Gam Yükü Şiir Kitabı Genel Değerlendirme Ebru Asya
Ali Ekber Ataş’ın Pikaresk Yayınları’ndan çıkan Gam Yükü adlı şiir kitabı, bireysel duyarlılıkla toplumsal hafızayı iç içe geçirerek hem kişisel vefa borcunu öder hem de bu toprakların ortak acılarını anlatır. Eser, 159 sayfadan oluşur ve farklı başlıklar altında bölümlenmiştir. Geniş bir coğrafyada adaletsizliğe inat, umudu diri tutmayı hedefleyen kitapta Ankara, Filistin Bizim Duygusal Yaramız, Babek’in Türküsü, Gam Yükü gibi bölüm başlıkları bu edebi yolculuğun duraklarını belirler.
Ataş, kitabın girişine halk şairliği geleneğinin izini sürdüğü babası, İdris Ataş’a ve onun bir benzeri olarak gördüğü ağabeyi, Talet Ataş’a “aklım ve kalbimle,” diyerek derin bir ithafla başlar. Bu kişisel köklerden beslenen eser “Gam Yükü Çekenlere” başlıklı manifesto niteliğindeki yazıyla gezi direnişinden cumartesi annelerinin adalet arayışına, Madımak katliamının dinmeyen sızısından devrimci inancın dirayetine kadar yakın tarihimizin en ağır bellek mekanlarına dokunarak toplumsal bir boyuta evrilir. Kitabın genelinde dikkat çeken en belirgin özellik, şiirlerin önemli bir kısmının kişi, olay ya da topluluklara ithaf edilmesidir. Ancak bu ithaflar, yüzeysel bir adanmışlık biçimi olmaktan uzaktır. Aksine, şair bu isimler aracılığıyla bir hafıza, vefa ve direniş haritası kurar. Edebiyat dünyasından Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Attila József gibi isimlere yönelen şiirler, Ataş’ın kendini toplumcu şiir geleneği içinde konumlandırdığını gösterirken; Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Cevat Çapan gibi yerli edebiyatın önemli figürlerine yapılan göndermeler, bu geleneğin yerel köklerle de beslendiğini ortaya koyar. Bunun yanı sıra kitapta, toplumsal olaylar ve travmalar da güçlü bir şekilde yer bulur. Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük ve Uğur Kurt gibi isimlerin anılması, şiirin bir yas tutma ve tanıklık etme alanına dönüştüğünü gösterir. Benzer şekilde Tahir Elçi’ye yapılan ithaf, adalet ve vicdan kavramlarının şiirin merkezinde yer aldığını ortaya koyar.
Şairin duyarlılığı yalnızca yerel sınırlarla da kısıtlı değildir. Filistin halkına ayrılan bölüm ve Filistinli şair Dareen Tatour’a ithafen yazılan şiir, Ataş’ın şiirini evrensel bir vicdan dili hâline getirdiğini gösterir. Böylece Gam Yükü, bireysel ve toplumsal olanın ötesine geçerek küresel bir duyarlılık alanına açılır. Kitabın “Babekin Türküsü” gibi bölümlerinde ise şairin daha kişisel bir damar üzerinden ilerlediği görülür. Burada dostluklar, edebiyat çevresi ve birebir ilişkiler ön plana çıkar. Ancak bu şiirlerde bile bireysel olan, çok sesli bir geçmişe bağlanır. Şair, kendi hayatındaki insanları anarken, aslında bir dönemin ve kuşakdaşların portresini de kayda geçirir.
Ali Ekber Ataş’ın şiir evreni; yapaylıktan uzak, doğrudan ve içten bir söyleyiş üzerine kuruludur. Kendisini bir “kelam ustası” olarak tanımlaması, sözün gücüne olan inancını ve geleneğin yüklediği sorumluluğu yansıtır. Kalem, kelimeleri seçerken sözlük anlamlarının ötesine geçerek bin yıllık kültürel birikimi kağıda döken mistik, epik, lirik ve ironik bir tona sahiptir. Ancak bu yalınlık yüzeysel bir sığlık taşımaz; aksine somut imgeler ile soyut kavramlar arasında kurulan köprülerle derin bir çağrışım alanı yaratır.
Gam Yükü’nde yorgunluk, özlem, kayıp gibi bireysel temalar ile toplumsal adalet, başkaldırı ve manevi uyanış gibi ortak meseleler iç içe geçer. Şair, bu duyguları doğrudan dikte etmek yerine nesneler, mekânlar ve duyular aracılığıyla sezdirir. Kimi zaman öne çıkan anlatısal üslup, anlatımı daha akışkan bir hâle getirir. Sahaflar, sokaklar, sahiller ve şehirler; yalnızca birer arka plan olmaktan çıkıp duygunun taşıyıcısı olan imgesel alanlara dönüşerek yapıta hatıra ve iç yolculuk hissi kazandırır.
Öte yandan “Ne de olsa taraf/sızı yargımız” gibi şiirlerde bu lirik söyleyiş yerini daha sert, doğrudan ve eleştirel bir üsluba bırakır. “Tutanak” gibi resmî bir kavram etrafında şekillenen bu yapı; metni bürokratik terminoloji ile ahlaki hesaplaşma arasındaki bir gerilime taşır. Ataş, bilerek sadeleştirdiği bu dille, sorgulama ve yüzleşme alanları yaratarak anlamın çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya çıkmasını sağlar.
Ali Ekber Ataş şiirleri genel olarak incelendiğinde toplumcu gerçekçi (sosyalist) damarın modern ve entelektüel bir sentezi olarak karşımıza çıkar. Şairin tarihe, felsefeye ve ideolojiye çok boyutlu bir perspektifle yaklaştığını söyleyebiliriz. Yerel değerler ile evrensel ideolojileri iç içe geçiren şair, mitolojiden başlayıp yakın tarihe uzanan bir hat çizer. Mitoloji, siyasi tarih ve felsefeyi bilmeden metnin katmanlarına nüfuz etmek güçtür. Bu durum şiirleri didaktik (öğretici) olmaktan çıkarıp epistemik (bilgi) temelli bir estetiğe taşır.
Okurdan ciddi bir kültürel sermaye bekleyen şiirlerden birinde Çanakkale'nin sosyalizmin dünyaya bir armağanı olarak nitelenmesi, yerli bir anti-emperyalist duruşu Marksist bir dille yeniden okuma çabasıdır. Şair, Lenin'in 1917'sini Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıyla yol kardeşliği üzerinden eşleştirerek özgün bir politik romantizm inşa eder. Bu anlamda şiirlerin sadece duyguyla yazılmadığı; şairin, yoğun bir kuramsal birikimle hareket ettiği görülür. Metinlerde doğrudan isimleri geçen Herakleitos, Hegel, Engels ve Marx, felsefi bir zemin oluşturur. Elea Okulundan beri süregelen değişim tartışmalarına atıf yaparak, değişimin ve dönüşümün kaçınılmazlığını (diyalektik) vurgular. Polemikçi ve eleştirel bir dil kullanan şairin Hiroşima, Nagazaki ve Vietnam atıfları, küresel sermayeye ve emperyalizme karşı sert bir sorgulama içerir. Einstein'ın bilimsel başarısının bir silaha dönüşmesini bilinçli bir felaket olarak kodlaması, teknolojinin ideolojik kullanımına yönelik bir taşlamadır.
Ali Ekber Ataş; güçlü kalemi, zengin edebi referansları ve kararlı tonuyla modern Türk şiirinde kendine özgü, derin bir hat inşa eder. Şairin biçimsel olarak modern ve serbest nazımla şekillenen şiir evreni, ruhsal açıdan Tekke-Tasavvuf edebiyatının ve özellikle de Alevi-Bektaşi geleneğinin güçlü damarlarından beslenir. Bu doğrultuda Ataş, şiirlerinde bireysel bir oluş ve tekâmül yolculuğunu işlerken, kendi varlığını evrensel ve kutsal sembollerle iç içe geçirerek bir tür manevi uyanış portresi çizer.
Bazı şiirlerin merkezine yerleşen sır kapısı, müşkül ve hakikat gibi kavramlar, sıradan gerçekliğin ötesindeki çıplak hakikate ulaşma çabasını gösterirken, arka planda gizli bir bilginin (gnosis) varlığına da işaret eder. Bu tasavvufi söylemler şiirlerde hem kavramsal hem de mekânsal bir düzlemde kendini gösterir.
Örneğin gülbenk, ikrâr ve cem gibi kavramlar metni doğrudan doğruya inanç ritüellerine eklemlerken; 33 yara, pişmeye gelmek ve kıyamet gibi imgeler geçilmesi gereken zorlu mertebeleri simgeler. Buradaki tespih tanesi sayısı ya da kemâlat yaşı ile En-el Hak diyen Hallâc-ı Mansur referansları, metnin yüksek bir metinlerarasılık içerdiğini kanıtlar. Bu noktada şairin ontolojik duruşu da netleşir: “Yeniden yaratıldım bile isteye” diyen ses, edilgen bir kadercilikten ziyade iradi bir dönüşümü, yani tasavvuftaki “ölmeden önce ölme” felsefesini savunmaktadır.
Şairin bu manevi yolculukta adımladığı coğrafya da rastgele seçilmiş değildir. Dicle Irmağı, Halep şehri, Nurhak ve Kartal gibi yer isimleri Anadolu'nun inanç haritası ile şairin kendi yaşam döngüsündeki ruhsal durakları birleştirir. Fenomenolojik açıdan bakıldığında bu mekânlar coğrafi birer konum olmanın ötesinde, içsel durumların birer yansımasıdır; nitekim Dicle akışkanlığı ve bereketi, Halep ise tarihi ve acıyı temsil eder. Metinlerin omurgasını oluşturan edebi sanatlar da anlamı derinleştirme çabasının en önemli estetik araçlarıdır. Ataş’ın şiirlerinde anlamı genişleten ve metne entelektüel bir otorite kazandıran en baskın unsur telmih (hatırlatma) sanatıdır. Şair, okurun ortak hafızasında yer eden tarihi, mitolojik, felsefi ve dini figürlere göndermeler yaparak şiirini çok katmanlı bir zemine oturtur. Bir yandan Aşil, Agamemnon ve Promete gibi mitolojik kahramanlarla; Çanakkale, Bolşevik Devrimi, Vietnam ve 6. Filo gibi tarihsel kırılma noktalarıyla; Herakleitos, Hegel ve Marx gibi felsefi figürlerle şiirine evrensel ve ideolojik bir derinlik kazandırır. Diğer yandan ise “Mansur’a gidenlerin külü bendedir,” diyerek Hallâc-ı Mansur’a ya da Dicle, Halep, Nurhak gibi coğrafyalar üzerinden Anadolu’nun manevi önderlerine telmihte bulunur. Böylece şair, kendi düşünsel ve ruhsal mirasını bu büyük isimlerin tarihsel derinliğine yaslar.
Bu tarihsel ve felsefi arka plan, şiirde güçlü bir tenasüp (uygunluk) ağıyla örülür. Şair, kavramları rastgele seçmek yerine anlamsal birer bağlam grubu oluşturur. Değişimin diyalektik kelimeleri felsefi bir bütünlük yaratırken; sema, gülbenk, cem, ikrâr ve sır gibi kavramlar tasavvufi ve inanç temelli bir dünya görüşünün çerçevesini çizer. Bu kavramsal uyum, istiare (eğretileme) ve sembolizm ile birleşerek şiirdeki imge yoğunluğunu artırır. Örneğin, insanlığın aydınlanma mücadelesini simgeleyen Promete ateşi veya yerleşik inanç kalıplarının yıkılışını anlatan duvarları yıkmak ifadeleri; tasavvufi düzlemdeki sır kapısının aralanması ve dervişçe çekilen çileyi özetleyen otuz üç yara imgeleriyle aynı potada erir. Şair, soyut dünyasını somutlaştırmak için teşbih (benzetme) sanatından da yoğun biçimde yararlanır. Sosyalizmi bir yol kardeşliği olarak nitelendirmesi, yetmişler dünyasının travmalarını bir napalm günlüğüne benzetmesi ya da sevgiliye ait kelamın etkisini hem nübüvvet hükmüne hem de zehre benzetmesi, bu somutlaştırma eğiliminin en nitelikli örnekleridir.
Ataş’ın üslubundaki bir diğer karakteristik özellik ise durağan olanı eyleme geçiren teşhis (kişileştirme) ve intak sanatlarıdır. Kalemin kötürümleşmesi veya meydanların kendini temize çekmesi gibi ifadelerle cansız nesnelere insani vasıflar yüklenir ve toplumsal vicdan somut bir gerçekliğe dönüştürülür. Benzer bir biçimde, Halep şehrinde dökülür kendini ırmağın seyrine dizesinde olduğu gibi şehir ismi üzerinden o coğrafyanın insanını ve ruhunu kastederek mecaz-ı mürsel (ad aktarması) yapar; mekânları salt birer coğrafi dekor olmaktan çıkarıp duygunun doğrudan taşıyıcısı haline getirir. Kalem dilindeki devinimler karşıtlıkların yarattığı gerilimden beslenir. Emeğin barış gücü ile sermaye arasındaki çatışma ya da secdeye duranlar ile taşlayacaklar beni ifadelerindeki kutsiyet ve şiddet karşıtlığı, şiirde güçlü bir tezat estetiği ve toplumsal bir ironi kurar. Şair, bu gerilimi ve iddiasını pekiştirmek için zaman zaman okuyucuya, kendi nefsine ya da özneye doğrudan seslenerek (nida) şiire epik bir hava katar; zaman zaman da kim yalanlayabilir bunu kim dizesinde olduğu gibi cevabını çok iyi bildiği soruları sorarak (tecahül-i arif) okuru kendi hakikat safına çeker.
Tüm bu tematik derinlik, son derece özgün bir dil işçiliğiyle taçlandırılırken, Özdemir İnce’den ödünç alınan “Gördüğünü kitaba yaz” düsturu, akademik yazında “tanıklık edebiyatı” (literature of witness) olarak karşılık bulur. Maraş Katliamı (19-26 Aralık) 47. yıl dönümünde 19-26 Aralık dizesiyle doğrudan tarihsel bir referans verilirken, “Sivas’ta ayıklanın, Madımak’ta elenin” ifadeleriyle, acıların sürekliliği ve birbirine eklemlenişi vurgulanır. Gördüğünü yazıya dökmek, zamana ve unutturma politikalarına karşı bir direniş; her şeyi asıl rengiyle ve lekesizce geleceğe devretme gayretinden ileri gelir. İşte tam bu noktada, kitabın varlık ve yazılış sebebi Molla Kasım figürüyle nihai anlamına kavuşur. Şairin susturulmaya, sansürlenmeye ve yok edilmeye çalışılan toplumsal acıları ve gerçekleri inatla kayda geçirmesi, asırlardır süregelen o malum ideolojik duvarla hesaplaşma amacı taşır.
Gam Yükü’nün özünde; susturulmaya çalışılan her hakikatin er ya da geç bir “Molla Kasım” tarafından sorgulanacağı inancıyla, okura yönelik güçlü bir çağrı bulunur: Hatırla, unutma, hisset!
Ben Ebru… Sessiz Taşıyıcılar kitabının yazarı. Basamaksız merdivenlerin Düşe kalka tırmananı
Karanlık yolların Rehberi Elinde meşalesi Işıtırken çevresini Sönen ocakların şahidi
Kusursuz Nizam'ın mükemmeliyken Kendi zincirini kendi üreten Bir zihnin esiri
Gençtim. Kibri bir sürme gibi gözlerime çektim Hiç geçmeyecek sandığım Ama geçerken Pişmanlığa evrilen geç’liktim.
Hayatı Arkasını bağlamayı unuttuğum dikiş ipliğine benzetirdim Bense sadece tek çekimliktim
En çok çocukluğumda gül’müşüm Kahkahalarım evlere şenlik Sonradan öğrendim ki Her mutluluğun bir bedeli varmış İşte bu da tam ibretlik
Bir kazandım fokur fokur kaynayan En güzel türkülerin sesini kesmişim Belki inanmayacaksınız ama Bir ileri bir geri sardırılan Nostaljik bir kasetmişim
Tırnağının karası oldum işçilerin Esnafın çayından süzülen teri Aslan pençesinde buruşmuş bir gazete Eşitlik hayalinin dirençli Nadidesi Bir babanın gözlerinde Büyüttüğü külfeti Yerlerde diz boyu sevgisizliktim
Ama en çok da bir köktüm Yeraltından filizlenip Gün görmeye çalışan Yaşlı bir kadının Hiç bitmeyen umudu Bir adamın yüreğinde Birkaç nergis tohumu...
Kadim Sezginin Modern Dili: Diriliş İzleğinde Şehrinaz Yazar: Ebru Asya
Şehrinaz, yazar ve şair Hayrettin Taylan’ın imzasını taşıyan üçüncü şiir kitabıdır. İlk baskısı 2019 yılında Çınaraltı Yayınları tarafından yayımlanan eser, 23 şiirden oluşur. 57 sayfalık hacmiyle ilk bakışta mütevazı bir görünüm sunsa da şiirlerin anlam yükü sayfa sayısıyla ters orantılı biçimde artar.
Eserdeki çalışmalar dil üzerinde kurulan titiz bir denetimle serbest şiir formunda kaleme alınmıştır. Mısraların çoğunlukla uzun tutulması, şiirsel ritmi sabit bir ölçüye bağlamaktan çok, anlamın yayılma ve derinleşme biçimine göre kurulmasını sağlar. Kıtaların harf ve sayı sistemleriyle ayrılması metnin içsel bölünmesini görünür kılarak, düşünsel duraklar oluşturur.
Kitaba adını veren Şehrinaz, şiirlerin genelinde somut bir figür ya da tekil bir muhatap olmaktan öte; şairin aşk, metafizik yöneliş ve tarihsel bilinç hâllerini kendisinde toplayan çok katmanlı bir sembol olarak belirir. Şairin kendi tanımıyla “Bütün büyük aşkların telmihler eşkâli” ve “Mistik duygulanışların gönül ummanı” olan Şehrinaz, metinler boyunca bazen bir inancın dili, bazen vuslatın adı, bazen de bir hatırlayışın odağı olarak dolaşıma girer. Şiirlerin sonlarında sıkça yinelenen hitap biçimi, Şehrinaz’ı hem özne hem de anlamı toparlayan bir bilinç merkezi hâline getirir; böylece şiirler, tekil bir muhataba değil, çoğul anlamlara açılan bir sesleniş etrafında bütünlenir. Kitap genel itibarıyla tasavvufî-modern şiir çizgisinde konumlanan, mistik ve metafizik bir poetik hattın sürekliliğini ortaya koyar. Şair, eser boyunca klasik tasavvuf düşüncesini öğretici bir söyleme yaslanmadan, çağdaş bir bilinçle yeniden kurar; şiirler yer yer irfanî bir hitap, yer yer içe yönelmiş bir iç monolog olarak şekillenir. Metinlerde; bekâbillâh, itikâf, vuslat, mahşer gibi tasavvufî kavramlar ile maide ve Tâhâ gibi Kur’ânî referanslar, bütüncül bir anlam evreni içinde sembolik ve çağrışımsal bir işlev üstlenir. Modern şiirin imge merkezli yapısıyla klasik şiirin metafizik derinliğini buluşturan Hayrettin Taylan, anlamdan çok hâle yaslanan, benliğin çözülüşü ve bekleyiş fikri etrafında örülen özgün bir şiir dili kurar. Şehrinaz’ın yoğun poetik hattı, kitabın açılış metni olan “Yedinci Masal” ile en başından itibaren belirginleşir. Modern Türk şiirinin önemli isimlerinden Sezai Karakoç’a ithaf edilen şiir, şairin düşünsel ve sanatsal olarak yaslandığı geleneği işaret eden bir pusula niteliği taşır. “Ölümsüzlüğün muştu kelamında açılıyor k’alemin melâli” dizesiyle başlayan şiir, okuru diriliş ve metafizik arayış ekseninde örülmüş imgesel bir yapının içine çeker. Bu yönüyle Şehrinaz, salt bireysel lirizmin ötesine geçerek ortak bir hatırlama ve sorgulama alanına da açılır. Şiirde kurulan metafizik zemin, Sezai Karakoç’un “İslâm’ın Dirilişi” ülküsüyle akrabalık kurarken, Hayrettin Taylan’ın kendine özgü ayraçlı ve kesintili dil müdahaleleriyle bu miras çağdaş bir yapıbozuma uğratılır. Böylece şair, geleneğin içinde durduğunu fakat onu olduğu gibi tekrar etmek yerine içinden yeni bir ses devşirdiğini ilan eder. Moderniteye yönelik eleştiri ise özellikle “Uykusu ç’alıntılı sosyolojik yatak” imgesinde belirginleşir. Bu kullanım, modern bireyin en mahrem alanının dahi toplumsal normlar tarafından kuşatıldığını ve özgünlüğünün çalındığını hüzünlü bir dille imler.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde insan, tarih ve inanç katmanları içinde kendine varmaya çağrılır. Antropolog Hû Perisi şiiri bu çağrının bütüncül bir örneğini sunarken, Mutantan Düşler Kervanı’nda hasret ve yurtsuzluk temaları kutsallık atfedilen bir sevgi anlayışı üzerinden irfanî bir sezgiyle derinleştirilir. Vefanın Şimendiferi, erdemi durağan bir kavram olmaktan çıkararak geri dönüşsüz bir ahlaki yolculuğa dönüştürür. Kitap boyunca aşk, romantik bir sığınak olmaktan uzaklaşır; insanı dönüştüren ontolojik bir imtihan olarak belirir. Tahammülfersâ şiiri bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir; tahammül burada pasif bir katlanma olarak değil de taşıma ve dayanma bilinci olarak kavranır. Şiirlerin bütününe yayılan melankoli ise edilgen bir kederden ziyade, geçmişe ve yitirilmiş değerlere yönelen uyanık bir bilincin sonucu olarak hissedilir.
Kitapta anlamın kurulmasında belirleyici olan temel unsurlardan biri de telmih sanatıdır. Şair gerek tarihsel gerekse dini göndermeleri doğrudan anlatım yoluna gitmeden ima ve çağrışım düzeyinde metne yerleştirir. Bu anlamda “Telmihlerin Doğuş Gecesi” adlı şiir, kitabın tematik zirvesini temsil eder. 15 Temmuz İstiklal Destanı, salt politik bir hadise olarak anlatılmaz, geçmişe uzanan bir mana destanı olarak ele alınır. Şair, İbrahim ve Hira gibi dinî; Fatih, Alparslan, Halisdemir gibi tarihsel telmihlerle toplumsal hafızayı kalemin imkânlarıyla yeniden biçimlendirir. Bu telmihler “Biz ilk kez dirilmedik,” düşüncesi etrafında olayın Türk-İslâm tarihinin kopmaz bir halkası olarak konumlandırılmasını sağlar.
Hayrettin Taylan’ın şiirlerinde okuma sürecini yönlendiren ve vurgu üreten bilinçli poetik tercih olarak tekrar eden sözcük ve dizeler belirgindir. Bu tekrarlar, şiirin metafizik taşıyıcı kolonları gibi işlev görür; her sözcük, saf bir bilinç hâlinin yeniden çağrılmasıdır. Tekrar yoluyla anlam askıya alınırken şiirin iç musikisi derinleşir. “Bazen Zaman Durur” adlı şiir, bu yaklaşımın en belirgin örneğini oluşturur. Altı buçuk sayfa boyunca her bölümün aynı dizeyle başlaması, şiiri döngüsel bir okuma alanına taşır. Aynı poetik tutumun, kitabın genelinde daha kısa ve parçalı tekrarlarla sürdürüldüğü görülür.
Şairin üslubunda arkaik ve modern unsurların birlikte kullanımı sıklıkla görülür. Helal, çınar, yad gibi kadim sözcüklerle ajanda, sosyolojik, seçili ses gibi modern terimler arasında kurulan bu köprü, şiirin zamansal sınırlarını genişletir. Ayrıca anlamdan çok ses üzerinden deneyimlenen aliterasyon ve fonetik tekrarlar metni bir estetik nesne hâline getirir.
Kelimelerin kesme işareti aracılığıyla bölünerek kullanılması, Taylan’ın şiirinde dilbilimsel ve poetik açıdan zengin bir inceleme alanı açar. Kelimenin alışılagelmiş fonetik ve morfolojik bütünlüğünü bozan bu tutum, Derrida’nın yapıbozum kavramı çerçevesinde okunabilir. Türk şiirinde özellikle İkinci Yeni geleneğinde görülen bu yaklaşım, anlamı sabitlemek yerine çağrışım alanlarını genişletir. Apostrof kullanımı aynı zamanda etimolojik bir arkeoloji işlevi görür; okur, kelimenin ortasında duraksamaya davet edilir ve tekil bir göstergenin içine gizlenmiş çokseslilik görünür hâle gelir. Kavuştağın k’avı örneğinde olduğu gibi, kavuşma eyleminin içindeki yanıcı tözün vurgulanması, dilin hem görsel hem de anlamsal imkânlarını genişletir.
Bu kesintili yapı, okurun kelimeyi tek seferde tüketmesini engeller; “olmuşluk” ile “oluş” arasındaki gerilimli süreci düşünmeye davet eder. Taylan’ın şiirleri bu yönüyle hızlı tüketilen metinlerden ayrışarak, yavaş okumayı talep eden bir tefekkür alanına dönüşür. Bu ses işçiliğindeki özenli yapı aynı zamanda imgeleri canlandırabilme gücüyle sinematografik bir etki de üretir. Dizeler, hikâyeleştirilmeyen bir akış içinde ilerleyerek okurun zihninde sahnesel bir algı oluşturur.
Hayrettin Taylan, imge merkezli çağdaş şiirin olanaklarını irfanî ve metafizik bir duyarlılıkla, yer yer mistik deneyimin sezgisel boyutlarıyla buluşturarak okuru metnin edilgen bir alımlayıcısı olmaktan çıkarır; anlamın inşasına dâhil eder. Şiirlerde yer alan dinî ve tasavvufî semboller, öğretici bir dile yaslanmadan aşk, varoluş ve insan olma hâllerini derinleştiren poetik eşikler olarak işlev görür. Bu yönüyle Şehrinaz, estetik bir arayışın ötesinde, dil sorumluluğu ve metafizik hassasiyet etrafında şekillenen tutarlı bir poetik duruş sergiler; modern Türk şiiri içerisinde kalıcılık potansiyeli taşıyan özgün bir yer edinir.
bazen zaman durur... içimdeki sosyolojik temleri canlandırır, çağ açan gülüşün bazen zaman durur... içimdeki sistematik düşten yolcu olurdu, ağlak ben bazen zaman durur... içimdeki hirâ'nın gözleri açılır, mucizelere susarım bazen zaman durur... içimdeki hendeklerde kalmış zaferlerim kavuşur, sevinirim bazen zaman durur... içimdeki ben'de seni görür, görmek, görülmek, aşka örülmek...
“Bana bu sanatı öğretene anam ya da babammış gibi saygı göstereceğim. Servetimi onunla paylaşacak, gerektiğinde bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım. Çocuklarını kendi kardeşlerim gibi görecek, isterlerse bu sanatı onlara karşılık beklemeden öğreteceğim. Tıp Yasası’na göre genel ilkelerini açıklayarak, dersler vererek ve her türlü öğretim yöntemini kullanarak bu sanatı, kendi oğullarıma olduğu kadar öğretmenimin oğullarına ve yeminli öğrencilere de anlatacağım.
Uygulayacağım yöntemler, yeteneklerime ve muhakeme gücüme göre hastalarımın yararı doğrultusunda olacak, onlara zarar vermekten kaçınacağım. Benden istense bile kimseye öldürücü bir ilaç vermeyecek, bu konuda tavsiyede bulunmayacağım ve özellikle de hiçbir kadına çocuk düşürmesinde yardımcı olmayacağım. Kimin evine gidersem gideyim yalnızca hastanın iyiliğini düşünecek, kötülük ve ahlaksızlıktan sakınacağım; en önemlisi, kadın ya da erkek, köle ya da özgür insan, hiç kimseyi baştan çıkarmaya çalışmayacağım. Hastaya bakarken ya da onun yanından ayrıldıktan sonra, özel yaşamla ilgili, dışarıda yüksek sesle söylenmemesi gereken ne görürsem göreyim ve ne duyarsam duyayım, bu konuda tümüyle sessiz kalacak, gördüklerimi ve duyduklarımı kutsal bir sır sayacağım.”
Sahiden Mustafa için Teknik Üniversite'de neler neler yapılacaktı. Ama sanıyorum daha bir dershaneye bile "Mustafa İnan" adını vermediler. Oysa ilk günlerde, törenlerde ne kadar ağlamışlardı, ne tekliflerde bulunmuşlardı. "Ah insanlarımız," dedi. Ah insanlarımız... Ah küçük hesaplarımız. Ah dün akşam ne yediğini unutanlarımız.
İstanbul'dan ayrılmak istemiyoruz fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz... En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor?
"Hayat iki seçenek çıkarır insanın önüne: Ya yazgısını sırtlanacak, evet deyip yaşamını ona göre düzenleyecek, yazgısına kucak açacak, üstünlük ve sakıncaları kabullenecek, mutluluk ve mutsuzluklarına içtenlikle, pazarlığa kaçmadan, yüce kalplilik ve alçak gönüllülükle alıp bağrına basacaktır. Öbür seçenek yazgısını aramaktır. Ne var ki aramakla yalnızca güç, hayal, zaman, yerinde ve olumlu körlük, içgüdü kaybedilmez, kendi değerini elden çıkarır insan. Yoksullaşır giderek. Ele geçen şey, elde var olandan her zaman için daha kötüdür. Hem inanç gereklidir aramak için, inanç için de belki yaşamanın gerektiğinden daha fazla güç".
cem yayınevinden okumayı tercih ettiğim kitabın sayfa sayısı: 424 alıntıladığım metin sayfa 417
gökyüzünün doruğunda beyaz, kayıtsız bir güneş parlıyordu. kendimi bu güneşte, bir melek kadar ince ve uçucu bir hale gelene dek bir bıçak gibi bilemek istedim.
nefret ettiğim bir şey varsa o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.
Mürsel Gülevi'nin kaleminden uzun yıllar önce okuduğum bir kitaptı. gizemli ve sürükleyici. ama beni en çok etkileyen yanı halen aklımda bir soru işareti bırakmış olmasıydı. öyle ilginç ki...
binlerce yıl öncesinden saklı kalmış bir kitaptan bahsediliyordu... gerçekte var olup olmadığı da bilinmiyor... varlığının tek kanıtı olarak onun henüz hiç keşfedilmemiş olması gösteriliyor.
Tavlov'un kitabında kayıp bölümler vardı... elimdekinde de... boş sayfalara denk geldikçe içim ürpermişti. Yazarın kendi bilinçli tercihi mi yoksa matbaa hatası mı diye uzun uzun düşündüm. Bilinçli bir tercihse gerçekten dahiyane bir fikir...
Harry Potter serisinin yazarı Rowling, akıcı kalemiyle oldukça hacimli bu romanı okuru yormadan okutuyor. Başlık, ilk bakışta zihnimde siyasi bir çağrışım uyandırmıştı; bu düşüncemin doğru çıktığını da söyleyebilirim. Ancak roman yalnızca siyasetle sınırlı değil, okuru farklı yönlere çeken dopdolu bir içerik sunuyor.
Olaylar küçük bir kasabada geçiyor. Zaten kitabın arka kapak metni de “küçük bir kasaba hakkında büyük bir roman” vaat ediyor ve gerçekten de tam olarak bunu veriyor.
İlk bölümlerde karakter sayısının fazlalığı beni biraz zorladı. İsimleri unutmamak için ufak notlar aldım, hatta karakterlerin küçük bir haritasını bile çıkarmış oldum.
Roman, bilgileri parça parça verip sonrasında birleştirerek müthiş bir bütünlük kuran etkileyici bir kurguyla ilerliyor. Genel olarak büyük bir beğeniyle okudum. Yalnız, 18 yaş altı için uygun bir kitap olduğunu düşünmüyorum.
Merak edenler için kitabın baş kısmına dair aldığım birkaç notu da paylaşayım:
Barry ve Mary, dört çocuklarıyla birlikte yaşayan bir çift. Barry kırk yaşını az geçmiş, sürekli baş ağrıları çeken biri. Bu baş ağrılarından birinin tuttuğu gün, aynı zamanda evlilik yıl dönümlerine denk geliyor. Mary, kendisine sunulan bir tebrik kartıyla günü geçiştirmeye çalışıyor. Fakat evliliklerinin 19. yılı olduğu için Barry’den bir karttan fazlasını bekliyor. Barry ise hem baş ağrısıyla uğraşıyor hem de yerel gazeteye yetiştirmesi gereken bir yazı var. İçinden gelmese de Mary üzülmesin diye onu akşam yemeğine çıkarmak istiyor.
Yemeğe gidecekleri yer, Barry’nin üyesi olduğu golf kulübünün restoranı. Mary bu seçimi hiç yadırgamıyor, hiç yoktan iyidir gibisinden memnun oluyor. Hazırlanıp kendi araçlarıyla yola çıkıyorlar. Yolda Barry’nin midesi bulanıyor; yemek yiyince geçeceğini düşünüp önemsemiyor. Kulübe vardıklarında otoparka geçip araçtan iniyorlar. Barry’nin başı o gün her zamankinden daha çok ağrıyor ve bir anda, daha önce hiç hissetmediği kadar şiddetli bir acı, adeta beynini delip geçiyor. Oracıkta yere yığılıyor.
İlerleyen bölümlerde, Barry’nin çok yönlü ve çalışkan bir karakter olduğunu parça parça anlatılarla okuyoruz. Banka müdürlüğü, yazarlık, antrenörlük gibi rolleri bulunduğunu ve aynı zamanda belediye meclis üyesi olduğunu da öğreniyoruz. Ondan boşalan koltuğa oturmak isteyenlerle birlikte asıl çatışma ve gerilim başlıyor.
Sabahattin Ali, bu kitabıyla kendine özgü sesini koruyarak bizi bambaşka dünyalara sürüklüyor.
137 sayfaya yerleştirilmiş birbirinden güzel 13 hikaye... yalın görünen cümlelerin arkasında hep gizli bir sızı sessiz bir yüzleşme... küçücük ayrıntılarda verilen yoğun duygu toplumun bir yarasından başka bir yaraya işaret acıdan umuda umuttan acıya sürekli bir dönemeç kayboldum kitabın içinde okurken gerçekten fazla derindi.
en çok "iki kadın" hikayesinin etkisinde kaldım. uygun vaktimde özel bir inceleme çalışması yapabilirim.
"hasanboğuldu" adlı öykünün filmini izlemiştim. konu itibarıyla çoğu kişiye klasik gelebilir ancak yalınlığın içinde derinlik arayanlar için tavsiye ederim.
Rıfat Ilgaz’ın “Şeker Kutusu” adlı hikâyesi, gündelik yaşamın sıradan bir ayrıntısından hareketle dönemin toplumsal yapısını eleştiren anlatıdır. Görünürde bayram ziyaretleri ve hediyeleşme etrafında şekillenen olay örgüsü, aslında sınıfsal farklılıkları, toplumsal değerlerdeki çelişkileri ve insan ilişkilerindeki samimiyet kaybını açığa çıkarır. Hikâyenin merkezinde yer alan şeker kutusu, orijinal niteliğinin ötesinde statü, çıkar ilişkisi ve insani zaafların simgesine dönüşür.
Ilgaz’ın yalın dili ve gündelik konuşma doğallığı taşıyan diyalogları, metne güçlü bir ironi kazandırır. “Şeker Kutusu” yüzeyde bir bayram öyküsü izlenimi verse de Türk öykücülüğünde nesne merkezli anlatımıyla birey-toplum ilişkilerindeki yapaylığı sorgulayan hiciv örneklerinden biridir.
Bu simgesel anlatım, hikâyenin olay örgüsünde belirgin bir döngüsellik üzerinden derinleşir. Başlangıçta Ali Yılmaz’ın özel olarak bir şeker kutusu yaptırmasıyla başlayan olaylar elden ele taşınan kutunun sonunda yeniden Ali’ye dönmesiyle tamamlanır. Bu döngüde içtenlikten yoksun ilişkilerde yapılan jestler, bir anlam üretmek yerine kendi ekseni etrafında dönen boş eylemlere dönüşür. Bayram gibi paylaşımın ve dayanışmanın sembolü olan bir zamanda bile insanlar birbirine samimiyetle değil, statü kaygısıyla yaklaşır.
Ali Yılmaz’ın tutumu, bireysel duygular ile toplumsal roller arasındaki gerilimi görünür kılar. Nişanlısı Sevgi’ye götürmek üzere özenle seçtiği “üzeri çiçekli, içi dışı kadifeli, iç kapağının ortası aynalı, pırıl pırıl selefonlu,” kutu, Ali’nin duygusal ilgisini gösterişli bir nesne üzerinden ifade ettiğini açıkça ortaya koyar. Yani kutu hem duygunun dışavurumu hem de bu duyguyu estetik bir ambalajla sunma arzusudur.
Kutunun parlak, aynalı kapağı, duygusal bir armağanın içtenliğinden çok dış görünüşe verilen önemi temsil eder. Ali’nin “İki kat kâğıda sarın kutuyu, şıklığı dışarıdan belli olmasın” sözü, metinde doğrudan sıkılganlığının ifadesi olarak verilse de bu davranış toplumun erkekten beklediği ölçülülük ve duygunun kamusal alanda gizlenmesi anlamını da taşır. Ali Yılmaz’ın birkaç kez alkol alması, cesaret arayan biri olarak sıkıntılarını bastırma çabasını, özgüven eksikliğini ve sosyal ortamlara adapte olma tarzını yansıtır.
Ilgaz, bireyin iç dünyasıyla toplumun görünürlük baskısı arasındaki çatışmayı sade bir ayrıntı üzerinden aktarır. Tam da bu noktada öykü, nesnelerin gündelik hayattaki simgesel anlamlarını inceleyen modern düşünürlerle ortak bir kavramsal zeminde okunabilir.
Roland Barthes’ın “Mitolojiler” adlı eserinde belirttiği gibi, gündelik nesneler zamanla işlevsel anlamlarını yitirerek ideolojik birer mit’e dönüşür. Şeker kutusu da tıpkı Barthes’ın tanımladığı biçimde, yalnızca bir armağan olmaktan çıkarak toplumsal statüyü temsil eden bir göstergeye bürünür. Bu bağlamda Ilgaz, bireyin duygusal eylemini dahi toplumsal kodların belirlediği bir “mit” düzlemine taşır.
Jean Baudrillard ise modern toplumda nesnelerin artık kullanım değerlerinden çok “gösterge değerleriyle” işlev kazandığını vurgular. Ali Yılmaz’ın kutuyu seçerken gösterdiği estetik özen, bu gösterge ekonomisinin edebi bir örneğidir. Şeker kutusu, bir sevgi ifadesinden çok, görünürlük ve beğeni nesnesine dönüşür. Dolayısıyla Ilgaz’ın hikâyesinde armağan verme eylemi, samimi bir paylaşım değil, statüsel bir jesttir.
Bu dönüşümün toplumsal ve insani yönünü Georg Lukacs’ın “şeyleşme” (reification) kavramı açıklar. Lukacs’a göre modern toplumda insan ilişkileri ekonomik ve toplumsal baskılar altında nesneleşir. Öyküde kutunun elden ele dolaşması, bu yabancılaşmış ilişkilerin somut bir yansımasıdır. Her karakter nesneye kendi çıkarı doğrultusunda yaklaşır.
Ali Yılmaz, sosyal prestij kazanmak için kutuyu kullanırken nişanlısı Sevgi, bu anlamda ekonomik yaklaşım sergiler. Melahat, müfettişten terfi almak, Şenol, futbolda profesyonel kadroya geçmek, belediye meclis üyesinin kızı Sevim ise nişanlı olduğunu bilmesine rağmen romantik duygular beslediği Ali’ye kültürel bir gelenek olan bayram gününde kutuyu ulaştırır. Bu döngüsel dolaşımda her karakter, kendi toplumsal konumuna göre davranır; böylece öykü, toplumsal hiyerarşiyi ve ilişkilerdeki sahte dengeyi görünür kılar.
Olay örgüsü gündelik yaşamın akışı içinde, sıradan mekânlarda gelişir. Çiçekçi, şekerci, meyhane ve ev gibi mekânlar, karakterlerin toplumsal yaşantılarını görünür kılan sahnelerdir. Bu alanlar, gündelik hayatın sıradanlığı içinde insan ilişkilerinin yüzeydeki yapaylıklarını ve derindeki yalnızlıklarını yansıtır. Bayram gününün seçilmesi, paylaşma ve mutluluk duygularının en çok dışa vurulduğu bir zamanı işaret eder; ancak bu sevinç atmosferi, karakterlerin içsel boşluğunu görünür kılarak ironik bir karşıtlık oluşturur.
Yazar, öyküsünde üçüncü tekil kişi anlatıcıyı kullanır. Olaylara dışarıdan gözlemci bir bakışla yaklaşırken, zaman zaman karakterlerin iç dünyalarına da yer vererek anlatıya derinlik kazandırır. Diyaloglarda gündelik konuşma doğallığı korunmuş; karakterlerin sosyoekonomik durumları kullandıkları sözcüklerle sezdirilmiştir. Dildeki yalınlık ve doğallık, öykünün gerçekçi atmosferini güçlendirir. Betimlemeler ölçülüdür; anlatım, olayın akışını kesmeden karakterlerin ruhsal durumlarını sezdirir. Öykünün son sahnesinde kutunun iç kapağındaki aynaya özellikle yer verilmesi bireyin kendisiyle yüzleşmekten kaçınma anını temsil eder. Bu yönüyle Şeker Kutusu, Türk öykücülüğündeki toplumsal gerçekçi çizginin sade ve etkili bir örneğidir.