Biri bana sevgi nedir diye sorarsa söyleyeceğim tek şey şudur ki; Sevgi,hataları affetmek, kusurları görmezden gelmek, kötünün iyisini düşünmektir. Sevgi her çıkmazın çıkışı olduğunun bir göstergesidir .
Hz.Ömer(r.a) Kur’an’dan bir ayet dinlediği zaman yere baygın düşerdi.Bir eline bir saman kırıntısı alarak şöyle dedi; Keşke bende bir saman kırıntısı olsaydım,adı anılmaya değer bir şey olmasaydım.Keşke anam beni doğurmuş olmasaydı.
Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve ona itaat ediniz ve herkes yarını için(kıyamet gününe ne amel işlediğine) baksın(yani sadaka verin ve Allahın emrine uygun ameller işleyin ki, kıyamet günü sevabını bulasınız) Allah’tan korkunuz, çünkü o,(iyilik olsun, kötülük olsun) yaptığınız her hareketten haberdardır.
Vücudun selameti az yemekte, ruhun selameti az günah işlemekte ve dinin selameti de varlıkların en hayırlısına(peygamberimize)salat-ü selam getirmektedir.
Peygamberimiz (S.À.V) buyuruyor ki; Yüce Allah (c.c), kanatlarının biri doğuya, öbürü batıya uzanan ve ayakları yedinci kat yere inen bir kuş yarattı. Kuşun üzerinde bütün varlıkların sayısı kadar tüy vardı.
Mutluluk sadece duygularımızı şaşırtmanın bir yolu değil aynı zamanda olmak istediğimiz ve olmaya ihtiyaç duyduğumuz kişiye dönüştüğümüzü bilmenin iç huzurudur. Kusursuzluk mutluluğunun peşine düştüğümüzde aldığımız budur: başarı değil kimlik. Hayatımızdaki diğer her şeye taşıdığımız bir benlik hissi. Bütün yelpazenin canlanmasına yol açan rengarenk bir pigment.
Sarı Yüz, ilk sayfalarda Athena ve June’un arkadaşlığıyla başlıyor. Ancak bu arkadaşlığın altında June’un Athena’yı her anlamda kıskandığını görüyoruz. Başta bu kıskançlık bana çok sıradan geldi; sonuçta herkes zaman zaman birini kıskanabilir diye düşündüm. Ama kitap ilerledikçe June’un hislerinin normal bir kıskançlıktan çok daha derin ve karanlık olduğunu fark ediyoruz.
June’un zihnindeki bu kıskançlık, geçip giden bir duygu değil; aksine giderek büyüyen ve onu içten içe tüketen bir hâl alıyor. Kendi içinde kurduğu bu düşünceler, onu adeta bir çıkmaza sürüklüyor.
Bir akşam Athena’nın evindeyken Athena’nın boğazına bir şey kaçması sonucu hayatını kaybetmesi, hikâyenin kırılma noktası oluyor. Aslında June’un ona yardım edebilme ihtimali vardı; belki de onu kurtarabilirdi. Ama bunu yapmaması, kitap boyunca akıllarda kalan büyük bir soru işareti olarak kalıyor.
Her şey Athena’nın ölümüyle başlıyor. June, o gece Athena’nın henüz yayımlanmamış taslağını alıyor ve üzerinde değişiklikler yaparak kendi eseriymiş gibi yayımlıyor. Başlangıçta kitap büyük bir ilgi görüyor ve herkes tarafından beğeniliyor. Ancak zamanla işler tersine dönüyor.
Sosyal medyada, özellikle Twitter’da, kitabın Athena’dan çalındığına dair iddialar yayılmaya başlıyor. Bu noktada dikkat çeken şey, June’un bu suçlamaları ciddiye almaması. Kendini o kadar inandırmış ki, yapılan eleştirileri sadece birer iftira olarak görüyor. Oysa okur olarak biz, bu suçlamaların doğru olduğunu biliyoruz.
Kitap boyunca June’un kendi yarattığı bu gerçeklik algısı oldukça çarpıcı bir şekilde yansıtılıyor. Hatta bazı anlarda insan kısa süreliğine tereddüt edip “Acaba gerçekten yapmadı mı?” diye düşünmeden edemiyor.
Genel olarak kitap yer yer uzatılmış hissi verse de, insan psikolojisini ve özellikle kıskançlığın ne kadar ileri gidebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici ve okunabilir bir eser.
Kurmaca Gerçekler, Tuğba Kişmir tarafından yazılmış, okurken insanın içine sessizce dokunan bir öykü kitabı. İlk başta kısa ve sade gibi görünse de aslında her sayfasında insanı düşünmeye iten bir derinlik var.
Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, gerçek ile hayalin birbirine karışmasıydı. Bazı anlarda okuduklarım bana o kadar tanıdık geldi ki sanki kendi hayatımdan bir parçaymış gibi hissettim. Ama sonra bir anda “acaba bu gerçekten yaşandı mı?” diye sorgulamaya başladım. Bu belirsizlik kitabı daha da etkileyici yaptı.
Hikâyelerde anlatılan insanlar aslında çok sıradan… ama onların duyguları hiç de sıradan değil. Yalnızlık, kırgınlık, umut… Hepsi o kadar içten anlatılmış ki bazı yerlerde durup düşündüm, hatta içim biraz sıkıldı. Çünkü bazen insan, başkalarının hikâyesinde kendine rastlıyor.
Yazarın dili çok sade ama bu sadeliğin içinde güçlü bir duygu var. Abartıya kaçmadan, sessiz bir şekilde insanın kalbine dokunuyor. Okurken bağırmıyor ama hissettiriyor… ve bence bu daha etkileyici.
Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Ne tam mutlu ne de tamamen üzgün… ama düşünceli. Sanki okuduklarım bitmemiş gibi, hâlâ kafamın içinde devam ediyordu.
Sonuç olarak Kurmaca Gerçekler, sadece okunup geçilecek bir kitap değil. İnsanın içine dokunan, bazen kendinle yüzleştiren bir eser. Eğer biraz durup düşünmek, hissetmek ve kendinizden bir şeyler bulmak istiyorsanız, bu kitap kesinlikle okunmalı.
Belki de okuduktan sonra saatlerce üzerine düşündüğüm ve gerçekten hakkını vererek yazıldığını kabul ettiğim bir kitaptı Mai ve Siyah.
Aslında “mai”, hayallerimizi, umutlarımızı ve gerçekleştirmek istediğimiz şeyleri yansıtıyordu. “Siyah” ise hayatın zorluklarını, umutsuzluklarını ve bazen hiçbir zaman başaramayacağımız duygusunu temsil ediyordu.
Biz de zaten hayatı bu iki uç arasında yaşıyoruz. Mai ve Siyah tam olarak bunu anlatıyordu: Hayat umutlarla başlar, ama çoğu zaman umutsuzluklarla sınanır. Her zaman hayaller kurarız, fakat her hayal gerçeğe dönüşmez.
Ahmet Cemil de bu hayallerin peşinden koşan ama onlara hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamayan bir karakterdi.
Bu kitap, hayal kurup da hayallerine ulaşamayan herkese içtenlikle önerimdir.
İnsanların bazı taşkınlık dönemleri vardır ki, küçük bir hazırlık dakikası ile başlar. Bu dakikada gözler birbirlerini sorguluyor gibi durur, sanki “Ağlayalım mı? “Sorusuyla bakışır. Bu dakika uzun bir zaman daha hatıralarla doludur bu bir dakikada bütün yaralar açılır. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap iniltisiyle binlerce delik açılır; türlü kırık umutlar, acı umutsuzluklar, yaş hayalleri, bütün hayatını ağlayan armağanları yas çığlıklarıyla gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar.
Bir kadın bir kere uçurumlardan yuvarlanmaya başladı mı artık düşüşüne son verecek nokta yoktur, ne kadar aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır.
Aman yarabbi! Sevmek bu muydu? İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey, sevmek bu muydu?
Karı koca arasına böyle bir sevgi kopukluğu girince daha iyi bir geçim, mümkün değil, sağlanamaz. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar yahut gözyaşları çare olmazsa başka bir yerde eğlence aramak ister.
Nasıl ki insanlar, hayatlarında gerçekleşmesini istemedikleri olaylarla yüzleşmekten kaçıyor, devletler ve milletler de insanlar gibi kalemden kağıda dökülenlerle yüzleşmekten kurtulamıyordu.