Taşların kadim olduğu, hikâyelerinse anlatıldığı ama nadiren yazıya döküldüğü bu topraklarda, nehirlerdir hayatımızın günlerini yöneten –kimi bulanık kimi durgun. Nice krallar geldi, nice krallar gitti ve Tanrı biliyor ya, çoğu da acımasızdı ama burada, Mezopotamya’da, aşkım, unutma ki tek gerçek hükümdar sudur.
TRT’de yayınlanan “Tozkoparan İskender” dizisi için dekor olarak üretilen menzil taşının tarihi eser olarak tescillendiği ve İstanbul İslam Eserleri Müzesi’ne kaldırıldığı ortaya çıktı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Dr.Öğr.Üyesi Ahmet Şen ve Uzman Sanat Tarihçisi Sude Saki, bu dekoru Tozkoparan İskender'e ait yeni buldukları menzil taşı olduğuna dair bir de makale kaleme almışlar.
“Sevdalı Buluşma”yı okurken, Kemal Özer’in sözcüklerle kurduğu o sakin ama yoğun dünyaya adım attığımı hissettim. Şiirler, abartıya kaçmadan ama duygu yüklü bir biçimde ilerliyor; ben de her sayfada kendi iç sesimle yeniden karşılaştım. Aşkın hem yaralayan hem de iyileştiren tarafını, yalın bir anlatım içinde adeta içime doğru çöken bir sıcaklıkla deneyimledim. Kitabı bitirdiğimde, kısa ama kalıcı bir sarsıntının içimde yer ettiğini fark ettim.
yüz fare suyla dolu cam bir tüpe yerleştiriliyor. Fareler bitip tükenene dek tüpten çıkmaya çalışıyor ama başaramıyorlar. On beş dakika sonra çoğu umudunu yitiriyor ve çırpınmayı bırakıyor. Etraflarına kayıtsız, cam tüpün içinde kalakalıyorlar. Ardından farklı yüz fare daha tüplere atılıp on dördüncü dakikada, umutları tükenmeden hemen önce tüpten çıkarılıyor. Kurulanıp beslendikten ve biraz dinlendirildikten sonra tekrar tüplere atılıyorlar. İkinci turda, pes etmeden önce çoğu fare yirmi dakika kadar çabalıyor. Neden altı dakika daha dayanıyorlar? Çünkü bir önceki turda kurtarılmış olmanın anısı beyinlerinde biyokimyasal salınımları tetikleyerek farelere umut veriyor ve çaresizlik hissini geciktiriyor. Eğer bu biyokimyasalı diğerlerinden ayırt edebilirsek insanlar için antidepresan olarak kullanabiliriz. Ancak farelerin beyni her an sayısız kimyasal akışa ev sahipliği yaparken doğru kimyasal bileşeni nasıl ayırt edeceğiz? Buna cevap bulmak için deneye hiç katılmamış iki grup fareye, sonuca en yakın olduğunu düşündükleri iki ayrı kimyasal enjekte ediliyor ve fareler tekrar suya atılıyor. A kimyasalı almış fareler pes etmeden önce sadece on beş dakika çırpınıyorsa A maddesi listeden çıkarılıyor. B kimyasalı enjekte edilmiş fareler yirmi dakika boyunca kendilerini paralıyorsa CEO ve hissedarlara köşeyi döndükleri müjdeleniyor.
Artık App Store'daki Sosyalkitap uygulamamızda yepyeni bir özellik sizlerle!
🖼️ Resim İndir butonu aktif hale getirildi! 📤 İndirdiğiniz görselleri doğrudan sosyal medyada paylaşabileceksiniz!
Sevdiğiniz alıntıları, şiirleri ve sözleri tek dokunuşla kaydedin, dilediğiniz platformda paylaşın. Sosyalkitap deneyiminizi artık daha hızlı ve daha keyifli yaşayın!
Iskender Pala hep derin konularda dolu dolu kitaplar yazıyor. Akşam Yıldızı da Göbeklitepe'nin gizemi etrafında dönüyor. Pala'ya göre anaerkil bir toplum yaşıyor tarihin bu ilk yerleşim yerinde.
Bağlılığı, kadının merkezde olduğu bir yaşamın özelliklerini öne çıkaran bir kitaptı. Spoiler vermemek için fazla yorum yapmayacağım çünkü Pala kitaplarında yorumlanacak kısımlar da spoiler için müthiş detaylardır.
Iskender Pala'ya bu kitapla başlamanızı tavsiye ederim.
Bükres'teki bu muhtesem etkinligin katikimcilarina ve organizatörlerine tesekkür etmek isterim [...] "diyerek uzunca bir cümleye baslayan Cavusesku, olanlara inanamayarak saskinliktan dili tutulmus ve gözleri fal tasi gibi acilmis halde giderek sessizlesti. Cümlesini bitiremedi. Göz acip kapayincaya dek, tüm düzenin nasil cöktügünü gözlemleyebilirsiniz. Fitili dinleyicilerden birinin yuhalamaya baslamasi atesledi. Sesini cikarmaya ilk cüret eden o kisinin kim oldugu bugün hâla tartisma konusudur. Sonra biri digerini takip etti ve saniyeler icinde kitleler isliklamaya, yuhalamaya ve bagirmaya basladi :"Te-mes-var! Te-mes-var! "
Kaygı... Sessiz bir yol arkadaşı gibi hayatımıza eşlik eden, bazen uykularımızı kaçıran, bazen de bizi hayata hazırlayan bir his. Gelecek bilinmezliklerle dolu bir yolculuk, ve bu yolculukta kaygı, tıpkı bir içgüdüsel rehber gibi bizi uyarır, korur, harekete geçirir. Ancak çoğu zaman onun bu rolünü fark etmek yerine, kaygıyı yalnızca bir düşman olarak görürüz. Peki, ya kaygının aslında bizi güçlü ve dayanıklı kılan bir dost olabileceğini söylesem? Elinizdeki bu kitap, kaygıya dair bildiğinizi sandığınız tüm gerçekleri yeniden değerlendirme fırsatı sunuyor. Kaygının nedenlerini, belirtilerini, insan doğasıyla olan ilişkisini ve toplumsal yansımalarını derinlemesine inceleyen bu eser, sadece bir duyguya değil, aynı zamanda insan olmanın özüne ışık tutuyor. Kaygıyı anlamak ve onunla barışmak için çıktığınız bu yolculuk, size kendinizi, çevrenizi ve hatta yaşamı daha iyi kavrama fırsatı sunacak. Kaygı, belki de insanlığın en eski duygularından biridir. İlk insanlar vahşi doğada hayatta kalmaya çalışırken onları tetikte tutan, tehlikelerden koruyan bir savunma mekanizmasıydı. Ancak modern dünyada işler değişti. Fiziksel tehditlerin yerini ekonomik zorluklar, ilişkisel problemler, sınavlar, toplumsal baskılar ve sürekli bir “yetişme” telaşı aldı. Kaygı artık yalnızca bir tehlike sinyali değil, bazen de yaşamın kaçınılmaz bir parçası haline geldi. 100 Soruda Kaygı, yalnızca kaygıyı tanımlamakla kalmayıp onun ardındaki karmaşık dinamikleri anlamanızı sağlayacak. Kaygının biyolojik temellerini, psikolojik etkilerini, toplumsal yansımalarını ve bireyden topluma kadar uzanan etkilerini keşfedeceksiniz. Ayrıca, kaygıyla başa çıkmanın bilimsel yöntemlerini, terapötik yaklaşımlarını ve günlük yaşamda uygulayabileceğiniz pratik stratejilerini öğreneceksiniz. Kaygıyı anlamak, onun getirdiği fırsatları görmek ve yaşamımıza katabileceği olumlu değişiklikleri fark etmek, hem bireysel hem de toplumsal dönüşümün önemli bir adımıdır. Bu kitap, kaygının bir “engel” değil, doğru kullanıldığında bir “itici güç” olabileceğini gösteriyor. Bazen bizi durdurmak, bazen de harekete geçirmek için var olan bu duygu, aslında yaşamın ritmini anlamamız için eşsiz bir anahtar. Unutmayın, kaygı her insana özgü bir deneyimdir. Ancak bu duyguya nasıl yanıt verdiğimiz, yaşamımızın kalitesini belirler. Onu anlamak ve yönetmek, yalnızca ruhsal sağlığımızı değil, aynı zamanda ilişkilerimizi, hedeflerimizi ve hayatta aldığımız kararları da şekillendirir. 100 Soruda Kaygı’da, kaygının farklı yüzlerini tanıyacak, onunla sağlıklı bir ilişki kurmanın yollarını keşfedecek ve kaygının yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda bir potansiyel olduğunu fark edeceksiniz. Belki de bu sayfalar arasında, kendinize ve dünyaya dair hiç fark etmediğiniz yanıtlar bulacaksınız. Haydi, birlikte kaygının gölgelerine ışık tutalım. Bu kitap, yalnızca bir duyguya değil, onun ardındaki güce ve hikayeye bir yolculuk. Kaygıyı tanımak, aslında kendimizi ve insan olmanın derin anlamını tanımaktır. Huzur, merak ve umut dolu bir keşif yolculuğu dilerim.
Eksikliğe mi alışmışım ne? Mutsuzluğa mı yoksa? Her şeyin ilk kez tam olmasını istiyorum da o mu olmuyor? Neden kişi bir çiçek koparır gibi kaldırıyor da kadehini Sonra kırgınlıkla vuruyor masaya elindeki sübyeyi?
Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var Aldanma ki şair sözü elbette yalandır. (Eğer Fuzûlî güzellerde vefa var derse; inanma ki şair sözü elbette yalandır).
Camlı Teras'ın ikinci Ağaç İncir Kuşu cildi bitti! Yazarın dili o kadar sıcak ve bizden ki, okurken kendinizi hikayenin tam ortasında hissediyorsunuz. Günlük hayatın içtenliği ve karakterlerin samimiyeti sayfaları nasıl çevirdiğinizi unutturuyor. Keyifli, yormayan, su gibi bir okuma serüveniydi. Tebrikler, nicelerine!
Mevsimler o zaman ne kadar uzundu? O sonbahar sanki hiç bitmedi; hâlâ yordun bir dalı, korkunç bir sesle kırılıp göğsümün üstüne düşüveriyor ben uyurken.
Esir Şehrin İnsanları ile Kurtuluş Savaşı'nın arka planına ait toplum yaşamını, farklılaşan görüşleri ve insanların birkaç parçaya bölünmesini yerinde gözlemlerle aktarmış.
Kemal Tahir'in kendisi de bu dönemin içinde doğup büyümüş. Savaşın, seferberliğin, yoksulluğun, işgalin her türünün kendi üzerinde bıraktığı etkiyi ve izlenimleri de dâhil ettiği açıktı. Vatan ve memleket diyerek aslında rahatlarının bozulmaması için bağımsızlık savaşı yerine düşman ülkelere boyun eğenleri ele alıyor. Aynı zamanda özgürlüklerini savunmak için hem düşmanlara hem de aynı toprağın bencil olanlarına karşı savaşanları keskin olmayan bir çizgide yazmış.
Üçleme olan bu eserin devam kitaplarını da okumayı umut ediyorum en kısa zamanda.
Bir yarı titan olan Kirke'nin hüzünlü dünyası ve dertleri, biz sıradan insanlarınkinden farklı değil. Nankörlük, intikam, öfke ve hayal kırıklığı tanrıların dünyasında da mevcut. Kirke ise bu açıdan çok şanssız. Diğer tanrılar gibi umursamazlıkla ölümsüzlüğünün tadını çıkaramıyor. Yaşadığı her uzun asır boyunca yalnızca ihanet ve nankörlüğü taşıyor beraberinde. Insanların imrendiği sonsuz hayat ve güç, Kirke için ıstırap kaynağından başka bir şey değil. Tamamıyla yalnız geçiriyor hayatının büyük bir kısmını. Güveneceği ve kendisini seven kimsesi olmuyor. Öyle hüzünlü bir dışlanmışlık ile yaşamak zorunda ki başlarda onun kederli hayatını sıkıcı bulmuştum. Ancak hep böyle kalmıyor. Gelişiyor ve diğer tanrıların gücüne kafa tutabilecek kadar güçleniyor. Özellikle bu kısımları okumak tatmin ediciydi. Başına gelenlere ağlamaktansa ayağa kalkıp adapte olmanın bi' yolunu buluyor.
Kitabı okumadan önce sıkıcı olacağını düşünmüştüm. Mitolojik şeyler pek ilginç gelmiyor. Ancak Kirke'nin hikayesi tamamıyla farklıydı. Bu akşam kitabı bitirebilmek için saatlerce ara vermeden okudum. Yıllardır ilk defa bu kadar uzun bir süre geçirdim okuyarak. Normalde yüz sayfayı geçmem bir gün içinde ancak bu kitabı bitirmek için büyük bir istek duydum. Kirke'nin hayatını nasıl noktalayacağını okumadan uyku girmezdi gözüme.
Mitolojiyle ilgilenmiyor olsanız da okumak keyif verici olacaktır.