İletiler

Okurların paylaştığı düşünceler, sorular ve serbest paylaşımlar

Yazgulu
#Alıntı • @lacivert
İleti 4s
*****

Oysa yaşadığım o güzel günleri bugüne taşımama imkân yok. Geçmişte yaşananlara sadece tebessüm ediyor, özlemle gidiyor ve dönmesi kolay olmasa da yine kendime dönüyorum...

Gülüşü zihnimde kah doku onarımı yapan, kah tüm düşüncelerimi felç eden kadın...Hem de hiç kanama yapmadan...Dünya yeni bir sabaha uyanıyor, bense hâlâ senin felcin altındayım, sana uykulu bir haletteyim; içimden dışarı çıkmıyorum. Bir yolculuk bu; güvenilir saatleri olan, sessiz bir yolculuk...

Almenya'ya İletiler
295
Albayrakhsn
#Ney • @albayrakhsn
İleti 1g
?si=TCfvmEEPQL-DgXab
1.598
Tozluraflar
#Şiir • @tozluraflar
İleti 1g

#arkadaş

Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
tından?

-Şükrü Erbaş
ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI
1.750
huriyeçap
@huriyecap
İleti 1g
Tencerenin kenarına çarpan tahta kaşığın çıkardığı sesler; salça kavruluyor, pilav pişti, yemek hazır, çok şükür annem hâlâ yaşıyor hissiyle aynı değil mi?
1.844

Ölümün Penceresinde




Sanırım beynimin yandığı zamanın içinde bir yerde kalıyorum her zaman; ne kadar uzağa gitsem de zihnimin kül tutmuş bir odasında, duvarları henüz inşa edilmeden yaşlanmış bir evin en karanlık köşesinde, kendime ait olmayan bir çocukluğun ayak izlerini sayarken buluyorum kendimi, ta ki Peder Marcus’un bir gün yüzüme bakıp “Sen sınırları yemek için gelmişsin,” dediği o ana kadar, çünkü o cümlenin içime düştüğü anda içimde yaşayan son şeyin de kendi mezarını kazmak üzere dışarı çıktığını, göğsümün ortasında yıllardır benim sandığım boşluğun aslında beni içeriden seyreden başka bir şeyin gözü olduğunu ve insanın bazen ölmeden önce değil, kendisini hayatta tutan bütün anlamlar birer birer öldürüldükten sonra ölüme benzediğini fark ettim.

İçinizde mi yaşıyorsunuz, yoksa nerede; bunu soruyorum, bir cevap alabilmek için değil, belki de cevap dediğimiz şeyin çoktan boğazından kesildiğini, dilinin bir mezar taşına çivilendiğini ve bizlerin birbirimize hâlâ konuşuyormuş gibi yaparak ölülerimizin ağzından ödünç aldığımız havayı tükettiğimizi anlayabilmek için, çünkü ben artık bir insanın içinde yaşamasının ne demek olduğunu bilmiyorum, bir bedenin kendisine ev sahipliği yapamamasını, bir kalbin attığı hâlde sahibine ulaşamamasını, bir ruhun kendi kapısına geldiğinde içeriden kilitlenmiş olduğunu görmesini ve ölümün bütün bunları kayda geçiren memurun masasındaki mürekkep lekesi kadar sıradan karşılamasını da bilmiyorum.

Bir sabah her zamanki gibi gözlerim açık uyuyordum; yağmur, göğün bütün şalterlerinde çalışan meleklere kafa tutarcasına aşağıya inmek yerine sanki yukarıdaki bütün ışıkları birer birer söndürerek dünyanın tavanını yerinden sökmeye çalışıyor, bulutların içindeki karanlık bir şey gökyüzünü tersinden dikiyor, ben ise yüzümü cama dayadığımda dışarıyı seyretmediğimi, dışarının benim yüzümü kullanarak kendi içine baktığını hissediyordum, sonra başımı kaldırmak yerine aşağıya baktım, çok daha aşağıya, bir kere, üç kere, sonra yüz kere, sanki dünyanın altında başka bir dünya değil de dünyanın kendisini doğururken içine düşürdüğü ilk hata yatıyordu ve ben o hatanın adını öğrenirsem bir daha hiçbir sabah gözlerimi açmak zorunda kalmayacaktım.

Camın önüne koyduğum yüzümde bana ait olmayan bir şeyin kıpırdadığını hissettiğimde kendimi tekerlekli bir gözün içine soktum; tekerlek yürümüyordu ama yürüyordu da, yerinden kımıldamadan bütün sokakları arkasında bırakıyor, beni hiçbir yere götürmeden bütün mesafeleri içimden geçiriyor, gözün yuvarlak karanlığında bir yol değil, yolun henüz var olmadığı zamandan kalma bir yara dönüyordu ve ben her dönüşte biraz daha aşağıya iniyordum, oysa aşağı dediğim yerde zemin yoktu, yalnızca yukarı çıkmayı unutmuş bir ölüm, kendi cesedinin üzerinde oturup doğum belgesini arayan yaşlı bir çocuk ve yüzüme bakarak bana değil, benim içimdeki boşluğa selam veren bir yabancı vardı.

İşte o sabah anladım ki ölüm her zaman insanın karşısına siyah giysilerle çıkmıyor, bazen bir pencerenin önünde yağmurun yönünü değiştiren küçük bir yanlışlık, bazen hiç hareket etmediği hâlde seni dünyanın öbür ucuna götüren bir tekerlek, bazen de yıllardır içinde yaşadığını sandığın bedenin bir gün sana ait bütün odaları boşaltıp anahtarları mezarlığın kapısına bırakması biçiminde geliyor; üstelik hiçbir cenaze kaldırılmıyor, hiçbir imam toprağın başında beklemiyor, hiçbir yakın son kez yüzüne bakmak için eğilmiyor, çünkü ölenin kim olduğunu kimse bilmiyor, yaşayanın kim olduğundan ise artık kimsenin emin olması gerekmiyor.

Bu yüzden ölüme selam veriyorum; uzaktan değil, bir mezarın başından değil, toprağın altından yukarıya uzatılmış kemiksiz bir el gibi, bütün yönlerini kaybetmiş bir dünyanın en yanlış yerinden, öyle bir selam ki ölüm başını kaldırdığında karşısında bir insan değil, kendisini doğmadan önce terk etmiş bir bedenin hâlâ açık duran gözlerini bulsun, adımı sormasın, nereden geldiğimi merak etmesin, yalnızca bir anlığına kendi sonsuzluğundan şüphe etsin ve ilk defa bir ölüye bakar gibi kendisine bakmak zorunda kalsın.

Hem ben sınırları yemek için gelmişsem, ölüm, sen de beni bir son sanarak yanılmış olabilirsin; belki senin bütün mezarların benim içimde açılmış pencereler, bütün suskunlukların göğsümde tersine çevrilmiş şalterler, bütün vedaların henüz doğmamış bir dilin ağzında bekleyen ilk hecesidir ve ben sana bu sabah aşağıdan selam verirken, sen yukarıdan cevap vermeye çalışma, zira bu kez göğün kapısını ben kapatmadım, bu kez yağmuru ben durdurmadım, bu kez gözlerimi de kapatmadım; yalnızca senin yıllardır ölüm dediğin yere bakıp orada benden önce oturmuş birinin, yüzüme benzeyen o yabancının, sessizce benim gelişimi beklediğini gördüm.

Ve şimdi söyle bana, Peder Marcus, sınırları yiyerek büyüyen bir şey bir gün kendi sınırına ulaştığında ne olur; dünya mı onun ağzında parçalanır, ölüm mü ilk kez kendi adını unutup dizlerinin üzerine çöker, yoksa bütün bunlar yalnızca gözleri açık uyuyan birinin sabah vakti cama dayadığı yüzünde başlayan ve kimse bakmadığı için hiç bitmeyen o eski yanılgının başka bir biçimi midir?

Ben cevabı bilmiyorum.

Yalnızca tekerleğin hâlâ döndüğünü duyuyorum.

Ve bu defa, Bebecim, nereye gittiğini bilmeyen o gözün içinde ben yokum.

Bana bakan, ölümün kendisi.














8991/
MayTersdyDuisburg
2.014
bi
##şiir • @bilinmeyensaireniz1
İleti 2g

Ruhun İçindekiler/Şiirlerim

Aşk Tende Değil
2.572

Göğün Yüzünde Yüz Vardı

Göğü anlamak çok zor değil. Nasıl baktığımızla gördüğümüzün hangi niyetle ilişki içinde olduğu gerçeğini bilmekten geçtiği,





Sona doğru mu?
Yoksa en başa doğru mu?
3.188
Albayrakhsn
#Alıntı • @albayrakhsn
İleti 3g
Allah sonumuzu hayırlı eder inşallah
385
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 3g
Kuşlara imreniyorum, ne zaman bulunduğu yer onu hayal kırıklığına uğratsa çekip giderler...
362
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 3g
Gün gelir...
Çivisi çıkar dünyanın...
Konuşamayanlar hatip...
Şifa veremeyenler tabip...
Yazamayanlar kâtip olur...
Ama yine öyle bir gün gelir ki….
Işler ters döner.
Aldatan, bir gün sadakat için...
Çalan, bir gün adalet için...
Döven, bir gün şefkat için yalvarır...
'Piyon' deyip geçme, gün gelir şâh olur.
#Şâha da fazla güvenme...
Gün gelir #mat olur.
853
bi
#Bence • @bilinmeyensaireniz1
İleti 4g

Arkadaşlar

Arkadaşlar şideet içerikli şeyleri mesela bir sanrıyla konuşmak gibi biraz içerdiği için böyle şeyler yazmak istemiyorum. Bilinmeyensaıreniz yani bir şair olarak devam etmek istiyorum anlayışınız için teşekkürler:)
1.423

Yeni Aramıza Katılanlar

BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 4g
"Rızkın para olması şart değil.
Allah sana çok şey katan birini nasip etsin.
1.644
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 4g
#İnsan insanın
Ya gözünde,
Ya sözünde,
Ya da yüreğinde ağırlanır.
Kimin nerede olduğu da
kişiye göre değişir.
#Hayat herkesi kendi gibilerle karşılaştırsın...
1.795
Abdurrahman Seyhan
@abdurrahmanseyhan
İleti 5g
Sosyal kitapta çok güzel güncellemeler oluyor.
Ama
Bir an önce şu tıklanma sorunlarına çözüm bulsalar çok güzel olur. Nerdeyse hangi sayfayı açsan başka bir sayfaya geçiş yapılamıyor.
Bu bir eleştiri değil. Severek kullandığım uygulamaya öneri.
2.039
İleti 5g

Karanfilli Apartmanı, No: Kuş Çalan






_____
Ben fesleğenlerin yüzlerini
Deniz dibine diktiğim incir ağacının içinden severim;
Sevme dediğin şey her zaman yukarıdan yapılmaz,
Bazen insan bir kökü boğarak,
Tuzlu bir karanlığın içine gömerek bağlanır hayata.
Ve o incirin içi, meyve değil,
Geç kalmış bir merhamet
gibi kokar.

Çoğunlukla aklım sakar gibi olur;
Düşüncelerim masalara çarpar, köşelerden
düşer,
Kendi ayaklarına dolanır ve hiçbir fikri
sağlam taşıyamam.
Sağlamlık bende hep şüpheli bir kavram
olmuştur,
Kırılmadan duran şeylere karşı içimde
doğal bir güvensizlik
var.

Bazen insanlığımı cildimden söküp çıkardığım
da doğrudur;
Bu bir öfke anı değildir, daha çok hijyenle
ilgilidir.
İnsanlık uzun süre taşınınca kaşındırır,
terletir,
Yanlış yerlerden kokar.
And olsun ki Marcus’un alanında cilt, ahlaktan
önce soyulur.

Zeytinlikleri Karanfil Sokağı’na bağladım,
Bu tamamen bilinçli bir hataydı;
Zeytin ağaçları barışla değil, tanıklıkla
yaşar.
Ve Karanfilli Apartmanı; daire: kuş çalan,
no: hastane önü,
Tam da tanıklığın yanlış park edildiği yerdir;
Ne içeride, ne dışarıda, ne suçlu,
ne masum.

Orada kuş çalanlar gerçekten ıslık çalmaz;
Orada insanlar, düşüncelerini dudaklarının
arasına sıkıştırıp
Sessizce düşürürler yere.
Sonra biri gelip onları suç delili sanır,
bir başkası hatıra
zanneder;
Marcus ise hiçbirine itiraz etmez.
Marcus’un işi ayırmak değil, birbirine
karıştırmaktır.

Hastane önü dediğin yer, iyileşmenin değil,
karar verememenin adresidir;
Girip girmemek arasında asılı kalan bedenler,
Sigara dumanıyla birlikte kendi isimlerini
de üflerler havaya.
Ve fesleğenler denizin dibinde, bu isimleri
köklerinden
tanır.

Bu yüzden incir ağacının içinden sevilir her şey;
Dışarıdan bakanlar yalnızca kabuğu görür,
Ama içeride uluyan çiçekler vardır,
Adını bilmeyen bir akıl, cildini
çıkarıp sandalyeye asmış
bir insanlık vardır.
Ve hepsi aynı
anda, aynı adrese bakar:

Karanfil Sokağı.
Karanfilli Apartmanı.
Daire: belirsiz.
No: kuş çalan.
Yakın: hastane önü.

Ve kimse bunun bir adres mi, bir itiraf mı,
Yoksa yanlış yazılmış bir dua mı olduğunu
kesin olarak söyleyemez.
Sen de söyleme;
Seni gökyüzünün içine sarıp iade ettim.
Fişi kesilmiş bir yıldız gibiydin,
“Ambalajında Kırılır” yazıyordu ama kimse
okumadı.
Gökyüzü teslim alırken imza atmadı, yalnızca
omuz silkti.

Sakın annen seni seviyor deme bana; O sırada annem bir saksıda durmuş, fesleğenlere
bakıyor.
"Denizin dibinde mi tuttuk onları,
yoksa aklın bir
çekmecesinde mi unuttuk?"
Bunu karıştırıyor ve yanlışlıkla bana su veriyor.

Ben de büyüyorum.
Fesleğenler o ara boğulma krizi geçiriyorlar,
Bu yüzden gökyüzü iade kabul etmiyor.
Marcus uzaktan baktıkça, uluyan çiçekler
susuyor.
Adres hâlâ doğru, ama artık kimse evde değil.

Kalbimin eşiğinde durup:
"Beni ağlatma..." diyorsun.

_____
Beni bu evin içinde bırakıp gitme!
Artık ağlatma beni, bak büyüyedim;
D o ğ u m u m u n
boyu uzadıkça evin tavanı alçalıyor
Ü
Z
E
R
İ
M
E.








SekizliOcak26
Evlerölüeşikgibiherkesherkeseölü
2.232
Albayrakhsn
#Alıntı • @albayrakhsn
İleti 6g

"Lügat-i Osmânî"

Ehl-i dil
Gönül gözü açık olan, kalpten anlayan, dünya malına değil insana ve sevgiye değer veren kimse.
2.143
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 6g
İnsan kendi mutluluğundan mesuldür.
Ve bu mutluluğa kendisi ulaşmak zorundadır.
Fakat insan, kendi mutluluğu için başkalarının
hayatlarından feragat etmesini talep edemez.
Ne de başkalarının mutluluğu için kendini
feda etmelidir.
İnsanın öz saygısı olmalıdır.
2.707

Beni Bıraktıkları Yerde



Göğün eteğinde otlayan keçilere gözümü bağışladım.
Bunu neden yaptığımı bilmiyordum.

Belki insan, artık görmek istemediği bir dünyayı başkasının gözlerine emanet eder.

Onlara bakarken, dünyanın onların gördüğü yerden nasıl göründüğünü merak ettim. Sonra kendi gözlerimin bana ait olmadığını fark ettim. Sanki biri onları yıllar önce yerinden sökmüş, yerine iki küçük korku yerleştirmişti.

Beni bıraktıkları yerde görmek diye bir şey yoktu zaten.

Beni oraya bırakırken cebime bir avuç kül, çalışmayan bir pusula ve kime ait olduğunu bilmediğim bir nabız koymuşlardı.

“Bundan sonrası senin,” demişlerdi.

İnsanlara söylenebilecek en büyük yalanlardan biridir bu.

İnsan, kendisine bırakılan hayatı kendi hayatı sanıyor.

Oysa benim hayatım benden önce başlamış bir cümlenin ortasında doğmuştu. Başkasının ağzında çiğnenmiş, anlamı bozulmuş, sonra bir duvarın arkasına tükürülmüştü.

Ben yalnızca o cümlenin içinde büyümüştüm.

Bir gün kendimi bulduğumda kendimi tanımadım.

Bir insanın kendi yüzüne ilk kez rastlaması gibi korkunç bir şey yoktur.

Aynaya baktım.

Ayna beni tanımadı.

Ona adımı söyledim.

Ayna güldü.

Sonra bütün aynalar birbirlerine telefon açıp benim hakkımda konuşmaya başladılar.

Birinin ağzından çocukluğum düştü.

Bir başkasının cebinden annemin sustuğu gün çıktı.

En uzaktaki ayna, hiç görmediğim bir geleceği kırıp ayaklarımın önüne bıraktı.

Cam parçalarının içinde kendimin henüz yaşamamış hâllerini gördüm.

Hepsi benden daha yorgundu.

Bir tanesi bana baktı ve ağzını açmadan şunu söyledi:

“Bizi sen yaptın.”

O gece ilk defa korktuğum şey geçmişim değildi.

Kendimdi.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

Camları ellerimle topladım.

Her parçada başka bir yüzüm vardı.

Birinde çocuk.

Birinde kız.

Birinde yabancı.

Birinde sevildiğine inanmayan biri.

Birinde, daha kimse kendisine zarar vermeden insanlardan nefret etmeyi öğrenmiş biri.

Sonuncusunu uzun süre elimde tuttum.

Sonra elim kanadı.

O zaman anladım ki;

“Bazı aynalar insanı göstermez.
İnsanın başkalarına gösterdiği hâli gösterir.”

Ve ben yıllardır kendi yüzümü değil, kendimi savunmak için icat ettiğim insanı taşıyordum.

O gece kendime sordum:

“Bunca zamandır kimi koruyorsun?”

Cevap gelmedi.

İçimde yalnızca eski bir kapının gıcırtısı duyuldu.

Kapıyı açtım.

İçeri girdim.

İnsan kendi içine girince kapıyı arkasından kilitlememeli.

Ben kilitledim.

Anahtarı da yuttum.

Mideme metal bir kuş yerleşti.

Her kanat çırpışında geçmişimden bir oda yıkıldı.

Bir odada babamın sesi vardı.

Bir odada hiç söylenmemiş bir özür.

Bir odada annemin söylemediği bir cümle yıllardır tavandan sarkıyordu.

Bir odada ise beni sevdiğini söylemek için yıllarca beklemiş ve sonunda dili çürümüş bir çocuk vardı.

Onu kucağıma aldım.

Bana baktı.

“Sen misin?” diye sordu.

“Hayır,” dedim.

“Peki kimsin?”

Cevap veremedim.

Çocuk başını göğsüme yasladı.

“Beni buradan çıkar.”

“Çıkaracağım.”

“Ne zaman?”

“Bilmiyorum.”

“Ya unutursan?”

İşte o zaman ağladım.

Bilirim, insanın en eski korkusu unutulmak değildir.

Kendisini kurtaracağına söz verdiği hâlde kendisini yine yarı yolda bırakmaktır.

Çocuğu kucağımda taşıdım.

Yıllarca.

Her gün başka bir duvar ördüm.

Sabahları bir tuğla.

Akşamları bir sessizlik.

Bir gün baktım, etrafımda bir ev değil, bir hapishane vardı.

Sonra daha korkunç olanı fark ettim.

Hapishanemin mimarı da bendim.

Mahkûmu da.

Gardiyanı da.

Anahtarı taşıyan da.

Ben.

Ne korkunç bir kalabalık.

O gün öğrendim:

İnsan bazen kendisini başkalarının yaptıklarından değil, kendi içinde tekrar tekrar yaptıklarından kaybeder.

Bana öğretilmiş bütün merhametleri söktüm.

Bana yakıştırılmış bütün isimleri banyoda yıkadım.

Başkalarının gözlerinde büyüttüğüm o sahte insanı boğazından tutup kendi gölgemin içine attım.

Çığlık attı.

“Ben sensin,” dedi.

“Biliyorum.”

“Bensiz yaşayamazsın.”

Uzun süre yüzüne baktım.

Sonra:

“Öyleyse öleceğiz,” dedim.

Bunu söylediğim anda gökyüzü aşağı doğru eğildi.

Bulutlar yere döküldü.

Keçiler başlarını kaldırıp bana baktı.

Onlara ikinci gözümü de verdim.

Artık tamamen kördüm.

İlk defa gerçekten görmeye başladım.

Karanlık bazen gözün kapandığı yer değildir.

Bazen başkasının tarif ettiği dünyadan kurtulduğun yerdir.

Ve o karanlığın içinde bir soru doğdu.

Öyle küçük bir soruydu ki önce duymadım.

Sonra büyüdü.

Kaburgalarımın arasına yerleşti.

Uykumda konuştu.

Uyandığımda ağzımda tadını buldum.

Beni bıraktıkları yerde kendimi nasıl doğuracağım?

Bu sorunun cevabını kimse bilmiyordu.

Beni bırakanların hiçbiri geri dönmedi.

Belki de dönmelerini beklemek, doğmamış bir çocuğun kendi annesini beklemesi kadar anlamsızdı.

Ben artık bekleyemezdim.

Kendimi doğurmak zorundaydım.

Kendimi doğurmak acımadı sanmayın.

Acıdı.

Öyle bir acıydı ki mahalledeki bütün saatler aynı anda durdu.

Deniz kıyıya vurmayı bıraktı.

Çorba tencerede kaynamaktan vazgeçti.

Ölüler mezarlarından başlarını çıkarıp “Ne oluyor?” diye baktılar.

Ben cevap vermedim.

O sırada içimde bir kapı açılıyordu.

Ve kapının ardında hiçbir şey yoktu.

Hiçbir şey.

Ne kader.

Ne anlam.

Ne işaret.

Ne de beni bekleyen kutsal bir cevap.

Sadece ben vardım.

Ve insanın kendisiyle baş başa kalması, bütün tanrılardan daha ağır bir yalnızlıktır.

Dizlerimin üzerine çöktüm.

İçimden bir şey çekip çıkarmaya başladım.

Önce ellerim geldi.

Sonra yüzüm.

Sonra çocukluğum.

Sonra yıllardır söyleyemediğim cümleler.

Sonra bir sürü gereksiz korku.

Sonra başkalarının bende bıraktığı parmak izleri.

Sonra bana ait sandığım ama hiç sahip olmadığım hayat.

En son kalbim geldi.

Kalbimi elime aldığımda hâlâ çalışıyordu.

Ona baktım.

“Bunca zamandır sen miydin?” dedim.

Kalbim cevap vermedi.

İyi ki vermedi.

Ve artık her şeyin bir anlamı olduğuna inanmak istemiyordum.

Kalbim yalnızca etten ibaretti.

Kırmızı.

Sıcak.

Aptalca ısrarcı.

Onu göğsüme geri koydum.

Sonra kendimi doğurdum.

Nasıl olduğunu anlatmayacağım.

Bazı doğumlar anlatılınca küçülür.

Sadece şunu söyleyebilirim:

İçimden çıktığımda üzerimde bana ait olmayan bütün hayatların kanı vardı.

Çıplaktım.

Çirkindim.

Korkuyordum.

Dişlerim titriyordu.

Gökyüzü hâlâ keçilerin üzerinde asılıydı.

Dünyanın hiçbir yerinde benim için hazırlanmış bir yer yoktu.

Ve ilk kez bundan memnun oldum.

Artık beni bırakabilecekleri bir yer yoktu.

Kendimi yanımda taşıyordum.

Bir süre yolun kenarında durdum.

Göğe baktım.

Gökyüzü bana bakmadı.

İyi ki bakmadı.

Bütün hayatım boyunca birilerinin beni görmesini beklemiştim.

O gün görülmemeyi seçtim.

Sonra yürüdüm.

Arkamdan eski ben geldi.

Bir süre takip etti.

Sonra yoruldu.

Sonra küçüldü.

Sonra bir karınca kadar kaldı.

Sonra toprağın içine girdi.

Ben yürümeye devam ettim.

Ta ki bir gün durup arkamdaki sessizliğe bakana kadar.

İşte asıl doğumum o zaman başladı.

İlk kez kendime şu soruyu sordum:

Bana yapılanları neden yıllardır hatırlıyordum da bana yapılmayanları neden hiç hatırlamıyordum?

Bana zarar verenleri sayabiliyordum.

Peki ya bana zarar vermeyenleri?

Beni sevdiği hâlde kendimi korumak uğruna uzaklaştırdığım insanları?

Elimi tutmaya çalışıp, ben geçmişten gelen bir el sanarak geri ittiğim elleri?

Beni incitmeyen insanlara neden incitecekmiş gibi davrandığımı?

Neden iyiliği bile bir tehdit gibi karşılamıştım?

Neden biri bana yaklaşınca, onun yüzünde henüz yapmadığı kötülüklerin izini aramıştım?

Bunu düşündüğüm gece içimde hiçbir kapı açılmadı.

Hiçbir gökyüzü eğilmedi.

Hiçbir ölü mezarından çıkmadı.

Sadece sessizlik vardı.

Ve o sessizlikte ilk kez kendimden utandım.

İnsan bazen kendisine yapılan kötülüklerden utanmaz.

Ama kendisine yapılmayan bir kötülüğü başkasına yaptığını anladığında...

İşte o zaman bütün mazeretler ölür.

Ben bazı insanları kendi yaralarım yüzünden değil,

yaralarımı onlara miras bıraktığım için kaybetmiştim.

Bunu kabul etmek, kendimi doğurmaktan daha çok acıttı.

Artık suçlayacak bir yer kalmamıştı.

Çocukluğumu suçlayamazdım.

Babamı.

Annemin sessizliğini.

Beni bırakanları.

Kaderi.

Tanrıyı.

Dünyayı.

Hepsini suçlayabilirdim.

Ama kendimi aklayamazdım.

O gece aynanın karşısına geçtim.

Ayna bu kez beni tanıdı.

Gülümsediğini sandım.

Meğer yüzüm titriyormuş.

Elimi cama koydum.

Karşımdaki insan da elini koydu.

İlk kez ona dokunmak istedim.

Ama aramızda cam vardı.

Sonra anladım.

Bütün hayatım boyunca insanlarla arama koyduğum şey buydu.

Onların beni kırmasından korkarken,

onlara dokunmalarına bile izin vermemiştim.

Camı kırmadım.

Elimi de çekmedim.

Öylece kaldım.

Bazı şeyler kırılarak düzelmez.

Bazı duvarların önce varlığını kabul etmek gerekir.

Sabaha karşı dışarı çıktım.

Keçiler hâlâ oradaydı.

Gökyüzü hâlâ onların üzerindeydi.

Ben artık gözlerimi geri istemiyordum.

İlk kez nereye baktığımı biliyordum.

Beni bıraktıkları yere baktım.

Orada küçücük bir çocuk vardı.

Dizlerinin üzerinde oturuyordu.

Beni beklemiyordu.

Artık kimsenin geleceğine inanmıyordu.

Yanına oturdum.

Hiçbir şey söylemedim.

Çocuk bana baktı.

“Geç kaldın,” dedi.

“Biliyorum.”

“Beni niye bu kadar beklettin?”

Cevap veremedim.

Bazı soruların cevabı yoktur.

Bazı cevaplar yalnızca insanın yüzünde yaşlanır.

Çocuğun başını omzuma yasladım.

Bu kez ona söz vermedim.

Onu kurtaracağımı söylemedim.

Bir daha asla bırakmayacağımı da.

Sadece yanında oturdum.

Belki insanın kendisine verebileceği en büyük söz budur:

Gitmemek.

Güneş yükselirken çocuk yavaşça kayboldu.

Ben kaldım.

Gökyüzü kaldı.

Keçiler kaldı.

Bir avuç kül.

Çalışmayan bir pusula.

Ve kime ait olduğunu hâlâ bilmediğim bir nabız.

Pusulayı yere bıraktım.

Külü rüzgâra verdim.

Kalbimi göğsümde dinledim.

Sonra yürüdüm.

Bu kez arkamdan eski ben gelmedi.

Onu öldürmemiştim.

Sadece artık onunla yaşamıyordum.

Ve belki insan bazen kendini geride bırakmaz.

Kendisinden geriye kalanları geride bırakır.

Benim doğumum böyle oldu.

Bir çığlıkla değil.

Bir cevapla değil.

Bir mucizeyle hiç değil.

Beni bıraktıkları yerde.

Kimsenin gelmediği yerde.

Kimsenin beni kurtarmadığı yerde.

Kendimi kendimden söküp,

yine kendimin içine koyduğum yerde.

Ve o gün anladım:

İnsan bazen kendisine zarar verenlerin çocuğu değildir.

Bazen kendisine zarar vermeyenlerin yarası olur.

Ben artık kimseyi suçlamadan yaşamayı bilmiyordum.

Ama öğrenebilirdim.

Belki hayat dediğimiz şey de budur.

İnsanın, kendisine yapılanları unutmadan,

kendisine yapılmayan kötülüklerin hesabını başkalarından sormayı bırakması.

Göğün eteğinde yürüdüm.

Keçiler arkamda kaldı.

Ben önümde kaldım.

Ve ilk kez,

bir yere bırakılmış biri gibi değil,

bir yerden doğmuş biri gibi yürüdüm.















62septr.
Uzaklardakalbimintümkıyılarınısuateşiyleyaktı
__m
3.212
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 7g
Ne güzeldir bulutların seyrine dalmak
Denizin sesini dinlemek
Ne güzeldir sıcak bir gülüşün,
acılarımızı örtmesi.
Bir dostun sohbeti..
Ne güzeldir,
bir anı bırakmak geçip giden güne.
Ne para,
ne pul.
Ne güzel bir nimettir samimiyetin sesi...
2.987
BERAT POLAT
@maximusbumbada
İleti 8g
..#Hayat #böyledir işte,
ona hazırlanamazsın,
onun için hazır olamazsın.
..Güzelliği, mucizesi de budur, seni
hep hazırlıksız yakalar, hep #sürpriz yapar.
..Gözlerin varsa,!
Her anın bir sürpriz olduğunu ve önceden hazırlanmış hiç bir cevabın,
işe yaramayacağını görürsün..
3.945
huriyeçap
@huriyecap
İleti 9g
2.410