Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.
Ares Kitap tarafından ikinci baskısı yayımlanan “Can’ım Tenimden Ayrıldı,” adlı eser, iki yüz sayfadan oluşmaktadır. Yazar ve şair, Ali Haydar Koyun’un altıncı kitabıdır.
Kitapta kırk beş anlatı vardır. Metinler genel yapı itibariyle birkaç sayfadan oluşmuştur. Her bölümün başlangıç sayfasında okuru anlatıya hazırlayan lirik geçişler bulunur. Bu geçişler anlatının duygusal eşiğini belirlerken aynı zamanda epigraf işlevi görür.
Kitabın içeriğine dair bölümde yazar, eseri kaleme alma gerekçesini açıklamaktadır. Geride yazılı bir eser bırakmamış olsa da can dostum dediği Yücel Doğanşahin’in yazılmaya değer bir hayat sürdüğünü vurgular. Bu kitabı yirmi altı yıllık hatıraların vefa nişanesi olarak okura sunar.
Bir kayıp üzerinden duygu paylaşımının yapıldığı metinlerde yazar, süslü anlatımlardan kaçınmıştır. Okurla sohbet ediyormuş gibi kurduğu içten dil sayesinde kitabı herkesin kolayca anlayabileceği ve içselleştirebileceği bir zemine taşımıştır. Ancak bu sadelik anlatımın şiirsel yönünü gölgede bırakmamıştır. Bazı cümleler şiirsel mısralar inceliğinde sayfalara süzülmüştür. Yalınlık içinde derinlik barındıran bu üslup, esere duygusal bir zarafet kazandırmıştır.
Yürüme engelli Yücel Doğanşahin’in hayatına adanan Can’ım Tenimden Ayrıldı adlı eser biyografik ve tanıklık temelli bir kitaptır. İçerikte; anılar, mektuplar, günlükler, dost duygular adı altında yapılan yorumlar ve taziye mesajları yer almaktadır. Acı, burukluk, boşluk, çaresizlik, dostluk, düşler, fedakârlık, karanlık, ölüm, özlem, sancı, sevgi, sonbahar, vicdan, yara, yas gibi temalar işlenerek, yer yer Ali Tura, Ahmet Arif, Benjamin Franklin, Cemal Süreya, Charles Bukowski, Konfüçyus, Mevlâna, Osho, Paul Carson, Publilius Cyrus, Şükrü Erbaş, Tuncel Kurtiz, Yusuf Hayaloğlu gibi yazar- şair ve düşünürlerden yapılan alıntılar ve şiirsel pasajlarla desteklenmiştir.
Ali Haydar Koyun ve Yücel Doğanşahin’in yolları Türkiye Sakatlar Derneği Malatya Şubesinde kesişmiş, bu karşılaşma zamanla güçlü bir dostluğa dönüşmüştür. Eserde ön plana çıkan temel duygu, yazar ile Yücel Doğanşahin arasında kurulan “kan bağı değil can bağı” şeklinde tarif edilen samimi bağdır. Bu güçlü bağın izleri eserin her bir başlığında ve anlatısında kendini hissettirir.
İki dostun yalnızca ortak çalışmalarda değil, günlük hayatın her anında birbirlerine eşlik ettikleri görülür. “Onunla birlikte tıpkı etle tırnak gibiydik, cansız bedene hayat veren birer ruh...” diye bahseder yazar. Deprem, hastalık, aile kayıpları gibi pek çok zorluğu birlikte yaşayan ikili, özellikle engellilikle ilişkili sıkıntılar üzerinden birbirlerine destek ve çalışmalarıyla topluma örnek olmuşlardır. Yücel Doğanşahin’in Ankara’da yaşarken, Malatya’nın suyuna duyduğu özlem, vefatından sonra Ali Haydar Koyun’un suyu mezara götürmesiyle sembolik biçimde karşılık bulur. Bu zarif düşünce aralarındaki dostluğun ne denli sahici ve derin duygularla örülü olduğunu ortaya koyar.
Yücel Doğanşahin’in covid-19 hastalığı nedeniyle Malatya’dan ayrılıp Ankara’daki ailesinin yanına taşınması ve kısa süre sonra vefat etmesi, yazarın içinde derin bir boşluk yaratmıştır. Kayıp sonrası yaşanan boşluk, yazarın neredeyse her satırına sinmiştir. Bu yas, alışılmış bir anlatının ötesine geçerek zamanla içe dönen bir teselli arayışına dönüşmüştür. “Candan Ötem” adlı metinde ruhu huzura kavuşan, yazarın kaleminden yaşayanı teselli eder. Acı çeken geride kalmışken; sükunetle konuşan, yaşamayan olur. Yazı, kurgusal bir “ben” üzerinden duyguları tersten akıtır, bu lirik akış anlatının en güçlü yanlarından biridir.
Metin, ilk cümlesinden son cümlesine kadar ölüm sonrası bir farkındalık ve sevgiyle açılır,
“Ne olursun artık üzülme, gözyaşlarını akıtıp durma. Sen dünyada ağladıkça ben de burada üzülüp duruyorum” Bu anlatı, ölümden sonra kurulmuş hayalî bir bağla, yaşayanın acısını dindirme çabasıdır.
“Bugün fani dünyadan ve senden ayrılmamın üzerinden kırk gün geçti.”
Bu ifade, hem İslami kültürdeki kırkıncı gün vurgusuna bir gönderme yapar, hem de ölümden sonra da süren dostluk bağının sürekliliğine işaret eder. Yazar, bu veda mektubunda, ölen kişinin hayattayken hissettiklerini, yaşadıklarını, umutlarını ve vedaya dair son sözlerini dile getirirken, aslında yaşayanın ruhundaki boşluğu sözle doldurmaya çalışır.
Kitapta yer alan ve Yücel Doğanşahin’in bizzat kaleme aldığı iki bölümlük mektup, yalnızca bireysel bir yaşam öyküsünü değil, aynı zamanda engellilikle mücadele eden bir bireyin eğitim sistemine ve topluma dair sarsıcı tanıklığını içerir. Ortopedik engeli sebebiyle idare tarafından söylenen “okula gelmeyin, sen sakatsın, okumasan da olur” gibi söylemlerin yarattığı derin kırılma, engelli bireylerin maruz kaldığı yapısal dışlanmayı açıkça gözler önüne serer. Bu dışlanma çocuğun zihninde “toplum beni kabul etmiyor” algısı yaratır. Bu düşünceyle içine kapanır, sosyal hayattan uzaklaşır ve kendini eve hapseder. Doğanşahin’in yıllar süren emekleme hayatı sonrasında ise hastane süreçleri ve sonunda attığı ilk adımlar, bir umut ve direnç öyküsüne dönüşür. Mektubun sonunda yazım hataları için özür dilemesi, aslında sistemin ona tanımadığı eğitim hakkına karşı duyduğu içsel kırgınlığı da yansıtır.
Yazar, Yücel Doğanşahin’in yaşamına dokunmuş kişilerin tanıklıklarına kitapta bolca yer verir. Onun ardında bıraktığı insani mirası çok sesli bir biçimde okura hissettirir. Bu tanıklıklardan biri de Gülümser Ovagül’e aittir. Doğanşahin’i “kırmızı ojeli kadın!” olarak anan Ovagül, onun zarafeti, renkli kişiliği ve çevresinde bıraktığı pozitif etkiyi içten bir dille aktarır.
Eserin son bölümlerinde yer verilen taziye mesajları, Doğanşahin’in çevresinde bıraktığı manevi etkiyi açık biçimde ortaya koyar. Okuyucuların ve dostlarının yazara ilettiği satırlarda; onun kişilik özellikleri yanında, toplumla kurduğu ilişkideki derinlik ve sorumluluk bilinciyle de anıldığı görülür.
Ayrıca Cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve Atatürk ilke ve devrimleriyle kurduğu bilinç, yaşamını şekillendiren temel taşlardan biri olmuştur. Bu yönüyle de hem özel çevresinde hem de kamusal alanda örnek alınan bir birey olarak hatırlanmaktadır. Yazar, bu yorum ve mesajları doğrudan aktararak yaslı bir vedayla yüreklere kazınan bir değerin izlerini de kalıcı bir belgeye dönüştürür.
Not: Kitabın yazarı Ali Haydar Koyun, ortopedik engeli yüzünden eğitim hakkından mahrum bırakılan Yücel Doğanşahin’in anısını yaşatmak amacıyla, eserin gelirini ihtiyaç sahibi okullara kütüphane kurulması ve engellilere yönelik sosyal sorumluluk projelerinde kullanılmak üzere bağışlayacağını bildirmiştir.
Yazarların, salt kendi düşüncelerini belirli bir düzen olmaksızın kitaba aktarmaları normalde okuyucuda ara verme isteği uyandırır sürekli. Peyderpey okumak daha kolay gelir çünkü hikaye anlatır gibi akıcı bir anlatım olmaz. Her yazılan, kişinin kafasındaki öz fikirleri olduğu için okuduğunuzu yorumlamak da istersiniz. Hemen sonuna geleyim. Ne olacak acaba, tarzı bir merak uyandırmadığı için başı da birdir sonu da.
Bunu Tolstoy'un Itiraflarım kitabında da, aynı olmasa bile Yer Altından Notlar'da ve düşünce yazısı olmasa da Iskender Pala'nın Itiraf kitabına da yaşamıştım. Fakat Sadık Hidayet okuduğunuzda farklı bir şeyler olduğunu hemen anlıyorsunuz.
Yazarın iç dünyasının hem karamsar ve mistik olması hem de zaman zaman kendine karşı başka bir düşünce içine girmesi olsun, sizi pek sıkmıyor. Kitap sürekli olarak takıntılı bir insanın ölüm arayışı ile devam etmiyor.
Fakat incelenecek çok fazla şey de yok kitapta. Bunun için yeterli kaynak olmadığından değil, daha çok benim psikoloji alanında bilgim olmamasından dolayı. Eğer bu konuda eğitim almış birisi analizini yapsaydı, bana öyle geliyor ki çok ilginç noktaları yakalayıp yorumlayabilirdi.
İnsanı toprak sandın… Elinden geleni verdin Zamanını, Kalbini sabrını ektin. Emek verdikçe yeşerecek bildin. Oysa insan toprak gibi değil Ne ekersen onu alacağın bir yer hiç değil… İnsanoğlu aynadır Ne verirsen ver Sana yine kendinden olanı yansıtır. İşte bu yüzden Her emek mutlaka bir karşılık bulur İyilik de, kötülük de… Çünkü insan Verileni değil İçinde ne varsa onu yansıtır. Neye emek verirsen karşılığını alırsın İnsanlar hariç… Kaleme düşen her söz, yürekte saklı bir gerçeğin izidir… Yüreğin sesiyle
İnsan insanı bozuyor, insanın ürettikleri bizi öldürüyor Pavel. Çünkü herkes birbirinin kuyusunu kazma derdinde. Hayatların üzerine basarak yükselme derdinde ve amaca giden yol ne kadar çirkin olursa olsun ona ulaşmaya konsantre.
Degısmek zordur ve çogu zamanda yavaş ilerleyen bir süreçtir. Baskın bakış açımızdan kurtulmak için kendinizi yeniden eğitebilmeniz ve dünyaya daha büyük bir minnet duygusuyla bakabilmeniz için durmaksızın çabalamanız gerekir.
Kimi insan duygusal özürlüdür; sevmez, hissetmez, kin ve nefret doludur, merhamet nedir bilmez. Kimi beyin özürlüdür; düşünmez, okumaz, öğrenmez, araştırmaz, anlamaya çalışmaz. Ancak şeytanlığa gelince ondan üstünü yoktur. Kişilik özürlüler, ruh özürlüler de vardır. Hoşgörüsüzdürler, anlayıştan eser yoktur, robottan farksızdırlar. Bunların sadece bedenleri sağlamdır. Onu da beğenmeyip çeşitli maskelerle olduğundan daha sağlam, daha güzel gösterme çabasına girerler. “Dışım cici olsun da içim ne olursa olsun, nasıl olsa kimsenin ondan haberi yok.” diye düşünürler...
Konusunu araştırdıktan sonra okumak konusunda tereddüt ettiğim ilginç bir kitaptı Gora. Hint asıllı Rabindranath Tagore isimli yazarın uzun yıllar Emek vererek yazdığı, bir romandan çok daha fazlası olan ve Hindistan toplumuna dair birçok perspektiften farklı düşüncelere ve yaşam tarzına yer veren akıcı bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
Doğruları ve yanlışları olayların ortasındayken göremediği gibi. Hatalar ve yanlışlar, üzerinden zaman geçip de uzaktan bakıldığında, ancak belirginleşiyorlar.
- Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. - Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. - Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. - Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. - Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol. - Hoşgörülükte deniz gibi ol. - Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Ben doğduğumda babam, odanın bir köşesinde duran, bazen banyo, bazen de yüklük olarak kullanılan geniş ahşap dolabın kapağının içine yazmış doğum tarihimi: 12 Eylül 1965. Evet, 12 Eylül! Kimse kendisi seçemiyor doğum gününü…