İngiliz Gizli İstihbarat Servisi Raporu
"Herkes Kemalistlere saldırıyor. Kafir diyor. Herkes halifeyi savunuyor. Türkler geçmiş yüzyıllarda hilafeti savunurken neredeydiniz, Müslümanlar? Yunanlılar ve İngilizler Türkleri yok etmek üzereyken neredeydiniz, Müslümanlar? Hilafet lafla savunulmaz. Bugün Türklerin yaptığı eleştirilemez. Beş yüz yıl savundular. Şimdi sıra başkalarında.”
Yeniköy'deki ihtişamlı bir yalıda, günlerce süren gizli partileri, bu partilerde dönen ahlak dışı düzenleri ve sapkın ilişkiler, Paranın her şeyi nasıl akladığını, suçun, suskunluğun ve cezasızlığın elit çevrelerde nasıl ağ bağlantıları......
Dışarıya doğru atılan ahlak naraları sözde kaldığı zaman, hiçbir anlamı yok değil mi?"
Kitabın Adı : Kitapların Şenlik Ateşi Yazarı : Serdar Rıfat Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Türü : Deneme - Araştırma Basım Yılı: 2008 Sayfa Sayısı: 205 Sayfa
Düşünceler:
Zaman zaman " Neden kitap okuyorsun ? " ya da " Okuduğun kitaplar ne işine yarıyor ki ! " gibi saçma sorulara muhatap oluyorum. Yazıkki bu laf-ü güzafların bir kısmı da mürekkeb yalamış insanlardan geliyor.
Hayatında hiç gül kokusu almamış birine o müstesna kokuyu , tepelere çıkıp altında deniz gibi serilen bulutları hiç görmemiş birine o muhteşem manzarayı , hiç bal yememiş birine o eşsiz tadı nasıl anlatamıyor isek kitap okumayan birisine o rint hali anlatmakta o kadar zordur. Ez cümle bilmediğini bilmeyen cahile ne anlatsanız boştur. O yüzden hiç kendinizi yormayın.
Kitap okumanın zevkine varmış , bu konuda kendini gelişltirmiş hatta kitaplar yazmış olan Serdar Rıfat'ın deneme-araştırma tarzındaki eserini büyük bir dikkatle ve zevke okudum. Çok sayıda yazarın eserini büyük bir dikkatle okumuş, araştırmış kendi diliyle yorumlamış. yazar.
Bazılarını okuduğum, bir kısmını ise henüz okuma fırsatı bulamadığım eserleri , yazarları anlatmış. Tutunamayanlar'dan , Uzun Sürmüş bir Gecenin Akşamı'na Kundera'dan Beckett'a kadar bir çok yazar ve eseri güzelce harmanlamış ,anlatmış.
Özgün, insanı yormayan ama aynı zamanda okunurken dikkat isteyen bir yazım tarzı var yazarın. Okuduğum bu ilk kitabını sevdim doğrusu. Türünün ilgililerine de tavsiye ederim.
"Yazar bu kitapta okuru çok çarpıcı bir soruyla baş başa bırakıyor: 'Görünmez olsaydınız ahlaklı kalmaya devam eder miydiniz?' Kendi üzerinde yaptığı bir deney sonucu görünmez olan hırslı ve gizemli bir bilim adamının küçük bir kasabaya gelişiyle hikâyemiz başlıyor. Kasaba halkının şaşkın bakışları ve yayılan dedikodular arasında, bu adamın görünmezliği bir güç olarak kullanıp kafasına koyduğu kötülüklerin peşinden nasıl gittiğini okuyoruz. Amacına ulaşmak için kan dökmekten bile çekinmeyen bu karakter üzerinden, yargılayan gözler ortadan kalktığında insanın nasıl vahşileşebileceğine şahit oluyoruz. Yazarın diğer kitaplarındaki o güçlü kurgusal yeteneği burada da kendini gösteriyor. Çok açık, sade ve akıcı bir dili var; karanlık bir psikolojik bilimkurgu okumak isteyen herkese tavsiye ederim."
Hayatta en çok istediğiniz şey, hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?"
Bu dükkân, gerçeğimizle yüzleşmemiz için bize tam olarak bu soruyu soruyor. Hayatta hiçbir şey karşılıksız değildir; her bir arzunun ve isteğin mutlaka bir karşılığı olmalıdır. Gizemli bir dükkânın satıcısı ile müşterileri arasında geçen psikolojik ve zorlu pazarlıklara şahit oluyoruz. Bu dükkânda hayatta arzuladığınız her şeyi satın alma hakkınız var; ancak bu şeyler para karşılığında değil, iç dünyanızdan ödenecek bir bedel şartıyla satılıyor.
Derin ve kısa psikolojik hikâyeler içeren, hacmi küçük ama etkisi büyük olan bu eser; insanı kendi istek ve arzuları üzerine düşünmeye sevk ediyor. Tam bir başucu kitabı diyebilirim. Okumaktan çok keyif aldığım bu kitabı herkese tavsiye ederim. 🤗 Şimdiden keyifli okumalar!
Bir psikiyatrist ile hastası arasında gelişen olaylar, zamanla doktor için adeta bir kâbusa ve tehlikeli bir akıl oyununa dönüşüyor. Başkarakter, bu süreçte kendini hiç kimseye güvenemeyeceği karanlık bir noktanın tam ortasında buluyor.
Tam "olayların iç yüzünü okudum ve anladım" dediğiniz anda konu bambaşka bir yöne evriliyor. Bu eser klasik bir polisiye romanı değil; insan zihninin ulaşılamaz derinliklerine inen, baştan sona psikolojik gerilim dolu bir ters köşe kitabı.
Asla tahmin edemeyeceğiniz, sarsıcı bir sonla karşılaşıyorsunuz. Yazarın diğer kitaplarını da kesinlikle okumayı düşünüyorum. Bu türü seven herkese şiddetle tavsiye ederim!
Dörtlü seriyi tamamladıktan sonra, hepsini kapsayan genel bir yorum yapmak daha doğru olur ye düşündüm.
Direnmenin, var olmanın, umudu ayakta tutmanın ve birlikte yürümenin güçlü sesini harikulade okuyucuya yansımasını hissedebiliyoruz.
Güzel olan ne varsa, taze kalsın istiyor insan. Belki de bu yüzden, karakterlerin çok sık kullandığı “terütaze” kelimesi ile başlamak istedim.
*
Haksızlığa, ezilmişliğe baş kaldıran. Zulmü dişlerinin arasına alıp çiğneyen, sonra da insandan ve insanlıktan uzak yerlere tükürme telaşı içine düşen, İnce Memed'in yani namı diğer İbrahim Oğlu Çoban Memed'in haklı ve kararlı isyanını sergiye çıkaran serinin dördüncü ve son kelâmı.
Değerli Usta Yaşar Kemal, sadece bir kahramanın hikayesini değil, aynı zamanda yaşam koşullarının insana nasıl şekil verdiğini bir güzel aklımıza nakşediyor. Sosyal adalet, mücadele ve insan doğası gibi derin temaları, ustaca dili ve doğa betimlemeleri, iğne oyası inceliğiyle ile tane tane işlenmiş harfleriyle bir dönemi böylesine el emeğini, göz nurunu ekleyerek armağan etmiş bize.
Bir yanda resmi giyitleriyle mevkisini makamını, halka zulmeden, halkı aşağılayan, halkı hor gören para babaların ayağına serenler, diğer yanda halka ve kendisine bu yapılanları içine sindiremeyen, yufka yürekli bir zamanların çelimsiz çobanı İnce Memed'in başını çektiği bir grup eşkiya!
Okudukça her mısradan sonra “evet bunlar yaşandı yaşatıldı” diye söylendiğim yerler çok fazlasıydı. Hâkezâ, yıllandıkça vahameti biraz daha modernize edilmiş haliyle artarak devam etmektedir aslında. Sağımız solumuz savaş, zulüm, açlık ve ölüm. İzliyoruz hep birlikte, film izler gibi.
*
Bütün karakterlerin önemi bir yana, “Ben ölmeden seni göreceğim. Allahıma yalvardım, seni bir daha koklamadan, güzel yüzünü görmeden Allah beni öldürmeyecek” diyerek, Memed'ine seslenen Hürü Ananın önemi bir yana. Her seride ağırlığını hissettirerek hikâyenin yükünü sırtlayan Canım Anadolu Kadını. Yeşilçam'ın Aliye'sine rol veren Hürü Ana, bu hikâyede benim kahramanım sensin.
*
Ve elbette aşksız, sevdasız, yüreği sarıp sarmalamayan sevgisiz bir hayat mı olur? Olmazdı! Bu hikâyede de aşk, nasibine düştüğü kadarını almış.
Finali yaptıktan sonra kafamda oluşan soruları bir kenara bırakıp. Yanıma kâr kalan kederlere, hüzünlere, düşüncelere, güzelliklere, sevmelere-sevilmelere sarıldım. Kalbimi iyilik kokusu sardı.
Evet, “iyilik iyidir” Memed'im Sana, yoldaşlarına ve yazarına selam ederim.
Kaçınci kez okudum bilmiyorum ama her okuduğumda ayrı bir seviyorum dili anlatamam her şeyiyle mükemmel hastanedeki yaşantıları yaşadıkları sıkıntıları bir hastanın neler düşünebilecegini yaşayabileceğini ruhundaki sıkıntılar her anlatımı ile olaganustu
“Dünyanın geri kalanı uyurken uyanık olmanın büyüleyici bir tarafı vardı. Sanki onların bilmediği bir şey biliyormuşsun gibi.”
Babasının görevinden dolayı, sık sık ülke ve şehir değiştirmek zorunda kalan bir adamın anıları, hikâyesi.
Globalleşen dünyada hızla akıp giden zamanın içinde geçmişe doğru götüren sürükleyici bir eser.
Kitap, 1980’lerin kültürünü ayrıntılı ve doyurucu bir dil ile ifade eden yaşanmışlıkları sergiliyor okuyucuya.
Hafızalarda yer edinmiş yerli ve yabancı pek çok şarkıcı ve şarkıyla okuyucusuna nostalji yaşatıyor. Özellikle müzik severin, gönül verdikleri müziğin dünyasıyla ilgili anlatımları keyifle okuyacağınızdan hiç şüphem yok. Sadece müzik ile de kalmayarak; içine sporu, modayı, televizyon dünyasını ve dönemin çarpıcı olaylarına da ayna tutup günümüze ustaca yansıtmış yazar.
Kitap, sadece bireysel bir hikâyeyi anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dünyanın dönüşümüne dair bir panorama sunuyor. Bir döneme damga vuran anlamlı satırları okudukça, kimi zaman hüzünlenecek, kimi zaman gülümseyeceksiniz.
“Sokaklar bizimdi, mahalleler bizimdi. Benim mahallem değil, bizim mahallemiz.”
O kadar haklısın ki abi, güzel olan ne varsa yitip gitti elimizden.
Söze bir girizgâh niteliğinde o meşhur alıntısyla başlıyorum. Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıllı çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık bir mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı... Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından biri olan İki Şehrin Hikâyesi; Fransız İhtilali döneminde Londra ve Paris arasında geçen intikamın, sevginin ve yeniden doğuşun işlendiği bir romandır. Eserde; on sekiz yıl haksız yere hapiste yatan bir doktorun ve onun merhamet dolu, iyi yürekli kızının; kendi soyundan gelen zulmü reddedip İngiltere'ye yerleşen bir gencin ve soğukkanlılık içinde intikam hırsıyla beslenen bir devrimcinin hikâyesini okuyoruz. Haklı bir dava uğruna adalet peşinde koşmak gerekirken, bu adalet arayışının nasıl intikam ve hırsa dönüşüp toplumu yıkıma götürdüğünün çok çarpıcı bir örneğidir bu eser. Kitabı çok beğendim. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitaptaki o örgü ören kadından şiddetle nefret ettim; Carton'ın fedakârlığı ise bambaşkaydı. Kesinlikle herkesin okuması gereken bir kitap!
Türkçeye çevrilmiş bütün Tanizaki eserlerini okuyan biri olarak, “Nazlı Kar” üstadın (benim için) başyapıtı diyebilirim. İlk olarak “Musaşi Lordu'nun Gizli Yaşamı”nı okuyup bayılmıştım yazara, sonrasında diğer kitaplarını da aynı zevkle okumuştum. “Musaşi Lordu'nun Gizli Yaşamı” ile birlikte “Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın” favori kitaplarım olmuştu. Ama “Nazlı Kar” bambaşka bir seviye olmuş. Bütün Tanizaki kitaplarında gördüğüm karakter bu esere de yansımış. Sadelik. “Nazlı Kar” da Makioka ailesinin dört kız kardeşin öyküsü, sekiz yüz küsür sayfada o kadar güzel anlatılmış ki, bin sekiz yüz sayfa olsa yine okunur. Sadelikten kastım, romanın kendine has dili. Aforizmalardan, tumturaklı cümlelerden uzak. Tanizaki hep böyle yazıyor zaten. Anlatılan olayları bir film izler gibi kafanızda canlandırabiliyorsunuz. Bir dönem kitabı olmasına rağmen Japonya hakkında bilgi edinmek isteyenler için güzel bir başvuru kaynağı olarak okunabilir. Geleneksel Japon sanatları, Doğal afetler, gelenek ve görenekler, hızla değişen dünya ile birlikte değişen Japon toplumu… üstelik okurken kendimize hiçte uzak olmayan tespitler barındıran enfes bir roman.
İçine girip harflerine tek tek tutunarak, sizi içsel yolculukta en tepeye tırmandıran kaç kitap okudunuz bilmiyorum ama bu kitap kesinlikle onlardan biridir.
John Steinbeck'in "Cennetin Doğusu" adlı eseri, yazarın en önemli ve etkileyici romanlarından biri demişlerdi, hatta en iyisi olduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz. İnsan doğasının karanlık ve aydınlık yanlarını, ahlaki çatışmaları ve aile bağlarını derinlemesine işlendiğini hissederek okuduğum bir kitap oldu.
Kaliforniya'nın Salinas Vadisi'nde geçen ve iki aile - Trasklar ve Hamiltonlar - etrafında dönüyor roman. Steinbeck, bu ailelerin yaşamları aracılığıyla Kain ve Habel hikayesini yeniden yorumlamış. Kitap, özgür irade, iyilik ve kötülük arasındaki mücadele gibi temaları ele almış, ayrıca insanın içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik koşulları da sorguluyor, sorgulatıyor.
Steinbeck’in karakterleri son derece derin ve karmaşık bir şekilde tasvir etmiş. Özellikle Adam Trask ve oğlu Cal, okuyucuyu içsel çatışmalar ve seçimlerle yüzleşmeye zorluyor. Cal, babasının onayını kazanma arzusu ile kendi karanlık yönlerini keşfetme çabası arasında sıkışıp kalmış. Bu çatışma, insan ruhunun evrensel doğasına dair derin bir anlayış sunuyor.
Ve elbette savaşları da es geçmemiş. Bu konuda kısmende olsa bilgilendiriyor bizleri.
"Cennetin Doğusu"nu, yalnızca bireysel öyküleri değil, aynı zamanda insanlığın temel meselelerini de ele alan bir başyapıt olarak kabul edilmesi boşuna değil! Steinbeck, bu eserinde insan doğasının karmaşıklığını, aşkı, nefreti, umutları ve hayal kırıklıklarını harmanlayarak, düşündürücü bir deneyim olarak serpmiş önümüze.
Dil ve anlatım açısından, Steinbeck’in betimlemeleri kesinlikle zihinleri dolduran bir doyuruculuğu var. Çünkü kendine özgü üslubu ve gözlem yeteneği, döneminin sosyal ve kültürel yapısını ustaca yansıtıyor okuyucusuna. Romanın akışı, karakterlerin derinliğini ve olayların dramatik yapısı, çok fazla imge ve devrik cümle kullanılmış olması, şiir gibi akan kitabın kalitesine kalite katmış.
Elbette her okuyucunun bakış açısı, düşüncesi, duygusu farklı olabilir, ama beni en çok etkileyen Adam'ın müthiş sabrı, iradesi ve naif duruşu oldu.
“Cennetin Doğusu" ruhunuzu beslemek için şahane bir ziyafet çektiriyor. Teşekkürler John Steinbeck.
söylenebilecek çok şeylerin olması gerektiği ama iki kelimeyi bir araya getirmekten acîz kaldığım hazin bir hikâye
bu coğrafyada buna benzer hikâyelerin hâlâ yaşanmandığına inanan var mıdır cidden?
“Dışarıdakilerde boyun eğme, içerdekinde ise boyun eğdirme alışkanlığı... Kolay kurtulunmaz bu tür alışkanlıklardan. Oysa gün gelecek yıkılacaktır elbet, yalı da moruk da, simgesi oldukları yoz düzenle birlikte.” -Asılacak Kadın - (136.s)
sana bunu yaşatanlara ve böyle bir hayatı reva görenlere hakkını helal etme melek!
Normalde popüler kitapları pek tercih etmem. Aksine okuyasım gelmez. Nedense bu kitabı görünce ve çok fazla övülünce sonu hiç beklemediğim gibi yorumlarını çokça görünce okumak istedim. Ve pişman olmadım. Katili kesinlikle hiç tahmin etmediğim biri çıktı. Öyle silik bir karakter ki acaba katil o bile demediğim biriydi. Ben sevdim. Yabancı bir aksiyon filmi izlemişim gibi hissettim. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim
Tipik Anadolu insanın hayatı. Herkes yaşar da, herkes yazamaz, anlatamaz acıyı. Yazmak, duyguyu dağıtmadan aktarmak ciddi bir meziyet… Okuyucuyu satırların içine almak, hapsetmek. Anlattığı hikâye ile okuyucu bir bütün yapmak. Değerli Yazar Şermin Yaşar bunu diğer kitaplarında olduğu gibi, burada başarılı bir şekilde yansımaktadır.
Kitaba gelecek olursak.
Birisi yaşlı, diğeri genç iki kadının karşılaşması ve dertleşmesi. Bir şekilde yollarının çakışması konu edilmiş. Bu hayatta tesadüf diye bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Yazılanın mutlaka yaşandığı, yaşanması gerektiğine inanırım hep.
Kitabın iki kadın kahramanın hikâyesi de aslında bu toplumun hayatına ayna tutmuş bir bakıma. Yalnızlığı resmini çizerek, kimsesizliğin görsel bir tablosunu oluşturuyorlar. Selime Teyze; sitemi, hüznü, kederi anlatırken şiirsel bir dil ile izâh etmiş gibi insanın içine işliyor. Belki de samimiyet tam da böyle bir ruh halini gerektiriyordu.
Satır aralarından şu mesajı çıkarmanıza müsaade etmektedir yazar. Anneniz-babanız hayattaysa onlara sımsıkı sarılın, ellerini bırakmayın. Kendi yalnızlıklarına, kendi dünyalarına, hayatın boşluğuna bırakmayın o güzelim emektar ellerini.
"Hayat nasıl da ayırıyor anneyi evlattan, kardeşi kardeşten... Herkesi kendi derdiyle bir kafese sıkıştırıyor. Görsen de anlasan da uzanamıyorsun." (42.s)
Yapmayın! Hayatın sizi bu kadar kolay öğütmesine müsaade etmeyin. Sonra “keşke” diyerek, çok geç kalıyorsunuz bazı değerlere, güzelliklere sahip çıkma isteği için.
Herkesin annesi ya da her anne çok güzel tatlı yapar da, Meltem'in Babannesinin finale sakladığı o tatlıyı okuyunca, hem gülümsedim, hem duygulandım.
Teşekkürler Değerli Yazar Şermin Yaşar gerçekleri böyle tatlı tatlı yüzümüze çarptığınız için.
Mutsuz olmak için harcadığın tek bir an sana geri gelmeyecek.
Kitabın başkarakteri Maëlle; Paris'te yaşayan, başarılı ama sürekli bir koşuşturmaca içinde olan, kendini hayatın hızlı akışına kaptırmış mutsuz bir kadındır. Bir gün en yakın arkadaşı Romane ile buluştuğunda onun kanser olduğunu öğrenir. Romane, iyileşebilmesi için Nepal'de bulunan çok eski bir tedavi yöntemine ihtiyacı olduğunu söyler ve Maëlle'den bu bilgiyi kendisi için getirmesini rica eder. Maëlle, o yoğun iş hayatının ve koşuşturmacanın içinde olmasına rağmen bu zorlu yolculuğa çıkmayı kabul eder. Fakat bu yolculuğun, arkadaşına şifa aramaktan ziyade kendi içsel yolculuğuna dönüşeceğinden ve asıl kendisinin şifalanacağından haberi bile yoktur.
Kitap, alışılagelmiş roman tarzının dışına çıkarak adeta bir kişisel gelişim rehberine dönüşüyor. Doğu felsefesi ve farkındalık öğretileri, kurgusal bir hikayenin içine son derece ustaca yerleştirilmiş.
Kitapta bize verilen en güçlü mesaj; öfkemizin ve hayal kırıklıklarımızın temelinde aslında egomuzun yattığıdır. Maddi olarak her şeye sahip olsak da manevi olarak ne kadar bomboş hissettiğimiz gerçeği, sayfalarda çok çarpıcı bir şekilde yüzümüze vuruluyor. Herkesin kendinden bir parça bulacağı, sarsıcı bir uyanış hikayesi.
Yazarın notu: 📝 Düşündüm ki eğer her birimiz, diğerini elini uzatırsa bu dünyayı bir gün huzur dolu bir ahenk içinde yaşadığımız daha güzel bir yer haline getirebiliriz.
Muazzam bir eser. Bazen sadece inceleme için üç kelime yeter de artar. 🤍💫💎
“Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”
Filmi de olağanüstü güzellikte.
Ve gözyaşların içinde kalınan o anlardan bir sahne. Tıpkı şu anda gözlerimin iç çekerek bulutlara rakip olarak yağmuru yağdırması gibi bir şey The Green Mile ✨🤍💎
“Ölmeden önce, kendini bağışla, sonra da başkalarını.”
Ölmek üzere olan bir öğretmenin çok sevdiği eski öğrencisiyle son tezi.
Her satırı içinizi ısıtacak ve her paragrafı ders alınabilecek nitelikte. Bazen duyguların tavan yaptığı, bazen derin düşüncelerle şu an'a kadar tüm yaşanmışlıklara göz atmanızı sağlıyor. Etrafımızdaki baskılara, dayatmalara yenilmeden, yanınıza sevgiyi alarak kendi kültürünüzü nasıl oluşturabileceğinizi sergilemekte.
“Birbirimizi sevdikçe ve sevgimizi sürekli hatırladıkça, hiç yok olmadan ölebiliriz.” demiş bir bölümde
Aşırı dozda samimiyet yüklüyor kalbinize, bu da duygu patlaması yaşamanıza sebebiyet veriyor.
*
Kitabın yazarı Mıtch Albom, öğrencilik döneminde iyi bir öğretmenle karşılaşmış olmayı, noktasına virgülüne kadar kıymet verip değerlendirmiş bence.
Herkes, hikâyesinde Mori gibi öğretmenle karşılaşamıyor maalesef. Olan var ise sıkıca sarılıp değerini bilsin. Bu kadar bilge bir kişiliğin içinde "kibir" olmaması , kesinlikle profesörü özel kılıyor.
Bir solukta okunabilecek olmasına rağmen, sindire sindire aceleye getirmeden bitireceğiniz güzellikte bir kitap.
Ölüme gülerek göz kırpan, çevresine pozitif anlamda enerji yayan Profesör Mori, ardında bıraktığın güzellikler için teşekkürler.
Profesör Mori'nin dediği gibi, “Sevgiyle hep hayatta kalırsın.” Kalbinizdeki sevgi, merhamet ve şefkat hiç eksilmesin.
Insanı sessiz sessiz etkileyen, bitince de uzun süre akılda kalan bir kitap. İlk başlarda zorla okunuyor gibi ama olayların geliştikçe insanın içi burkuluyor. Özellikle hayatın kıymeti, sevgi, dostluk ve insanın kaderini kabullenmesi üzerine düşündürüyor. Dili çok ağır değil ama anlattığı şeyler ağır..
Beyaz Diş, insanın ve doğanın zorlu koşullar karşısında nasıl değişebileceğini anlatan bir eserdir. Kitapta Beyaz Diş’in yaşamı üzerinden güç, hayatta kalma, özgürlük, sevgi, sadakat ve merhamet gibi önemli değerler işlenir. Beyaz Diş, doğada yaşarken acımasızlığı ve mücadeleyi öğrenir. İnsanların ona kötü davranması, onun insanlara karşı güvensiz ve saldırgan olmasına neden olur.
Ancak hayatına giren iyi insanların sevgisi ve şefkati, Beyaz Diş’in değişmesini sağlar. Böylece eser, bir canlının nasıl yetiştirildiğinin ve ona nasıl davranıldığının onun karakterini büyük ölçüde etkilediğini gösterir. Sevgi gören bir canlı güvenmeyi ve sevmeyi öğrenebilir; şiddet ve kötülük gören ise saldırganlaşabilir.
Eserin temel iletisi, hiçbir canlının doğuştan tamamen kötü olmadığı; sevgi, güven ve merhametin en sert kalpleri bile değiştirebileceğidir. Aynı zamanda doğaya ve hayvanlara karşı anlayışlı davranmamız, onların özgürlüğüne ve yaşam hakkına saygı göstermemiz gerektiği vurgulanır. Beyaz Diş’in yaşadığı değişim, insanların davranışlarının başka canlıların hayatında ne kadar büyük bir etki bırakabileceğini gösterir.
Kitabın Adı : Ekonomide hurafeler ve gerçekler Yazarı: Dr. İnsn Doğan Yayınevi : Liman Kitapları Türü : Makale Basım Yılı: Nisan 2010 Sayfa Sayısı : 198 Sayfa
Düşünceler : Eser Ekonomi Türk isimli İnternet blogundaki yazılardan derlenerek oluşturulmuş. Ekonomi alanında iyi eğitim alan kadronun köşe yazılarını ve ekonomi haberlerini yorumladığı bazen de eleştirdiği bir platformdan seçme yazılarda diyebiliriz.
Biraz eleştirel biraz mizahi bazende biraz üstten bakan enaniyetli bir üsluba sahip eserde yaklaşık 16-20 yıl öncesinin ekonomik panoraması da var aslında.
Yorumların bir kısmı çok hoşuma gitti. Bilgi içeren gerçek donelerle bezeli yazıları zevkle okudum. Ama 'Bak ben demiştim ' tarzında yapılan yorumları ise hem içerik olarak hemde zamanla gerçekliklerini kaybetmesi bakımından foğtusu pek benimseyemedim .
Ekonomi konularındaki uzmanların eleştirilerini 3-5 yıllık verilerle çürütmeye çalışan ,üstelik bunuda yer yer alaycı bir dille yapan yazarın mesela dokar kurunda yaşanan değişim karşısındaki yorumlarını doğrusu merak ediyorum.
Yani kısa ve orta vadeli yorumlar güzel olsa da uzun vadeli tahminleri maalesef pek iyi değil bana göre.
Sonuç olarak konunun ilgililerine yani ekonomiyi velilerle takip edenlere tavsiye edebileceğim bir eser bu.
Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili okuduğum güzel ve anlamlı kitaplardan biri idi benim için. İşgal sırasında kurulan Mim Mim grubu adındaki istihbarat örgütünün önde gelenlerinden olan Topkapılı Mehmet bey'in ağzından anlatılan roman; Atatürk ile beraber bazı önemli bölgeleri ziyaret ederek anılarını ve yaşadıklarını tarihe not düşmek adına anlatması olarak ilerliyor. Yaşanan acıları ve zorlukları, ülkenin kurtuluş yolunda yaşananları birinci ağızdan dinliyorsunuz. Mustafa Kemal'in insan yönünü, fedakarlıklarını, vefasını, cefasını, vatan sevgisini yeniden anlıyor ve yaşıyorsunuz. Bu anı romanını özellikle unutulmaya yüz tutmuş değerleri yeniden yaşamak ve hatırlamak isteyenler, özellikle gençler ve genç yetişkinlerin okuması gerektiğine inanıyorum. Topkapılı Mehmet beyin ağzından kitabın son böülümünde yer alan anlatım ve uyarılar çok değerli, hele böyle bir zamanda...
"Gençler bu yazdıklarımı iyi okuyun ve bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren kahramanlarımızın geleceğe ve sizlere kazandırdığı bu güzel vatanın kıymetini iyi bilin. YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK KAHRAMANLIK DESTANLARINDAN BİRİ OLAN İSTİKLAL SAVAŞI'MIZIN MUCİZESİNİ YARATANLARI HİÇ UNUTMAYIN. Onlar Türklüğün onurudur, gururudur, cesaretidir." "Geldikleri gibi giderler" deyip , yedi düvel düşmanın geldiklerinden biraz daha hızlı gitmelerini sağlayan Mustafa Kemal'e selâm olsun...
İlk başladığımda biraz endişelendim olayların akışı ağır aksak gibiydi ancak kısa süre sonra merak ilgi heyecan veren ve beni saran bir kitap oldu mutlaka okumalisinz
Çaresizlik, umut ve hayalperestlik üçgeninde gezeleyen insanoğlu ne kadar ilerlerse ilesin, doğum seremonisi ve sonrasında ölüm elvedasının üstesinden gelemiyor. Şu anda gerçek ki doymaya ve ölmemeye çalışan insanoğlu bu dünyada ne tam olarak doyabilecek ne de istenildiği gibi ölümsüzleşecektir.
*** Güven sorunu yaşayan aydın, fabrika ayarlarının güncellenmesi ve bir şekilde aydınlatma hizmetinin toplumun üstlenmesi gerekiyor. Aydın nitelemesinin içini doldurması gereken gerçek manada münevverler yetişmesi ve kişilerin kendilerini hissetmeleri gerekiyor.
*** İyi bir dilin yaşamdaki ve sanattaki olumlu etkisi azımsanamaz. Dil bu anlamda iletişim için gerekli en önemli araçlardır. Şiir bu manada dilin en güzel hali, en etkili hali, en olgun hali, en çocuk hali bazen de en uçuk halidir. Şair'in dönem arayışları içerisinde olmuştur. Değişerek gelişme dürtüsünün şairlerdeki görüntüsüdür şiir.
*** Ey şehir, köyümün dede yadigârı topraklarını yetim bıraktın. Ya kuruş kuruş asgari ücreti hesaplattın ya da piyango biletlerinden medet umar hale girmiş köylümü. Köyünde bey, paşa şehrinde şehirde kul köle yaptın kendine. Köyün olası gencecik civanmert delikanlılarını kırmış, beli bükülmüş olarak gönderildin gerisin geri.
Hani hep denir ya “yarası olmayanın şiiri olmaz” diye. Altmışlı yaşlarda olan şairin çocukluğundan bu tarafa hüzün ağrıları çektiği olmuştur. Bu hâlin, taşınan umut ile beraber, şiirlerine de sirayet etmiş olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Son tahlilde, şairin şiirlerinde milletimizin yaşayan dip derin şuuru, mizacı ve aidiyet duygusu ile hafızaya dayalı, çağının tanığı güzel şiirler okumaktayız. Son olarak, sözü yine Özcan Ünlü’ye bırakalım ve en doğru en yerinde tespitlerle Şakir Kurtulmuş’un şiirlerini ve şairliğini anlatsın; “Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10) İyi okumalar. İlkay Coşkun
Kitabın Adı: Trabzon Tarihi Yazarı : Prof. Dr. Hikmet ÖKSÜZ Yayınevi: Türk Tarih Kurumu Türü : Araştırma Basım Yılı: 2025 Sayfa Sayısı: 203 Sayfa
Düşünceler : Fatih Sultan Mehmed 'in 1461 yılında fethettiği, Yavuz Sultan Selim 'in tam 22 yıl yönettiği , Kanuni Sultan Süleyman 'ın doğduğu ,Atatürk 'ün üç kez ziyaret edip hep sitayişle bahsettiği 4000 yıllık kadim şehir Trabzon benim yaşadığım şehir aynı zamanda.
Ama öneminin nedeni bu değil tabiki. Karadeniz 'in güneyinde yer alan bu yeşili bol şehrin tarihi İpekyolu üzerinde olması ,kıtaların birleşme noktasında ,doğu-batı kültürünün tam ortasında yer alması ona kurulduğu dönemden beri büyük bir misyon yüklüyor.
Peki bu sembol şehrin tarihini ben de dahil olmak üzere yeterince biliyor muyuz ? Tabiki hayır. Bu önemli eksiğimizi gidermek ise mesleki kariyeri öğrencilik dahil 40 Yılı geçmiş olan Hikmet Öksüz 'e düşmüş. Cumhuriyetimizin 100.yılı münasebetiyle hazırlanan bu eşsiz eser uüzlerce kaynak taranarak hazırlanmış. Akademik araştırma gibi hazırlanan kitapta pek çok yeni bilgi de var. Ve tabi az bilinen fotograflarda.
Tarihsel ve kültürel ögeler bakımından oldukça zengin olan eser bizi 4000 yıllık eşsiz bir tarih deneyimine çıkarıyor. Özelinde Trazonlulara ama bilimsel içerik bakımından herkese zevkle tavsiye ediyorum
Yayınevi: Martı Yayınları (2014)Sayfa Sayısı: 496Konu Özeti: Stockholm'ün arka sokaklarında geçen romanda, sevgilisinin kumar borcunu bedeliyle ödemek zorunda kalan 21 yaşındaki Masja'nın ve çocukluk travmalarıyla kadınları avlayan bir katilin hikayesi anlatılır. Olaylar, sevdiği kadının ölümünden sonra hayata küsen bir dedektifin yoluyla kesişir.
Kitabın dili sade, akıcı ve bir çırpıda okunabilecek kadar sürükleyici bulunuyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, genç cumhuriyeti kurarken farklı ve birbirine zıt fikirdeki insanları (Kadrocular ile kapitalist çizgideki Celâl Bayar gibi isimleri) aynı çatı altında nasıl tuttuğu ve dengelediği anlatılır.