Bizim için hüküm hep aynıdır. Kısa bir hükümdür: beklediğimiz ve inanamadığımız bir hüküm. Yalnız bizim için çıkarıldığını sandığımız, oysa sayısız kopyası olan ve ayrıntılara inmeyen bir hüküm.
Kitabın konusu Emile Zola'dan başka kitaplar okumuş insanlar için tahmin edilebilirdi. Sosyalizm üzerine yazılmış ve bir ütopyanın nasıl baştan kurulup korunduğunu anlatmış. Bu hayat tipine ütopya diyorum çünkü hiçbir sorun olmadan, hapishanelere bile gerek kalmayacak bir sistem düşünemiyorum. Çünkü sistemlerin mükemmel olmasından ziyade, insanların yapısının mükemmel olmaya izin vermeyeceği sorun.
Insanlar içlerinde birer kötülük ve bozukluk taşırlar. Düşüncede kardeşçe paylaşımlar, halkın refahı için sermayenin değersizleştirilmesi mümkün görünüyor olabilir. Hatta kitabı okuyup bitirenler bu kadar kolay olduğuna şaşıradabilirler. Ancak insanı gerçek anlamda yansıtan tek bir karakter yer alıyordu kitapta. Ragu... Sermaye sahiplerine söven ancak ortadan kaldırılmasına sıcak bakmayan biridir. Çünkü herkes gibi eşit şartlarda yaşamak istemez. Bir gün zengin olup sermaye sahiplerinin yerine çöreklenmeyi hayal eder.
Germinal kitabı kadar ağır ilerliyordu. Ancak bu durağan ya da sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Ikisinde de yazarın kafasındaki sosyal yapının gelişimini okumak keyif vericiydi. Yazarın başka kitaplarıyla da tanışmayı iple çekiyorum.
Kişisel gelişim meraklıları için tek başına bu kitap yeterli olabilir. Zira kişisel gelişim okumak için değil yapmak içindir. Anlatılanları hayatınıza dahil ettikten sonra gelişim "kendiliğinden" gelir, yeter ki yapın.
Yazarların, salt kendi düşüncelerini belirli bir düzen olmaksızın kitaba aktarmaları normalde okuyucuda ara verme isteği uyandırır sürekli. Peyderpey okumak daha kolay gelir çünkü hikaye anlatır gibi akıcı bir anlatım olmaz. Her yazılan, kişinin kafasındaki öz fikirleri olduğu için okuduğunuzu yorumlamak da istersiniz. Hemen sonuna geleyim. Ne olacak acaba, tarzı bir merak uyandırmadığı için başı da birdir sonu da.
Bunu Tolstoy'un Itiraflarım kitabında da, aynı olmasa bile Yer Altından Notlar'da ve düşünce yazısı olmasa da Iskender Pala'nın Itiraf kitabına da yaşamıştım. Fakat Sadık Hidayet okuduğunuzda farklı bir şeyler olduğunu hemen anlıyorsunuz.
Yazarın iç dünyasının hem karamsar ve mistik olması hem de zaman zaman kendine karşı başka bir düşünce içine girmesi olsun, sizi pek sıkmıyor. Kitap sürekli olarak takıntılı bir insanın ölüm arayışı ile devam etmiyor.
Fakat incelenecek çok fazla şey de yok kitapta. Bunun için yeterli kaynak olmadığından değil, daha çok benim psikoloji alanında bilgim olmamasından dolayı. Eğer bu konuda eğitim almış birisi analizini yapsaydı, bana öyle geliyor ki çok ilginç noktaları yakalayıp yorumlayabilirdi.
🤝 “Bu senin adalet takıntınla ilgili, değil mi?” dedin kara gözlerinde şimşekler çakarken. “O gençleri masum sanıyorsun ve bu yüzden yaşamalarına izin veriyorsun. Duy beni Constanta: Bu sefil dünyada hiç kimse masum değildir.”
Düşüncelerinizin içine kadar sokuluyorlar. Mantığı ortadan kaldırmadan, bu gidişe bir son vermek, kötülüğe direnmekten vazgeçmek ve gerçek hürriyeti tanımak imkânsız.
Ah lise dönemim,çocukluğum.. O dönemde okuduğum,beni maziye götüren bir kitap.
Aşk, bazen yürekle değil, kaderle yazılır. Canan Tan, bu eserinde okurunu bir Anadolu hikayesini içine çekiyor. “Yüreğim Seni Çok Sevdi”, iki farklı dünyanın, iki farklı kültürün insanlarının bir araya gelişini ve aşk uğruna verdikleri mücadeleyi anlatıyor.
Zilan,Diyarbakır’ın geleneksel yapısı içinde büyümüş ama iç dünyasında özgürlük ve sevgi arayan bir genç kadın. Murat ise Batıdan gelen, idealleri olan ve kalbinin sesini dinleyen bir adam. Onların aşkı, sadece iki insanın değil, iki farklı yaşam tarzının da savaşı gibi.
Roman boyunca aşkları, toplumsal baskılar, aile değerleri ve törelerle sınanıyor. Canan Tan, sadece duygusal bir aşk hikayesi yazmakla kalmıyor,aynı zamanda Doğu-Batı çatışmasını, bireyin özgürlük arayışını ve törelerin gölgesinde ezilen hayatları da gözler önüne seriyor.
Yazarın sade ve akıcı dili karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün güçlü yapısı sayesinde kitap bir solukta okunuyor.
İnsanın kendisi hakkındaki bütün gerçekleri bilmesinin iyi bir şey olduğuna ilişkin yaygın kabul gören bir görüş var. Hiç katılmıyorum, iyi bir şey değil, insanın kendisi hakkında her şeyi bilmesi gerekmiyor; öğrenmesi halinde hayatının dengesinin bozulacağı, kişiyi dağıtıp bir daha kendine getirmeyecek gerçekleri bilmemesi çok daha iyi.
Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
Kaderimizi değiştirmeye muktedir değildik ama onunla tanışmış gibi yaşıyorduk, kendini aldatmanın en vahşi ve en besleyici yanlarından biri olan bu yanılgı belki de kendi bilinçaltımızın bulanıklığının, tanrının belirsiz rüyalarıyla denk gelmesindendi.