Sonuç olarak aptallıkların en büyüğü, sağlığını feda etmektir, her ne için olursa olsun: İş için, eğitim için, şöhret için, terfi için, şehvet ve anlık zevkler için. Tersine: Ne var ne yoksa, her zaman sağlığın ardından gelmelidir.
"Şehvet adamının nefsiyle mücadele ederek kendini frenlemesi mümkündür, ama artık onun kadınlara temiz, kardeşçe duygularla yaklaşmasına olanak kalmamıştır."
14-15 yüzyıllarda yazıya geçirilen destanların içeriğini oluşturduğu bu kitaptaki birçok isime aşinaydım. Bamsı Beyrek, Uruz Bey, Deli Dumrul, Kan Turalı, Yiğenek, Basat, Boğaç Han gibi figürlerin kısa hikayelerine yer verilmiş. Özellikle bu efsanevi kişilerin isimlerini nasıl aldıklarından bahsediliyor. Eski Türklerin yaşadığı zamanın kültürüne göre kan dökmeyen, kahramanlık göstermeyen erkeklere isim verilmiyormuş. Bu isimlerin hangi olaylarda verildiği yazıyor kitapta. Ancak bazı hikayeler, örneğin Salur Kazan'ın oğlu Uraz ile ilgili birden fazla kıssa verilmiş. Bazen Uraz esir düşerken, bazen babası kurtarılıyor. Bu bakımdan biraz kafa karıştırıcı ve yüzeysel geçilmiş gibi geldi bana.
Dili de çok akıcıydı. Çeviri yapılırken orijinal halini korumaya çalışmışlar. Eski kelime diyerek açıklaması verilen bazı kelimelerin, bizim yöresel kelimelerimizle aynı olması çok eğlenceli ve hoştu. Bu bilinmeyen kelimeler de okurun konsantrasyonunu bozacak kadar fazla değil. Sayıca az oldukları için bilmeseniz de aklınızda tutabiliyorsunuz.
“Hırs, insanın en güçlü duygularından biri. O kadar güçlü ki onu dünyada doyuracak hiçbir zenginlik, hiçbir başarı yok. Karnı hiçbir zaman doymamış bir duygu. Hâlbuki o, büyük bir ahiret sermayesi.”
Babamın satın aldığı her yeni kitaba annemin önce, sınırlı bir mekanda yaşadığımız, sonra da, ailenin bütçesinde kısıntıya sebep olduğu için kızmasının gerekçeleri tahmin edilebilir.
Boğazımda bir yumruyla kapattım kitabın son sayfasını. Her sayfa, benim için bambaşka bir anlam taşıyordu. Hatta kitabı bitirdiğimde kendime şunu sordum: Ben Fidan’ın yerinde olsaydım, bu kadar acıya dayanabilir miydim? Belki dayanamazdım… Ama Fidan dayandı. Bana şunu hatırlattı: Hayatta çok acı çekebiliriz, ama asıl mesele o acıların karşısında dimdik durabilmektir.
Farklı Bir Mehtap: Beyoğlu'nda Yürüyen Yalnız Bir Adamın Hikâyesi
Dükkânlardan geçerken gözüme bir gelinlikçi çarpıyor. Öyle ya Bayram'da teyzemlere gittiğimde de yollar hep gelinlikçilerle dolu. Keşke şu gelinlik dükkânlarının yerini kütüphaneler alsa diye kaç kez geçirirdim içimden. Pahalı elbiselerin, marka ayakkabıların yerini güzel ciltli kitaplar alsa ne kaybederiz ki?
< "İnsan, kabre doğru hızla yol alıyor ama kendini dünyaya sabitlenmiş zannederek aldatıyor. Kendini bu dünyada ebediyen kalacakmış yalanına inandırıyor.”
Şimdiden belirteyim; Yoğun varoluşsal sancılar hissedeceğiniz bir eser. Bizdeki ölüm şairi Cahit Sıtkı Tarancı ise İran edebiyatındaki ölüm yazarı da Sadık Hidayet olmalı bence. Ne kadar kurgu da olsa ölümü öyle bir anlatmış ki ölümü zihninde provasını yapan, ölüme kutsallık yükleyen, ölümden korkan aynı zamanda ölümü merak eden bir adam kendisi.. Peki ne anlatıyor biraz bahsedecek olursak; iç dünyasında çok sık çatışma yaşıyor, yalnızlığı seviyor, sorguluyor, ağır bunalımlı bir yazar. Okuduklarımdan kızı kesip bavula koyma düşüncesinden şizofren olduğunu bile düşündüm.Öyle bir kurgu var ki spoiler vermemek adına yazmayacağım. Biraz Edgar Allan Poe tadında..
“Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilmezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.”
Kaybedecek bir şeyim kalmadığında ben de böyle duygu karmaşası yaşıyorum.Hangimiz böyle hissetmedik? O zehirli şaraptan ben de içmek istedim.
Arka fonda; Barış Akarsu “aşkın şarabından bilmeden içtim”. dinleyerek yazıyorum bunları.. Derin bir burukluk, boşluk bıraktı ben de belki okuduğum dönem sıkıntılı bir döneme denk geldiği için olabilir, bilemiyorum.
Bir solukta okuyabileceğiniz bu eseri okunacaklar listenize eklemeyi unutmayın derim.
Sadık Hidayet, söylemek istediklerini düşünce yazısı gibi kaleme almaktan ziyade sembolik olgular ve olaylar kullanıyor. Aylak Köpek'in hikayesini okuduğunuzda ise yüksek bir sınıftan aşağı sınıfa düşüp acı çekmeyi görebilirsiniz alt önerme olarak. Yahut da başkalarının elinden hazır olarak gelecek lüksün bir sonunun olduğunu ve herkesin eninde sonunda kendi ektiğiyle yetineceğini çıkarabiliriz. Farklı perspektiflerden çeşitli önermeler sunulabilir. Bu açıdan oldukça zengin bir hikayeydi bence.
Kadim Sezginin Modern Dili: Diriliş İzleğinde Şehrinaz Yazar: Ebru Asya
Şehrinaz, yazar ve şair Hayrettin Taylan’ın imzasını taşıyan üçüncü şiir kitabıdır. İlk baskısı 2019 yılında Çınaraltı Yayınları tarafından yayımlanan eser, 23 şiirden oluşur. 57 sayfalık hacmiyle ilk bakışta mütevazı bir görünüm sunsa da şiirlerin anlam yükü sayfa sayısıyla ters orantılı biçimde artar.
Eserdeki çalışmalar dil üzerinde kurulan titiz bir denetimle serbest şiir formunda kaleme alınmıştır. Mısraların çoğunlukla uzun tutulması, şiirsel ritmi sabit bir ölçüye bağlamaktan çok, anlamın yayılma ve derinleşme biçimine göre kurulmasını sağlar. Kıtaların harf ve sayı sistemleriyle ayrılması metnin içsel bölünmesini görünür kılarak, düşünsel duraklar oluşturur.
Kitaba adını veren Şehrinaz, şiirlerin genelinde somut bir figür ya da tekil bir muhatap olmaktan öte; şairin aşk, metafizik yöneliş ve tarihsel bilinç hâllerini kendisinde toplayan çok katmanlı bir sembol olarak belirir. Şairin kendi tanımıyla “Bütün büyük aşkların telmihler eşkâli” ve “Mistik duygulanışların gönül ummanı” olan Şehrinaz, metinler boyunca bazen bir inancın dili, bazen vuslatın adı, bazen de bir hatırlayışın odağı olarak dolaşıma girer. Şiirlerin sonlarında sıkça yinelenen hitap biçimi, Şehrinaz’ı hem özne hem de anlamı toparlayan bir bilinç merkezi hâline getirir; böylece şiirler, tekil bir muhataba değil, çoğul anlamlara açılan bir sesleniş etrafında bütünlenir. Kitap genel itibarıyla tasavvufî-modern şiir çizgisinde konumlanan, mistik ve metafizik bir poetik hattın sürekliliğini ortaya koyar. Şair, eser boyunca klasik tasavvuf düşüncesini öğretici bir söyleme yaslanmadan, çağdaş bir bilinçle yeniden kurar; şiirler yer yer irfanî bir hitap, yer yer içe yönelmiş bir iç monolog olarak şekillenir. Metinlerde; bekâbillâh, itikâf, vuslat, mahşer gibi tasavvufî kavramlar ile maide ve Tâhâ gibi Kur’ânî referanslar, bütüncül bir anlam evreni içinde sembolik ve çağrışımsal bir işlev üstlenir. Modern şiirin imge merkezli yapısıyla klasik şiirin metafizik derinliğini buluşturan Hayrettin Taylan, anlamdan çok hâle yaslanan, benliğin çözülüşü ve bekleyiş fikri etrafında örülen özgün bir şiir dili kurar. Şehrinaz’ın yoğun poetik hattı, kitabın açılış metni olan “Yedinci Masal” ile en başından itibaren belirginleşir. Modern Türk şiirinin önemli isimlerinden Sezai Karakoç’a ithaf edilen şiir, şairin düşünsel ve sanatsal olarak yaslandığı geleneği işaret eden bir pusula niteliği taşır. “Ölümsüzlüğün muştu kelamında açılıyor k’alemin melâli” dizesiyle başlayan şiir, okuru diriliş ve metafizik arayış ekseninde örülmüş imgesel bir yapının içine çeker. Bu yönüyle Şehrinaz, salt bireysel lirizmin ötesine geçerek ortak bir hatırlama ve sorgulama alanına da açılır. Şiirde kurulan metafizik zemin, Sezai Karakoç’un “İslâm’ın Dirilişi” ülküsüyle akrabalık kurarken, Hayrettin Taylan’ın kendine özgü ayraçlı ve kesintili dil müdahaleleriyle bu miras çağdaş bir yapıbozuma uğratılır. Böylece şair, geleneğin içinde durduğunu fakat onu olduğu gibi tekrar etmek yerine içinden yeni bir ses devşirdiğini ilan eder. Moderniteye yönelik eleştiri ise özellikle “Uykusu ç’alıntılı sosyolojik yatak” imgesinde belirginleşir. Bu kullanım, modern bireyin en mahrem alanının dahi toplumsal normlar tarafından kuşatıldığını ve özgünlüğünün çalındığını hüzünlü bir dille imler.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde insan, tarih ve inanç katmanları içinde kendine varmaya çağrılır. Antropolog Hû Perisi şiiri bu çağrının bütüncül bir örneğini sunarken, Mutantan Düşler Kervanı’nda hasret ve yurtsuzluk temaları kutsallık atfedilen bir sevgi anlayışı üzerinden irfanî bir sezgiyle derinleştirilir. Vefanın Şimendiferi, erdemi durağan bir kavram olmaktan çıkararak geri dönüşsüz bir ahlaki yolculuğa dönüştürür. Kitap boyunca aşk, romantik bir sığınak olmaktan uzaklaşır; insanı dönüştüren ontolojik bir imtihan olarak belirir. Tahammülfersâ şiiri bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir; tahammül burada pasif bir katlanma olarak değil de taşıma ve dayanma bilinci olarak kavranır. Şiirlerin bütününe yayılan melankoli ise edilgen bir kederden ziyade, geçmişe ve yitirilmiş değerlere yönelen uyanık bir bilincin sonucu olarak hissedilir.
Kitapta anlamın kurulmasında belirleyici olan temel unsurlardan biri de telmih sanatıdır. Şair gerek tarihsel gerekse dini göndermeleri doğrudan anlatım yoluna gitmeden ima ve çağrışım düzeyinde metne yerleştirir. Bu anlamda “Telmihlerin Doğuş Gecesi” adlı şiir, kitabın tematik zirvesini temsil eder. 15 Temmuz İstiklal Destanı, salt politik bir hadise olarak anlatılmaz, geçmişe uzanan bir mana destanı olarak ele alınır. Şair, İbrahim ve Hira gibi dinî; Fatih, Alparslan, Halisdemir gibi tarihsel telmihlerle toplumsal hafızayı kalemin imkânlarıyla yeniden biçimlendirir. Bu telmihler “Biz ilk kez dirilmedik,” düşüncesi etrafında olayın Türk-İslâm tarihinin kopmaz bir halkası olarak konumlandırılmasını sağlar.
Hayrettin Taylan’ın şiirlerinde okuma sürecini yönlendiren ve vurgu üreten bilinçli poetik tercih olarak tekrar eden sözcük ve dizeler belirgindir. Bu tekrarlar, şiirin metafizik taşıyıcı kolonları gibi işlev görür; her sözcük, saf bir bilinç hâlinin yeniden çağrılmasıdır. Tekrar yoluyla anlam askıya alınırken şiirin iç musikisi derinleşir. “Bazen Zaman Durur” adlı şiir, bu yaklaşımın en belirgin örneğini oluşturur. Altı buçuk sayfa boyunca her bölümün aynı dizeyle başlaması, şiiri döngüsel bir okuma alanına taşır. Aynı poetik tutumun, kitabın genelinde daha kısa ve parçalı tekrarlarla sürdürüldüğü görülür.
Şairin üslubunda arkaik ve modern unsurların birlikte kullanımı sıklıkla görülür. Helal, çınar, yad gibi kadim sözcüklerle ajanda, sosyolojik, seçili ses gibi modern terimler arasında kurulan bu köprü, şiirin zamansal sınırlarını genişletir. Ayrıca anlamdan çok ses üzerinden deneyimlenen aliterasyon ve fonetik tekrarlar metni bir estetik nesne hâline getirir.
Kelimelerin kesme işareti aracılığıyla bölünerek kullanılması, Taylan’ın şiirinde dilbilimsel ve poetik açıdan zengin bir inceleme alanı açar. Kelimenin alışılagelmiş fonetik ve morfolojik bütünlüğünü bozan bu tutum, Derrida’nın yapıbozum kavramı çerçevesinde okunabilir. Türk şiirinde özellikle İkinci Yeni geleneğinde görülen bu yaklaşım, anlamı sabitlemek yerine çağrışım alanlarını genişletir. Apostrof kullanımı aynı zamanda etimolojik bir arkeoloji işlevi görür; okur, kelimenin ortasında duraksamaya davet edilir ve tekil bir göstergenin içine gizlenmiş çokseslilik görünür hâle gelir. Kavuştağın k’avı örneğinde olduğu gibi, kavuşma eyleminin içindeki yanıcı tözün vurgulanması, dilin hem görsel hem de anlamsal imkânlarını genişletir.
Bu kesintili yapı, okurun kelimeyi tek seferde tüketmesini engeller; “olmuşluk” ile “oluş” arasındaki gerilimli süreci düşünmeye davet eder. Taylan’ın şiirleri bu yönüyle hızlı tüketilen metinlerden ayrışarak, yavaş okumayı talep eden bir tefekkür alanına dönüşür. Bu ses işçiliğindeki özenli yapı aynı zamanda imgeleri canlandırabilme gücüyle sinematografik bir etki de üretir. Dizeler, hikâyeleştirilmeyen bir akış içinde ilerleyerek okurun zihninde sahnesel bir algı oluşturur.
Hayrettin Taylan, imge merkezli çağdaş şiirin olanaklarını irfanî ve metafizik bir duyarlılıkla, yer yer mistik deneyimin sezgisel boyutlarıyla buluşturarak okuru metnin edilgen bir alımlayıcısı olmaktan çıkarır; anlamın inşasına dâhil eder. Şiirlerde yer alan dinî ve tasavvufî semboller, öğretici bir dile yaslanmadan aşk, varoluş ve insan olma hâllerini derinleştiren poetik eşikler olarak işlev görür. Bu yönüyle Şehrinaz, estetik bir arayışın ötesinde, dil sorumluluğu ve metafizik hassasiyet etrafında şekillenen tutarlı bir poetik duruş sergiler; modern Türk şiiri içerisinde kalıcılık potansiyeli taşıyan özgün bir yer edinir.
Lâ ilâhe illallah" ı dilinizden düşürmeyin. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey terazinin bir kefesine, "Lâ ilâhe illallah" cümlesi de öbür kefesine konsa ikincisi ağır basar.”
Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım...