Her şey bir yol gibi kavisler çize çize bir sona doğru gidiyor. Pastoral, patetik ve dahi trajik… Biz bu sonu hissediyor muyuz?
Mutlu son veya mutsuz... Kötü bir son... Acıklı son…
Ellerimiz açık, gövdemiz, azalarımız serbest. Gözlerimiz ufukları kolluyor. İstediğimizi yapıyor gözüküyoruz. Özgürmüşüz gibi yapıyoruz ama işin hakikati bin dereden su getirsek bile özgür olmadığımızı biliyoruz çünkü çaresiziz çünkü bir dakika sonramızı bilmiyoruz çünkü sonumuzu bilmiyoruz.
Tolstoy’un Anna Karenina’yı bitirdiğinde odasında cenin pozisyonunda yerde, nerdeyse kendinden geçmiş bir vaziyette bulunduğu söyleniyor. Onu ayağa kaldırıp, “bu halin ne” diye sordukları vakit; “Anna Karenina öldü” demiş ağlayarak. Ne dehşet sahne… İnsanın elinden düşen yazılı “trajik son”. Trajedi hali böyle bir durum sanki. Yazarsın ve yazının sonunda seni bekleyen bir büyük etki vardır. Tıpkı dünyayı bekleyen bir akşam çökmesi hali gibi.
Biz ne yazdık peki? insanın sonu için akşamın bir milat etkisini. Etkinin bir akşam atmosferi çizdiğini. Eşyanın öyle şekillendiğini. Beklenen sonun bizi ilham olarak nasıl ve nerelere göç ettirdiğini. Arada tebessüm ettiren anları, hüzünleri. Akşam çöküşünün içimizde çıkardığı yangınları. Son halin daha bizi bulmadan bizim ne duygulara gark olarak yaşadığımızı. Beklenen sonun yaşanırken olabilecek tasvirleri ve belki Anna Karenina’nın Tolstoy’daki cenin halini. O sebeple insanlığın “cenne”sini…
İki Şair Bir Kitap: Tekrarın Tiryakisi Zaman ... Çoktandır hakkında yazmak isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım bir kitap “Tekrarın Tiryakisi Zaman”…
Kıymetli dostum İlkay Coşkun ve değerli şair Sinan Ayhan’ın ortak çalışması olan bu kitap KDY yayınları arasından Haziran 2002 tarihinde çıkmıştı. Kitabın ilk bölümü “Kayıp Zamana Ağıt” başlığı altında Sinan Ayhan’ın şiirlerinde oluşuyor. Bu bölümde 18 şiirsel deneme ve 32 şiir bulunuyor.
İkinci Bölüm ise İlkay Coşkun’un şiirlerinden oluşuyor ve “Zamanın Tansığına Uzun Bir Yol” ismini taşıyor. Bu bölümde de 21’i şiirsel deneme ve 39 şiirden oluşuyor.
Akla ilk olarak neden iki şair bir kitap sorusu geliyor ister istemez. Kitabı elimize aldığımızda alışık olmadığımız bu durum hakkındaki açıklama da İlkay Coşkun’u İlksöz yazısında mevcut. Coşkun yazısında şu açıklamalara yer veriyor:
“Nazire şiiri yazma ve karşılıklı şiirlerle atışma, geleneğimizde olan bir uygulama. Elinizdeki bu eserde şiirlerin bir konu bütünlüğünde ele alınması, kitap cesametinde bir araya getirilmesi ilklerden olsa gerek. Gerek temanın derinlikli işlenişi gerek alıntılar ve kalıp, bütünlüklü bir şiir belleğinin oluşmasında önemli bir katkı sağlamış olduğu görülmektedir.”
Coşkun, yazısının devamında amaçlarını; “Ağzı büyük savaşlarla, sıkıntılarla, zulümlerle savaşıp umudu da taşıyan şairler, şiire küçük de olsa bir katkıda bulunmak” olarak izah etmiş. Bu amaçla da şairlerimiz tomurcuk derdinde olan bir ağaç misali şiirleriyle edebiyat bahçesinde çiçek olarak açmışlar. Kitabın tamamını okuduğunuzda bu projenin amacına ulaştığını görüyorsunuz.
Coşkunun açıklamalarına göre kitap basılmadan bir yıl bir önce Haziran 2021’de Şair Sinan Ayhan’ın önerisi olarak proje olarak başlamış. İlk şiir bu öneri üzerine ve herhangi bir tema belirtilmeksizin yazılmış. Devamında ise yazılan şiirlerin üzerinde tema, form ve şiir sesi şekillenmiş. Ancak şiirler mektuplaşır gibi birbirine cevaben yazılmış. Yani şairlerimizden birisi şiirini yazınca diğerine göndermiş, o da bu şiiri birkaç defa okuduktan sonra ortalama üç-beş gün içerisinde bu şiire nazire olacak şiirini yazıp diğer şaire göndermiş. Böylece tema bütünlüğü, form ve ses olarak şiirler birbirine benzer bir kalıba otursa da zaman zaman şiirlerde farklı atraksiyon ve metamorfoz gayretler de görülmüş. Bu minval üzerine bir yıl boyunca şiirler ara vermeden yazılmış ve bu kitap vücut bulmuş.
Süreç bu şekilde kendi çerçevesinde devam ederken şiirler, geneline bakıldığında konu ve imge olarak daha çok “zaman, insan ve dünya” sacayağında oluşmuş. Sinan Ayhan ise süreci “girift hâl, tefekkürde derinlik ve mutmain kalp” sacayağının oluşturduğu fikrinde. İlkay Coşkun da bu durumu da Hz. Mevlana'nın “yürümeye başlayınca yol kendiliğinden görünür sözüyle özdeşleştirmiş.
İlksöz de dikkat çeken bir diğer açıklama ise Şair Sinan Ayhan’ın daha önce şiir, hikâye, roman ve deneme türlerinde yayınladığı beş eserinde olduğu gibi bu kitaptaki şiirlerinde de “Bileği-Metni” yani “Cevher Söz” kuramını icra ettiğiydi. Bu kuramın ne olduğuna dair de şöyle bir açıklama yapılmış yazıda:
“Bileği-metni” bir tür, “monad”, “kökdörtlük”, “fark” da “bileği-metni”nin alt türleri veya alt söz sanatları gibi. Şiir ortada duruyorken “Bileği-Metni” diye bir şeye gerek var mı peki. Her şeyden önce kelam vardı. Bunun gibi şiirden önce “bileği-metni” vardı. İsteyen buna da şiir desin, ama bunlar aynı keyfiyetler değil. Çakmak taşı, bileği taşı neyse; kelime ve anlam dünyasında bir izdüşüm olarak “Bileği Metni” de o… Yani bıçak bileniyorsa, metni bileyen bir şey, bir hal, bir düşünce, bir tarz, bir tür de olabilir… Çakmak taşı ateş yakıyorsa, bu tarzın metni de ateş yakma, kalplerde kor olma aracı olabilir… Rimbaud’a göre o hal, “ateş hırsızlığıdır” Rimbaud'un “Cehennemde bir Mevsim” ve “Aydınlanmalar” “bileği metni” türünün ilk örneklerinden sayabiliriz. Bu bağlamda en küçük ve bölünemez birim olarak adlandırılan monad, kelimeleri şiire taşır ve töz özelinden şiirler şekillenir. Ayrıca harflerin oluşturduğu yapıtaşı kelimeleri, anlama giydirilmiş kıyafetler olarak görenlerde bu tezi destekler bir taraftan. “Her işlevin özü, onun tohumudur” diyen Roland Barthes’in sözünde olduğu gibi aranarak bulunur adeta öz.”
Kitap zaman mefhumu üzerine gergef gergef işlenen mısralarla okurlarını bekliyor. Şiirler temasıyla, kelime dağarcığıyla, her iki şairin birbirlerine yakın üsluplarıyla farklı bir eser olduğunu okuruna hissettiriyor. Özellikle kadim medeniyetimizin yitik kelimelerinin yanında pek duymaya alışık olmadığımız yeni kelimeleri de bağrında taşıyor. Kitabın içinde yaptığınız zaman yolculuğunu bence farklı ekollerin kelimeleri ile hissediyorsunuz. Zira bir mısrada tasavvufi kavramlarla selamlaşırken diğer mısrada mitolojiden astronomiye dair farklı kavram ve kelimelerle çarpışabiliyorsunuz.
Başarılı bir eser olduğunu söyleyebileceğim kitabın içeriğini de siz okurlarımın merakına havale ederken her iki şairimizi de yürekten kutluyorum. ... Halit Yıldırım Milat Gazetesi 20.05.2023
İlkay Coşkun, eserini oluştururken faydalandığı kaynakları titizlikle listelemeyi ihmal etmemiş. Kaynakça, yazarın düşüncelerini şekillendiren eserleri görmek isteyen okurlar için önemli bir rehber niteliğinde. Kitap boyunca kullanılan atasözleri ve deyimler de metinlere zenginlik katıyor; ancak yazının akıcılığını bozmamak adına bu unsurları yoğun bir şekilde sunmadım. Yine de kitaptan çok sayıda alıntı yapmanın mümkün olduğunu söyleyebilirim.
İLKAY COŞKUN, mesleğinin inceliklerine hâkim, yıllarını bu alana adamış bir isim olarak, yeni kitabı “Havamız Olsun” ile okurlarının karşısına çıkıyor. Havadan para kazanan biri olarak yalnızca işin teknik yönlerini değil, aynı zamanda mesleğin ruhunu da anlatmayı amaçlayan Coşkun, bilgiyi paylaşmayı bir sorumluluk olarak görüyor. Kitabında, adeta bir ustanın çırağına seslendiği bir dil ve anlatımla, okuyucusuna meslekî bir rehber sunarken aynı zamanda düşündürücü ve ilham verici bir perspektif kazandırıyor.
“Havamız Olsun”, yedi ana başlıktan oluşuyor. Her bir başlık altında, Coşkun yalnızca meslekî tecrübelerini değil, aynı zamanda edebî yetkinliği ve anlatı ustalığıyla konuları derinlemesine ele alıyor. Sade ama güçlü bir üslûpla kaleme alınan bu kitap, hem meslek erbaplarına hem de konuya ilgi duyan herkese hitap ediyor.
Kitabın ön sözünü Sinan Ayhan kaleme almış. Ayhan, kitaba giriş yaparken şu çarpıcı ifadelerle okura sesleniyor:
“Ey bir işaret bekleyen okuyucu! Elinde bir kitap var ve bu kitap her şeyden önce vasatı yerinden ediyor. Ona yaşam imkânı tanımıyor.”
Bu sözler, “Havamız Olsun”un yalnızca bir meslek kitabı değil, aynı zamanda bir meydan okuma, bir bakış açısı değişimi sunduğunun da habercisi niteliğinde. İlkay Coşkun, bilgiyi yalnızca aktarmakla kalmıyor, okuyucusunu düşünmeye, sorgulamaya ve yeni yollar keşfetmeye davet ediyor.
Kitabın ilk bölümünde Coşkun, “Kulağımıza Fısıldanan” başlığını seçerek, doğanın ve zamanın insan ruhuna işlediği derinlikli mesajlara vurgu yapıyor. Bu bölümde, altını çizdiğim bir cümle dikkat çekiyor:
“Doğumdaki vücut sıcaklığını, ölümdeki beden soğukluğuyla dengeliyor olmalıyız.”
Bu güçlü ifade, hayatın başlangıcı ve sonu arasındaki kaçınılmaz dengeyi anlatırken, varoluşun kırılgan ama bir o kadar da tamamlanmış döngüsünü düşündürüyor. Coşkun, bu bölümde hava olayları ve tahminleri üzerine yoğunlaşırken, konuyu sadece meteorolojik bir anlatımla ele almıyor. Onun kalemi, bilimsel verileri bir kenara bırakıp edebiyatın derin kuyularından su çekmeyi tercih ediyor. Doğanın sesini, insan ruhunun yankısıyla harmanlıyor.
İkinci bölüm, “Her Mevsim Başrol” başlığını taşıyor ve yazarın mevsimlere dair duyduğu derin hayranlığın izlerini barındırıyor. Cemrelerin düşüşünden baharın uyanışına, mevsim geçişlerinin insanda bıraktığı izlerden hiç bitmeyen bir yaz hayâline kadar geniş bir çerçevede doğanın döngüsünü anlatıyor. Gür yağmurun bereketi, sisin bilinmezliği, deli rüzgârın coşkusu, ozon tabakasının kırılganlığı, kış mevsiminin yalnızlığı... Coşkun, doğanın tüm sahnelerini tek tek betimliyor ve mevsimleri sadece birer hava durumu olgusu olarak değil, ruh hâllerimizin, yaşanmışlıklarımızın, hatıralarımızın birer aynası olarak sunuyor. Bu yüzden, kitapta belki de en fazla yer kaplayan bölüm burası oluyor. Yazar, bu bölümü diğerlerinden daha uzun tutarak içinde biriktirdiği tüm duyguları kelimelere döküyor, adeta bir söz seli hâlinde okuyucusuna ulaştırıyor.
Bu bölümde öne çıkan bazı cümleler, yazarın doğaya bakışını lirik bir derinlikle gözler önüne seriyor:
“Tabiat ile insanoğlu, dünya ile canlılar ne kadar da benzeşiyor. Birine bakıyorsun, diğerini görüyorsun.”
“İnsanın dünyadaki kiracı olma hâli ortadayken, pek de iyi bir kiracı olmadığımızı kolaylıkla söyleyebilirim.”
“Bir dut ağacı gibi silkelendikçe yeniden meyveye duran gibidir yaz. Bereketlidir. Cömerttir.”
“Sıladan, vatandan püfür püfür koku getiren rüzgâr yeri gelir; insanı, hayvanatı ve tabiatı ağlatır.”
Coşkun’un kaleme aldığı bu eser, felsefî, edebî ve kişisel anlatıları harmanlayan zengin bir düşünce yolculuğu sunuyor. Okuyucuyu hem aklına hem de kalbine dokunan, düşündüren ve sorgulatan bir kitap olarak dikkat çekiyor.
Coşkun, hava olaylarını ve mevsim döngülerini anlatırken kuru bir teknik bilgi vermekten özellikle kaçınıyor. Bunun yerine, kelimelerinin içine şiirleri, türküleri, atasözlerini, deyimleri, kitap alıntılarını ve hatta kutsal metinlerden referansları serpiştiriyor. Çünkü doğa olayları, insanlık tarihinde hiçbir zaman sadece birer olgu olarak kalmamış; onlar, sözlü kültürün içinde nesilden nesle aktarılan hikâyelerle, efsanelerle, dualarla anlam kazanmıştır. Coşkun, tam da bu noktada insan ile tabiat arasındaki bu kadim bağı hissettiriyor ve okuyucusuna, doğaya sadece bir gözlemci olarak değil, onun ayrılmaz bir parçası olarak bakmayı öğütlüyor.
Kitabın üçüncü bölümü “Dört Elementin Şahı” başlığını taşıyor. Bu bölümde İlkay Coşkun, Aristoteles’in dört temel unsur -toprak, su, hava ve ateş- hakkındaki tespitlerini ele alıyor. Her bir element için ayrı bir başlık ayırarak bu unsurların doğadaki yerini, tarihî süreçte nasıl algılandığını ve düşünce dünyasında nasıl bir etki oluşturduğunu inceliyor. Antik Yunan’dan günümüze kadar dört element anlayışının nasıl yorumlandığını ve farklı disiplinlerde nasıl yankı bulduğunu açıklıyor. Aynı zamanda, bu unsurların mitolojide, felsefede ve modern bilimdeki yeri hakkında çarpıcı analizler sunuyor.
Kitabın dördüncü bölümü ise “Okunacak Kitap” başlığıyla okura rehberlik ediyor. Bu bölümde Coşkun, okurlarına yalnızca bir kitap tanıtmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı edebî ve felsefî metinler arasında bir köprü kuruyor. Bölümün girişinde, Vedat Güneş’in “Cemre Düştü Yaz Göründü” adlı eserini ele alıyor. Kitabın içeriğinin farklı yönlerini kendine has anlatımıyla yorumlayan Coşkun, meteoroloji üzerine önemli bilgiler sunuyor.
Bölümün ilerleyen sayfalarında Coşkun, edebiyatın derin sularına açılıyor ve Sezai Karakoç’un şiir dünyasına dalış yapıyor. Karakoç’un şiirlerinde öne çıkan imgeler, metafizik düşünce yapısı ve Türk edebiyatına katkıları üzerine çözümlemeler sunuyor. Coşkun, şiirin sadece kelimelerden ibaret olmadığını, aynı zamanda bir ruh ve düşünce inşâsı sunduğunu savunuyor.
Yerli edebiyat kadar dünya edebiyatına da ilgi duyan Coşkun, Ronald D. Gerste’nin “Hava Nasıl Tarih Yazar” kitabına da değiniyor. Bu eser aracılığıyla iklimin ve doğa olaylarının tarihî olaylar üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Napolyon’un Rusya seferinden, Vikinglerin keşiflerine kadar pek çok tarihî olayın, hava koşullarıyla nasıl şekillendiğini anlatıyor.
Son olarak Coşkun, İmam Gazali’nin “El Hikmet Fi Mahlukatillah” adlı eserini ele alıyor. Bu klasik metin, evrendeki düzen ve yaratılışın hikmetini konu edinirken, Coşkun da Gazali’nin felsefî ve tasavvufî bakış açısını modern bir perspektiften değerlendiriyor.
Bu bölüm, okurları farklı türlerde eserlerle buluştururken, edebî ve entelektüel bir keşif yolculuğuna çıkarmayı amaçlıyor. Coşkun, okumanın yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda düşünce dünyasını zenginleştiren bir deneyim olduğunu vurguluyor.
Kitabın beşinci bölümü “Hava ve Heva” başlığını taşıyor. İlkay Coşkun, bu bölümde yalnızca fizikî hava unsurunu ele almakla kalmıyor, aynı zamanda insan ruhunu, duygularını ve yaşamın soyut boyutlarını da irdeliyor. Manevî alanı, maddî alan gibi boş bırakmayan Coşkun, okuyucusunu hava kavramının farklı anlam katmanlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu bölümde “Hava Atma”, “Bulut Olma”, “Dededen Toruna Güzel Hava”, “Gökkuşağı”, “Havayı İzleyen Adam”, “Hava Unsuru” ve “Yerli Hava” gibi ilginç yazılar yer alıyor. Coşkun, günlük hayatta sıkça kullandığımız deyimlerin, atasözlerinin ve halk arasında yerleşmiş ifadelerin kökenlerine iniyor. Örneğin, “hava atma” deyimini, bireyin toplum içindeki gösteriş merakına ve iç dünyasındaki eksiklikleri dışarıya farklı yansıtma çabasına bağlarken, “bulut olma” kavramıyla insanın bazen görünmez olma, bazen de taşınan duygu yükleriyle yağmur olup boşalma hâllerini yorumluyor.
Bu yazılar aracılığıyla Coşkun, sadece kelimelerin yüzeyinde kalmıyor, onların altındaki derin anlamları da gün yüzüne çıkarıyor. Üstelik bu analizleri yalnızca soyut bir düşünce dünyasında bırakmıyor; kendi hayatına dalış yaparak emekli çalışma arkadaşlarıyla yaşadığı anıları da paylaşıyor. Geçmişten günümüze uzanan anekdotlar, kitabın samimi ve içten anlatımını güçlendirirken, okurun da kendi yaşamından izler bulmasını sağlıyor.
Kitabın son bölümlerine yaklaştığımızda, iki güçlü başlıkla karşılaşıyoruz: “Gül Pazarında Nefes Satmak” ve “Bir Nefes Sıhhat”... Bu bölümler, kitabın genel havasını tamamlayan Coşkun’un düşünce dünyasına dair önemli ipuçları veren metinler içeriyor.
“Gül Pazarında Nefes Satmak” bölümünde Coşkun, maddî ve manevî değerlerin çatışmasını, insanın ruhunu besleyen unsurların ticarî bir nesneye dönüşmesini ele alıyor. İnsan ruhunun en saf hâlinin bile zaman zaman bir pazarlık malzemesi hâline geldiğini sorgulayan Coşkun, okuruna hayatın anlamı üzerine düşünme fırsatı sunuyor.
Son olarak “Bir Nefes Sıhhat” bölümüyle yazar, sağlığın ve yaşam enerjisinin önemine vurgu yaparak kitabı bitiriyor. “Başta sağlık gibi çok şeyin kıymetini kaybedince anlıyoruz” diyerek insanın hayatındaki en büyük servetin aslında sıhhat olduğunu hatırlatıyor.
İlkay Coşkun, eserini oluştururken faydalandığı kaynakları titizlikle listelemeyi ihmal etmemiş. Kaynakça, yazarın düşüncelerini şekillendiren eserleri görmek isteyen okurlar için önemli bir rehber niteliğinde. Kitap boyunca kullanılan atasözleri ve deyimler de metinlere zenginlik katıyor; ancak yazının akıcılığını bozmamak adına bu unsurları yoğun bir şekilde sunmadım. Yine de kitaptan çok sayıda alıntı yapmanın mümkün olduğunu söyleyebilirim.
Coşkun’un kaleme aldığı bu eser, felsefî, edebî ve kişisel anlatıları harmanlayan zengin bir düşünce yolculuğu sunuyor.
Okuyucuyu hem aklına hem de kalbine dokunan, düşündüren ve sorgulatan bir kitap olarak dikkat çekiyor. ... Muhammed Işık Kültür Ajanda Dergisi 07.07.2025
Çaresizlik, umut ve hayalperestlik üçgeninde gezeleyen insanoğlu ne kadar ilerlerse ilesin, doğum seremonisi ve sonrasında ölüm elvedasının üstesinden gelemiyor. Şu anda gerçek ki doymaya ve ölmemeye çalışan insanoğlu bu dünyada ne tam olarak doyabilecek ne de istenildiği gibi ölümsüzleşecektir.
*** Güven sorunu yaşayan aydın, fabrika ayarlarının güncellenmesi ve bir şekilde aydınlatma hizmetinin toplumun üstlenmesi gerekiyor. Aydın nitelemesinin içini doldurması gereken gerçek manada münevverler yetişmesi ve kişilerin kendilerini hissetmeleri gerekiyor.
*** İyi bir dilin yaşamdaki ve sanattaki olumlu etkisi azımsanamaz. Dil bu anlamda iletişim için gerekli en önemli araçlardır. Şiir bu manada dilin en güzel hali, en etkili hali, en olgun hali, en çocuk hali bazen de en uçuk halidir. Şair'in dönem arayışları içerisinde olmuştur. Değişerek gelişme dürtüsünün şairlerdeki görüntüsüdür şiir.
*** Ey şehir, köyümün dede yadigârı topraklarını yetim bıraktın. Ya kuruş kuruş asgari ücreti hesaplattın ya da piyango biletlerinden medet umar hale girmiş köylümü. Köyünde bey, paşa şehrinde şehirde kul köle yaptın kendine. Köyün olası gencecik civanmert delikanlılarını kırmış, beli bükülmüş olarak gönderildin gerisin geri.
“Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10)
“Onun şiiri merhametlidir, derindir, içten gelir, çağının tanığıdır, bağımsız, gürültüsüz ve sakindir. O yüzden yarına kalacak şiir sınıfındadır” (s. 138)
Hani hep denir ya “yarası olmayanın şiiri olmaz” diye. Altmışlı yaşlarda olan şairin çocukluğundan bu tarafa hüzün ağrıları çektiği olmuştur. Bu hâlin, taşınan umut ile beraber, şiirlerine de sirayet etmiş olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Son tahlilde, şairin şiirlerinde milletimizin yaşayan dip derin şuuru, mizacı ve aidiyet duygusu ile hafızaya dayalı, çağının tanığı güzel şiirler okumaktayız. Son olarak, sözü yine Özcan Ünlü’ye bırakalım ve en doğru en yerinde tespitlerle Şakir Kurtulmuş’un şiirlerini ve şairliğini anlatsın; “Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10) İyi okumalar. İlkay Coşkun