Biri bana sevgi nedir diye sorarsa söyleyeceğim tek şey şudur ki; Sevgi,hataları affetmek, kusurları görmezden gelmek, kötünün iyisini düşünmektir. Sevgi her çıkmazın çıkışı olduğunun bir göstergesidir .
İnsan alınyazısıyla nerede karşılaşcağını bilemezdi. Benimki, dik bir yamacın kıyısında ter ve çay kokularının birbirine karıştı o sıcak yaz günü sabahında yazılmıştı.
İnsan gurbette iken zamanı saatle değil, sırtında taşıdığı hatıraların ağırlığıyla ölçermiş. En ağır yük ise yarım kalan oyunlar ve söylenemeyen vedalarmış.
Şu sıralar fark ettim ki her şey her zaman istediğimiz gibi olmuyor. Bir dönem düşük aldığım bir dersin notunu yükseltmeye çalışırken, bu kez yüksek aldığım başka bir dersin notu düşebiliyor. Sonra o düşen dersi toparlamaya çalışırken, ilk yükseltmeye çalıştığım ders gerileyebiliyor. Böylece insan kendini bitmeyen bir döngünün içinde buluyor. İşte tam da bu noktada anladım ki hayat her zaman planladığımız gibi ilerlemiyor; bazen her şeyi aynı anda mükemmel tutmak mümkün olmuyor.
İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Mağazalarda istedikleri her şeyi parasını vererek satın alıyorlar. Ama dostlukların satıldığı bir mağaza olmadığı için ne yazıkki insanların dostları yok!
Eğer kişi, olayları başlangıçtadaki sebeplerle değil de sonrasındaki heyecanla değerlendirirse sevginin gücü yanlış anlaşılır, bundan önce yaşanan hayal kırıklıkları, kalbin o kara boşluğunda büyük yalnızlık alanları oluşturur.
Çocuklar her zaman hastalıklarından gurur duyarlar, övgüyle bahsederler çünkü bilirler ki hastalık onları sevdiklerinin gözünde iki kat daha önemli hale getirir.
Belli ki hiçbir insan bile bile kendi çıkarlarına ters düşecek şekilde davranamazmış. Öyledir diyelim, ihtiyaçtan dolayı mı iyilik yapmaya başlar?Yaa, çocuk… Saf ve masum evladım! Bunca yıllar içinde insanın bir tek kendi çıkarına bakarak davrandigi görüldü mü? İnsanın bilerek kendi menfaatinin farkına vardığı halde, bu çıkarları arka plana atarak; başka yollara gittiği durumları yansıtan gerçekleri ne yapalım?
Normalde bu kitabı daha önce defalarca okumuştum ama her yaşta bana bambaşka duygular hissettirdi. İlk kez elime aldığımda henüz 10 yaşındaydım ve o zamanlar çok daha saf duygularla okumuştum. İkinci kez 13 yaşımda okudum; bu sefer 10 yaşıma göre daha derin şeyler hissettim ve farklı yerlerinden etkilendim. Şu an, 15 yaşımdayken tekrar okuyorum ve yine bana çok şey öğretti, öğretmeye de devam edeceğine eminim.
Büyük konuşmak gibi olmasın ama ne kadar kitap yazılırsa yazılsın, “Küçük Prens”in yerini tutabileceğini sanmıyorum. Benim için çok değerli bir kitap.
Buraya da bir söz bırakıyorum: 30 yaşımda tekrar okuyacağım ve yine bir inceleme yazacağım.
Diyelim ki onlara edindiği yeni bir arkadaştan bahsedeceksiniz; size asıl gerekli olan şeyleri sormazlar. Ses tonu nasıl?, En fazla hangi oyunları sever?, Kelebek koleksiyonu yapıyor mu? Gibi soruları size asla sormazlar. Daha çok yok kaç yaşında?, Yok kaç kardeşi var? Yok kaç kilo? Yok babası kaç lira kazanıyor? Gibi soruları sorarlar. Bu sorularla edindiğiniz yeni arkadaşı iyi tanıyabileceklerini inanırlar.
O zamanlar bu gökbilimci, uluslararası bir kongrede, yeni keşfettiği gezegene dair bir konferans vermiş, fakat giydiği kıyafet sebebiyle kimse ona inanmamış. Büyükler böyledir işte…
Bülbüller sadece bizi keyiflendirmek için öterler. İnsanların bahçelerini didiklemez, mısır ambarlarına yuva yapmazlar. Kalplerini bize açıp şarkı söylemekten başka bir şey yapmazlar. İşte bu yüzden bir bülbülü öldürmek günahtır.”
Bu söz aslında kitabın sadece bir cümlesi değil, bütün hikâyesinin özeti gibiydi benim için. Kitabı okurken anladım ki bazı insanlar da tıpkı bülbüller gibi kimseye zarar vermeden, sadece iyi olmaya çalışarak yaşarlar. Ama ne yazık ki toplum bazen en masum insanları bile yargılar, dışlar ve kırar.
Kitap boyunca adalet, vicdan, merhamet ve insanlık kavramlarını çok derinden hissettim. Özellikle insanların ön yargılar yüzünden nasıl değişebildiğini görmek beni uzun süre düşündürdü. Bir insanı gerçekten tanımadan onun hakkında karar vermenin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini sayfalar boyunca gördüm.
Okurken bazı yerlerde sinirlendim, bazı yerlerde sustum ve düşündüm. Çünkü kitap sadece bir olay anlatmıyordu; insanlığın iyi ve kötü taraflarını yüzümüze gösteriyordu. Özellikle çocuk gözünden anlatılması, olayları daha da etkileyici hâle getirmişti. Masumiyetin içinden yükselen o adalet arayışı insanın içine dokunuyor.
Bence bu kitap yalnızca okunup kenara bırakılacak bir roman değil. Üzerine düşünülmesi, konuşulması ve hissedilmesi gereken bir eser. Günümüzde insanların birbirini anlamadan yargıladığı bir dünyada, böyle kitaplar bize vicdanın hâlâ ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
Sevinçlerin anlık olduğu ya da kısa sürdüğü coğrafyaydı Orta Doğu.
80 yaşında Gazze’deki bir mülteci kampında doktorluk yapan Yakup’un son bir buçuk gününü anlatıyor bu kitap.
Yakup beddua edecek kadar çaresiz, çaresiz kalacak kadar Filistinli bir hayat süren adamdı. Hayatında kim bilir kaç defa beddua etmişti Yakup. Beddua çaresizliğin adıydı, çaresizlik ise Filistinli olmanın.
Elie Wiesel der ki: “Acı çekmiş bir insanın hikâyesi, onu dinlemeye cesareti olan herkesi değiştirir.”
Ben bu hikâyeyi okuma cesareti buldum. Okudukça geliştim, geliştikçe daha fazla okudum ama en sonunda anladım ki ne kadar okursam okuyayım bazı insanlar acıyı yaşar, bazıları ise sadece izler.
Okurken kimi yerde kendime kızıyorum, kimi yerde düşüncelere dalıyor, nerede kaldığımı unutuyorum ama en çok da kendime, hayatıma şükrediyorum. Bizim şu anda yaşadığımız bu rahat hayatı kim bilir başka insanlar nerelerde, nasıl yaşıyor? Aslında bu kitap bana bu çıkarımı vermemi sağladı. Kitabı okudum, bitirdim ama kitap hâlâ uzaklardan bana bakıyor, ben de kitaba bakıyorum çünkü kitap bitse bile duygular bitmez. Benim o kitaba karşı hissettiğim duygular belki de hayatımın birçok döneminde aklıma sürekli gelecek duygulardı. Okurken birçok yerde not aldım, sürekli durdum, düşündüm sonra devam ettim. Aslında direkt okunacak bir kitap değil; üstünde durup düşünülecek, fikir alışverişi yapılabilecek bir kitap.
Bülbüller sadece bizi keyiflendirme için öterler. İnsanların bahçelerini didiklemez, Mısır ambarlarına yuva yapmazlar. Kalplerini bize açıp şarkı söylemekten başka bir şey yapmazlar. İşte, bu yüzden bir bülbülü öldürmek günahtır.
Sosyal Kitap topluluğu olarak; hayatımıza sevgisiyle yön veren, sabrıyla güç veren ve varlığıyla her şeyi güzelleştiren tüm annelerimizin Anneler Günü’nü en içten dileklerimizle kutluyoruz.
İyi ki varsınız, iyi ki kalbimizdeki en güvenli limansınız 🤍