Çocuklar yeni "davranışsal psikoloji" teknolojisinin içine çekile rek "uygun" düşünceleri, duyguları ve hareket etme biçimlerini öğrenmeye; bu arada da evden getirdikleri "uygunsuz" tavırlar dan kurtulmanın çaresine bakmaya zorlanacaklardı. O küçük, masum, kırmızı okul binalarının dışındaki karanlık ortamlarda Doktor Frankenstein'ın yaptıklarını aratmayacak, bir ucu kim yasallarla ilgili çalışmalar demıeniyor; fokurtulu cadı kazanları kaynatılıyordu. Öğretirnin her aşamasında, kamuoyunu bilgilen dirmeye gerek duyulmaksızın, çocuklar üzerinde deneyler yapıl masına izin ve yetki verilmişti.
Okul genç zihinlerin denek olduğu bir laboratuvardır, bir şirkete dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranış kalıplarının üretildiği bir imalathanedir. Zorunlu eğitimin çocuklara ancak kazara faydası olabilir zira asıl amacı çocukları birer uşağa dönüştürmektir.
O kadar uzun zamandır yalnız ve kimseyle bağım olmadan yaşıyorum ki, dünyada nasıl olduğumu umursayan insanlar olabileceğini bile akıl edemiyorum diye düşündü.
George Washington, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, Abraham Lincoln mesela. Elbette birileri onlara bir şeyler öğretmişti ama hiçbiri okul sisteminin ürünü değildi ve hiçbiri ortaokulu bile bitirmemişti. Amerikan tarihinin büyük bölümünde, çocuklar genellikle liseye gitmemişlerdir ama mektepli olmayanlar Farragut gibi amiralliğe kadar yükselmişler, Edison gibi mucit olmuşlar, Carnegie ve Rockefeller gibi sanayi devleri olmuşlar, Melville ve Twain gibi yazarlık yapmışlar, hatta Margaret Mead gibi akademisyen olmuşlardır.
"Yazar bu kitapta okuru çok çarpıcı bir soruyla baş başa bırakıyor: 'Görünmez olsaydınız ahlaklı kalmaya devam eder miydiniz?' Kendi üzerinde yaptığı bir deney sonucu görünmez olan hırslı ve gizemli bir bilim adamının küçük bir kasabaya gelişiyle hikâyemiz başlıyor. Kasaba halkının şaşkın bakışları ve yayılan dedikodular arasında, bu adamın görünmezliği bir güç olarak kullanıp kafasına koyduğu kötülüklerin peşinden nasıl gittiğini okuyoruz. Amacına ulaşmak için kan dökmekten bile çekinmeyen bu karakter üzerinden, yargılayan gözler ortadan kalktığında insanın nasıl vahşileşebileceğine şahit oluyoruz. Yazarın diğer kitaplarındaki o güçlü kurgusal yeteneği burada da kendini gösteriyor. Çok açık, sade ve akıcı bir dili var; karanlık bir psikolojik bilimkurgu okumak isteyen herkese tavsiye ederim."
"Sanırım son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri. Yazarla ilk tanışmam bu romanla oldu ve son sayfalara doğru kalbim resmen paramparça oldu. Başkarakter Adalet; geçmişin gölgesi altında ezilen, bitmemiş bir vicdan muhasebesiyle yüzleşen, etrafına kalın duvarlar örmüş ve hayata 'dokunmadan' yaşamayı seçmiş sıradan bir kadın. Hikâyenin okurda bıraktığı en sarsıcı etki ise sizi anında kendi hayatınızı sorgulamaya itmesi. Yazarın akıcı dili ve güçlü psikolojik tahlilleri tek kelimeyle harikaydı."
Oysa herkes, başı ve sonu olan bir roman sanıyordu hayatını. Bütün boşlukları dolduracağını, soruları cevaplayacağını, düğümleri çözüp rahatlayacağını umarak yaşıyordu.
Gerçi hayat bana öğretmişti; kul kurar, felek gülerdi. Her ilmeğini planlayarak ördüğünüzü sandığınız atkı, gün gelir boynunuza dolanıverirdi. Ölüm diye bir şey vardı çünkü. O varken yarın ne demekti, planlar neye yarardı!
Ruhunuzu ele geçiren zifiri karanlığa diri diri gömülmeye niyetiniz yoksa, kendi ölümünüze fazla kafa yormaz, o kapınızı çalmadıkça bizzat gidip hatırını sormazsınız.
Hayatta en çok istediğiniz şey, hayattan alabileceğiniz en iyi şey midir?"
Bu dükkân, gerçeğimizle yüzleşmemiz için bize tam olarak bu soruyu soruyor. Hayatta hiçbir şey karşılıksız değildir; her bir arzunun ve isteğin mutlaka bir karşılığı olmalıdır. Gizemli bir dükkânın satıcısı ile müşterileri arasında geçen psikolojik ve zorlu pazarlıklara şahit oluyoruz. Bu dükkânda hayatta arzuladığınız her şeyi satın alma hakkınız var; ancak bu şeyler para karşılığında değil, iç dünyanızdan ödenecek bir bedel şartıyla satılıyor.
Derin ve kısa psikolojik hikâyeler içeren, hacmi küçük ama etkisi büyük olan bu eser; insanı kendi istek ve arzuları üzerine düşünmeye sevk ediyor. Tam bir başucu kitabı diyebilirim. Okumaktan çok keyif aldığım bu kitabı herkese tavsiye ederim. 🤗 Şimdiden keyifli okumalar!
Bir psikiyatrist ile hastası arasında gelişen olaylar, zamanla doktor için adeta bir kâbusa ve tehlikeli bir akıl oyununa dönüşüyor. Başkarakter, bu süreçte kendini hiç kimseye güvenemeyeceği karanlık bir noktanın tam ortasında buluyor.
Tam "olayların iç yüzünü okudum ve anladım" dediğiniz anda konu bambaşka bir yöne evriliyor. Bu eser klasik bir polisiye romanı değil; insan zihninin ulaşılamaz derinliklerine inen, baştan sona psikolojik gerilim dolu bir ters köşe kitabı.
Asla tahmin edemeyeceğiniz, sarsıcı bir sonla karşılaşıyorsunuz. Yazarın diğer kitaplarını da kesinlikle okumayı düşünüyorum. Bu türü seven herkese şiddetle tavsiye ederim!
Söze bir girizgâh niteliğinde o meşhur alıntısyla başlıyorum. Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıllı çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık bir mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı... Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından biri olan İki Şehrin Hikâyesi; Fransız İhtilali döneminde Londra ve Paris arasında geçen intikamın, sevginin ve yeniden doğuşun işlendiği bir romandır. Eserde; on sekiz yıl haksız yere hapiste yatan bir doktorun ve onun merhamet dolu, iyi yürekli kızının; kendi soyundan gelen zulmü reddedip İngiltere'ye yerleşen bir gencin ve soğukkanlılık içinde intikam hırsıyla beslenen bir devrimcinin hikâyesini okuyoruz. Haklı bir dava uğruna adalet peşinde koşmak gerekirken, bu adalet arayışının nasıl intikam ve hırsa dönüşüp toplumu yıkıma götürdüğünün çok çarpıcı bir örneğidir bu eser. Kitabı çok beğendim. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitaptaki o örgü ören kadından şiddetle nefret ettim; Carton'ın fedakârlığı ise bambaşkaydı. Kesinlikle herkesin okuması gereken bir kitap!
Bir de böyle gizli işlerle uğraşan adamlar çok çabuk dehşete kapılırlar ve bu elde öyle kartlar vardı ki, açıldıklarında elinde tutanın mosmor kesilmesi kaçınılmazdı.