Çaresizlik, umut ve hayalperestlik üçgeninde gezeleyen insanoğlu ne kadar ilerlerse ilesin, doğum seremonisi ve sonrasında ölüm elvedasının üstesinden gelemiyor. Şu anda gerçek ki doymaya ve ölmemeye çalışan insanoğlu bu dünyada ne tam olarak doyabilecek ne de istenildiği gibi ölümsüzleşecektir.
*** Güven sorunu yaşayan aydın, fabrika ayarlarının güncellenmesi ve bir şekilde aydınlatma hizmetinin toplumun üstlenmesi gerekiyor. Aydın nitelemesinin içini doldurması gereken gerçek manada münevverler yetişmesi ve kişilerin kendilerini hissetmeleri gerekiyor.
*** İyi bir dilin yaşamdaki ve sanattaki olumlu etkisi azımsanamaz. Dil bu anlamda iletişim için gerekli en önemli araçlardır. Şiir bu manada dilin en güzel hali, en etkili hali, en olgun hali, en çocuk hali bazen de en uçuk halidir. Şair'in dönem arayışları içerisinde olmuştur. Değişerek gelişme dürtüsünün şairlerdeki görüntüsüdür şiir.
*** Ey şehir, köyümün dede yadigârı topraklarını yetim bıraktın. Ya kuruş kuruş asgari ücreti hesaplattın ya da piyango biletlerinden medet umar hale girmiş köylümü. Köyünde bey, paşa şehrinde şehirde kul köle yaptın kendine. Köyün olası gencecik civanmert delikanlılarını kırmış, beli bükülmüş olarak gönderildin gerisin geri.
“Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10)
“Onun şiiri merhametlidir, derindir, içten gelir, çağının tanığıdır, bağımsız, gürültüsüz ve sakindir. O yüzden yarına kalacak şiir sınıfındadır” (s. 138)
Hani hep denir ya “yarası olmayanın şiiri olmaz” diye. Altmışlı yaşlarda olan şairin çocukluğundan bu tarafa hüzün ağrıları çektiği olmuştur. Bu hâlin, taşınan umut ile beraber, şiirlerine de sirayet etmiş olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Son tahlilde, şairin şiirlerinde milletimizin yaşayan dip derin şuuru, mizacı ve aidiyet duygusu ile hafızaya dayalı, çağının tanığı güzel şiirler okumaktayız. Son olarak, sözü yine Özcan Ünlü’ye bırakalım ve en doğru en yerinde tespitlerle Şakir Kurtulmuş’un şiirlerini ve şairliğini anlatsın; “Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10) İyi okumalar. İlkay Coşkun
“toparlanıyoruz hadi kalkın aksetmeyecek artık hiçbir şey bu yırtık perdeden esmer değil artık gördüklerin kelebek mutluluğu bu içtiğimiz” (Sayfa 11, Kelebek Mutluluğu)
Vildan Poyraz Coşkun’un “Bir Yüzü Esmer” şiir kitabı, Haziran 2022 tarihi itibariyle KDY (Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık)’tan çıktı. Keyifle okuduğumu söylemeliyim kitabı. Gözlerim ve kalbim bir seyir halindeydi okurken…
Şiir okurken şiir keyfiyeti üzerine düşünmek incelikli mesele… Şiir ne demek… Pindaros’a göre sanki bir orkide inceliği var şiirde. Ahmet Oktay, bir denemesinde Delueze/Guattari’nin ifadelerini hatırlatır, “dilin içindeki yabancı dildir şiir” diye; uzaklıkları ve yakınlıklarıyla şiir bir etkinin ülkesi, dilediğin gibi dolaş orada…
Vildan Poyraz Coşkun’un mısraları ile dolaşırken iklimden iklime duru bir hal içinde kırılmaz bir etki hissettim nedense. İnsan’ı kalbinden ve derinden yakalayan, içli ve özenle işlenmiş şiirler… Her bir şiirde, mısrada, kelimede özenli bir çalışmanın akislerini buluyorsunuz. Billurlaşan, adeta mücevherleşen bir kıvam… Fransızlar bu işlenmiş hali, “kristalize olma” ifadesiyle karşılar; bu şiirlerde de bu hal var işte. Girift bir iç örgüsü olan, kuvvetli duygulara sahip şiirler… Kristalize bir zevk… Şiir zevki…
Şairin dizelerinde hep bir acı lokma, belki serzeniş… İnsanı ayaklandıran bir hüzün… Ve her şeye rağmen incelikli bir umut…
“toparlanıyoruz hadi kalkın aksetmeyecek artık hiçbir şey bu yırtık perdeden esmer değil artık gördüklerin kelebek mutluluğu bu içtiğimiz” (Sayfa 11, Kelebek Mutluluğu)
Her şeye aşina bir yabancılık… “beni rüzgâr mı yoksa bir rüya mı attı buralara” (Sayfa 18, Aşk Mavi Bu Şehirde)
İmkânsızı imkânlı kılan; bir parça olarak kalmayan, insan ile bütünleşen mısralar… “yırtık uçurtmalara takarım sesimi” (Sayfa 20, Bozkırın Ötesinden)
Bir o kadar mahzun bir hal ve o kadar da serpilip gelişen bir tat… “anı solurken gece güzel bir mey oluyor bir ışık serpiliyor kendimi aradığım suların üzerine” (Sayfa 21, Ateşin Böcekleri)
Derken zorlukların ayırdığı vatanda, şair sarhoşluğunu yakalamak, “bir satıra sığınmak” ve ötesi… “bundandır şair olup kaleme sımsıkı sarılışım çam kokusunda sarhoş oluşum” (Sayfa 36, Sarıya İnat)
“Sessiz Taşıyıcılar” Yazar Ebru Asya’nın Mythos Kitap etiketiyle okurlarıyla buluşturduğu ilk öykü kitabıdır. Mayıs 2026’da matbuat âlemine dâhil edilen eserde on iki öykü yer almakta ve seksen iki sayfa hacmindedir. “Sessiz Taşıyıcılar” ismi aynı zamanda kitabın beşinci sırada yer alan öyküdür. Gerek kitap kapağındaki siliklikten belirginliğe doğru resmedilen üç insan görseli gerekse de kitaba girizgâhta yer verilen söz, kitabın içeriğine dair ipuçlarını vermektedir. İlk söz, “Görülmese de varlığından ve değerinden eksilmeyen o dirençli köklere” şeklindedir.
Öyküleri daha çok maziden, geçmişin mahbesinde tutulmuş olan yaşanmışlıklardan alınmış kesitler olduğunu söyleyebiliriz. Ama geçmişe dair burkucu bir özlem hali değildir bu. En azından belli bir yaşın üzerinde olanlar için geçmişe dair retrospektif bilgimiz böylelikle tazeleniyor diyebiliriz. Öyküler genellikle sonlandırılmaz. Hayatın bir kesiti olarak sunulur. Böylelikle heyecan duygusu hep diri tutulmaktadır. Öykü kahramanları daha çok erdemli, onurlu ve kanaatkâr karakterlerdir. Bunlarla birlikte vefa, vicdan, emeğin kutsallığı, umut gibi birçok değer öncelenmekte konu dâhilinde işlenmektedir. Umudu taşıyan ama dünya yorgunu insanlarda bulunmaktadır. Daha çok karakterler üzerinden sosyal temler, sosyolojik, psikolojik durum ile olay örgüsü işlenmektedir. Bu bağlamda anlatımdaki tözler ve devam eden süreçler şeklinde yol alınmaktadır. Bir cihetle de birbirinden bağımsız öyküler de yer almaktadır. Bu anlatım bölümlerinde maziye dair özlem kadar, eski üşümelerle ve ölümlerle de karşılaşmaktayız elbette. Yazar bazı öykülerinde anılarına ve kendi çocukluğuna doğru bir yolculuğa da çıkmaktadır. Öyküler de hem şairin sesinden hem başkahramanın sesinden hem de dış anlatıcı sesinden faydalanılmaktadır. Yani öykülerde, üç çeşit anlatıcının sesi duyulmaktadır.
“Sessiz Taşıyıcılar” olarak demirci ustası, çaycı, terzi, deri işleme ustalığı (debbağlık) gibi kimi meslek sahipleri üzerinden anlatım şekillenmektedir. Bunlarla birlikte taziye geleneğimiz ve bir ağaç kökü ile bahçıvanın hikâyesinin ele alındığı ilginç öykülerle de karşılaşmaktayız. Öykülerde geçen kahraman isimlerine de bir göz atacak olursak. “Rehberi Hanım, Nizam Usta, Ayşe, Ebru (yazarın kendisi olsa gerek.), Selcan, Şıhlı, Patron Hamit, Ural Bey, Mehmet Ali, Ziyanettin, Cimriye, Nadide, Aslan Bey, Tomris Hanım, Selim, Nergis, Hasan, Oğuz, Aral, Kiracı Rukiyyle, eşi Erol Bey, Binali, Abdülkerim Bey.” gibi isimleri ilk aklıma gelenler olarak sıralayabilirim.
Bir okur olarak bütün okumalarımda hem yeni şeyler öğrenme yetimi aktiflerim hem de bilgilerimi pekiştirmeye çalışırım. Bu bağlamda kitap da altını kurşun kalemle işaretlediğim yerlere bir bakacak olursak; “Dart” (Renkli halkalardan oluşan özel bir hedefe küçük okların atıldığı, 501 puandan geriye düşülerek sıfıra ulaşılmaya çalışılan popüler bir hedef atış ve spor dalı.), “Zahter” (Hatay, Gaziantep ve Kilis çevresinde yetişen bir baharat ve çay bitkisi.), “pötikare” (Kareli kumaş), “Ametist moru (mor renkli kuvars cinsi bir kayaç türü.), “Aynısefa (diğer adı Portakal Nergisi, park bahçelerde bolca dikimi yapılan, papatyagillerden sarı, turuncu renkli bir çiçek.), “Havuduyla yutmak” (Deveyi havuduyla yutmak, bir deyim)
Yazar aynı zamanda bazı güzel sözlerle de öykülerini destekler ve daha da anlamlandırır. “Başı göl, ayağı sel” (s. 27), “Uyuyanın üstüne kar yağarmış” (s. 70), “Boğaz dokuz boğum; sekizini yut, birini konuş” (s. 79) Yazarın yazım dilini görmemiz açısından öykülerde yer alan başka bazı güzel bölümler de şu şekildedir. “Kendini yetiştiren büyük ustadan miras kalan sabır” (s. 27), “İnsanın annesi öldüğünde onunda birlikte ev de ölürmüş.” (s. 37), “Bazen kelimeler yaralar, sadece sessiz bir dokunuş, sıcacık bir sarılış en ağır yaraları sarar” (s. 37) Gibi.
Bütün anlatımlar; yol türküleri ve çoraklaşmamış yaşamlar içermektedir. Elbette ki öykülerin temel unsuru insandır. Zamanın yek ahenk akışı içerisinde kaçırdığımız, farkına varamadığımız o kadar çok ayrıntı vardır ki bunları tutabildiğimiz kadar farkındalığımız artacaktır. Son tahlilde, “Sessiz Taşıyıcılar”da ziyadesiyle yapay değil doğalı, merkezi değil taşrayı ve eliti değil konu olarak hayatın içinden olanı okumaktayız. Öyle ya insan yüreğine dokunmayan, vicdana hitap etmeyen, insani değerlerin dışındaki her şey pösteki saymak olacaktır. Anlatımlarda öznellikten daha çok hikâye, öykü türünde olması gereken nesnellik ve gözlemler daha belirgindir. Kimi ayrıntılara dikkatli bakmanın ve görmenin öncelendiğini görmekteyiz. Sonuçta insanı büyük şeyle büyük yapmakta belki ama küçük şeyler ve ayrıntılar daha mutlu kılmaktadır. Filizi, filizlenmeyi içinde diri tutmak önemlidir. Öyle ya tomurcuk derdinde olmayan bir ağaç olsa olsa bir odun olacaktır sonunda. İyi okumalar dilerim. Buyurunuz.