Kadim Sezginin Modern Dili: Diriliş İzleğinde Şehrinaz Yazar: Ebru Asya
Şehrinaz, yazar ve şair Hayrettin Taylan’ın imzasını taşıyan üçüncü şiir kitabıdır. İlk baskısı 2019 yılında Çınaraltı Yayınları tarafından yayımlanan eser, 23 şiirden oluşur. 57 sayfalık hacmiyle ilk bakışta mütevazı bir görünüm sunsa da şiirlerin anlam yükü sayfa sayısıyla ters orantılı biçimde artar.
Eserdeki çalışmalar dil üzerinde kurulan titiz bir denetimle serbest şiir formunda kaleme alınmıştır. Mısraların çoğunlukla uzun tutulması, şiirsel ritmi sabit bir ölçüye bağlamaktan çok, anlamın yayılma ve derinleşme biçimine göre kurulmasını sağlar. Kıtaların harf ve sayı sistemleriyle ayrılması metnin içsel bölünmesini görünür kılarak, düşünsel duraklar oluşturur.
Kitaba adını veren Şehrinaz, şiirlerin genelinde somut bir figür ya da tekil bir muhatap olmaktan öte; şairin aşk, metafizik yöneliş ve tarihsel bilinç hâllerini kendisinde toplayan çok katmanlı bir sembol olarak belirir. Şairin kendi tanımıyla “Bütün büyük aşkların telmihler eşkâli” ve “Mistik duygulanışların gönül ummanı” olan Şehrinaz, metinler boyunca bazen bir inancın dili, bazen vuslatın adı, bazen de bir hatırlayışın odağı olarak dolaşıma girer. Şiirlerin sonlarında sıkça yinelenen hitap biçimi, Şehrinaz’ı hem özne hem de anlamı toparlayan bir bilinç merkezi hâline getirir; böylece şiirler, tekil bir muhataba değil, çoğul anlamlara açılan bir sesleniş etrafında bütünlenir. Kitap genel itibarıyla tasavvufî-modern şiir çizgisinde konumlanan, mistik ve metafizik bir poetik hattın sürekliliğini ortaya koyar. Şair, eser boyunca klasik tasavvuf düşüncesini öğretici bir söyleme yaslanmadan, çağdaş bir bilinçle yeniden kurar; şiirler yer yer irfanî bir hitap, yer yer içe yönelmiş bir iç monolog olarak şekillenir. Metinlerde; bekâbillâh, itikâf, vuslat, mahşer gibi tasavvufî kavramlar ile maide ve Tâhâ gibi Kur’ânî referanslar, bütüncül bir anlam evreni içinde sembolik ve çağrışımsal bir işlev üstlenir. Modern şiirin imge merkezli yapısıyla klasik şiirin metafizik derinliğini buluşturan Hayrettin Taylan, anlamdan çok hâle yaslanan, benliğin çözülüşü ve bekleyiş fikri etrafında örülen özgün bir şiir dili kurar. Şehrinaz’ın yoğun poetik hattı, kitabın açılış metni olan “Yedinci Masal” ile en başından itibaren belirginleşir. Modern Türk şiirinin önemli isimlerinden Sezai Karakoç’a ithaf edilen şiir, şairin düşünsel ve sanatsal olarak yaslandığı geleneği işaret eden bir pusula niteliği taşır. “Ölümsüzlüğün muştu kelamında açılıyor k’alemin melâli” dizesiyle başlayan şiir, okuru diriliş ve metafizik arayış ekseninde örülmüş imgesel bir yapının içine çeker. Bu yönüyle Şehrinaz, salt bireysel lirizmin ötesine geçerek ortak bir hatırlama ve sorgulama alanına da açılır. Şiirde kurulan metafizik zemin, Sezai Karakoç’un “İslâm’ın Dirilişi” ülküsüyle akrabalık kurarken, Hayrettin Taylan’ın kendine özgü ayraçlı ve kesintili dil müdahaleleriyle bu miras çağdaş bir yapıbozuma uğratılır. Böylece şair, geleneğin içinde durduğunu fakat onu olduğu gibi tekrar etmek yerine içinden yeni bir ses devşirdiğini ilan eder. Moderniteye yönelik eleştiri ise özellikle “Uykusu ç’alıntılı sosyolojik yatak” imgesinde belirginleşir. Bu kullanım, modern bireyin en mahrem alanının dahi toplumsal normlar tarafından kuşatıldığını ve özgünlüğünün çalındığını hüzünlü bir dille imler.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde insan, tarih ve inanç katmanları içinde kendine varmaya çağrılır. Antropolog Hû Perisi şiiri bu çağrının bütüncül bir örneğini sunarken, Mutantan Düşler Kervanı’nda hasret ve yurtsuzluk temaları kutsallık atfedilen bir sevgi anlayışı üzerinden irfanî bir sezgiyle derinleştirilir. Vefanın Şimendiferi, erdemi durağan bir kavram olmaktan çıkararak geri dönüşsüz bir ahlaki yolculuğa dönüştürür. Kitap boyunca aşk, romantik bir sığınak olmaktan uzaklaşır; insanı dönüştüren ontolojik bir imtihan olarak belirir. Tahammülfersâ şiiri bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir; tahammül burada pasif bir katlanma olarak değil de taşıma ve dayanma bilinci olarak kavranır. Şiirlerin bütününe yayılan melankoli ise edilgen bir kederden ziyade, geçmişe ve yitirilmiş değerlere yönelen uyanık bir bilincin sonucu olarak hissedilir.
Kitapta anlamın kurulmasında belirleyici olan temel unsurlardan biri de telmih sanatıdır. Şair gerek tarihsel gerekse dini göndermeleri doğrudan anlatım yoluna gitmeden ima ve çağrışım düzeyinde metne yerleştirir. Bu anlamda “Telmihlerin Doğuş Gecesi” adlı şiir, kitabın tematik zirvesini temsil eder. 15 Temmuz İstiklal Destanı, salt politik bir hadise olarak anlatılmaz, geçmişe uzanan bir mana destanı olarak ele alınır. Şair, İbrahim ve Hira gibi dinî; Fatih, Alparslan, Halisdemir gibi tarihsel telmihlerle toplumsal hafızayı kalemin imkânlarıyla yeniden biçimlendirir. Bu telmihler “Biz ilk kez dirilmedik,” düşüncesi etrafında olayın Türk-İslâm tarihinin kopmaz bir halkası olarak konumlandırılmasını sağlar.
Hayrettin Taylan’ın şiirlerinde okuma sürecini yönlendiren ve vurgu üreten bilinçli poetik tercih olarak tekrar eden sözcük ve dizeler belirgindir. Bu tekrarlar, şiirin metafizik taşıyıcı kolonları gibi işlev görür; her sözcük, saf bir bilinç hâlinin yeniden çağrılmasıdır. Tekrar yoluyla anlam askıya alınırken şiirin iç musikisi derinleşir. “Bazen Zaman Durur” adlı şiir, bu yaklaşımın en belirgin örneğini oluşturur. Altı buçuk sayfa boyunca her bölümün aynı dizeyle başlaması, şiiri döngüsel bir okuma alanına taşır. Aynı poetik tutumun, kitabın genelinde daha kısa ve parçalı tekrarlarla sürdürüldüğü görülür.
Şairin üslubunda arkaik ve modern unsurların birlikte kullanımı sıklıkla görülür. Helal, çınar, yad gibi kadim sözcüklerle ajanda, sosyolojik, seçili ses gibi modern terimler arasında kurulan bu köprü, şiirin zamansal sınırlarını genişletir. Ayrıca anlamdan çok ses üzerinden deneyimlenen aliterasyon ve fonetik tekrarlar metni bir estetik nesne hâline getirir.
Kelimelerin kesme işareti aracılığıyla bölünerek kullanılması, Taylan’ın şiirinde dilbilimsel ve poetik açıdan zengin bir inceleme alanı açar. Kelimenin alışılagelmiş fonetik ve morfolojik bütünlüğünü bozan bu tutum, Derrida’nın yapıbozum kavramı çerçevesinde okunabilir. Türk şiirinde özellikle İkinci Yeni geleneğinde görülen bu yaklaşım, anlamı sabitlemek yerine çağrışım alanlarını genişletir. Apostrof kullanımı aynı zamanda etimolojik bir arkeoloji işlevi görür; okur, kelimenin ortasında duraksamaya davet edilir ve tekil bir göstergenin içine gizlenmiş çokseslilik görünür hâle gelir. Kavuştağın k’avı örneğinde olduğu gibi, kavuşma eyleminin içindeki yanıcı tözün vurgulanması, dilin hem görsel hem de anlamsal imkânlarını genişletir.
Bu kesintili yapı, okurun kelimeyi tek seferde tüketmesini engeller; “olmuşluk” ile “oluş” arasındaki gerilimli süreci düşünmeye davet eder. Taylan’ın şiirleri bu yönüyle hızlı tüketilen metinlerden ayrışarak, yavaş okumayı talep eden bir tefekkür alanına dönüşür. Bu ses işçiliğindeki özenli yapı aynı zamanda imgeleri canlandırabilme gücüyle sinematografik bir etki de üretir. Dizeler, hikâyeleştirilmeyen bir akış içinde ilerleyerek okurun zihninde sahnesel bir algı oluşturur.
Hayrettin Taylan, imge merkezli çağdaş şiirin olanaklarını irfanî ve metafizik bir duyarlılıkla, yer yer mistik deneyimin sezgisel boyutlarıyla buluşturarak okuru metnin edilgen bir alımlayıcısı olmaktan çıkarır; anlamın inşasına dâhil eder. Şiirlerde yer alan dinî ve tasavvufî semboller, öğretici bir dile yaslanmadan aşk, varoluş ve insan olma hâllerini derinleştiren poetik eşikler olarak işlev görür. Bu yönüyle Şehrinaz, estetik bir arayışın ötesinde, dil sorumluluğu ve metafizik hassasiyet etrafında şekillenen tutarlı bir poetik duruş sergiler; modern Türk şiiri içerisinde kalıcılık potansiyeli taşıyan özgün bir yer edinir.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından, Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün tıpkıbasımı dijital erişime açılmış şu bağlantıdan indirebilirsiniz. https://ekitap.yek.gov.tr/urun ..
Sır kitabı, kişisel gelişim alanında geniş kitlelere ulaşmış bir eserdir. Eser, temel olarak “çekim yasası” kavramı etrafında şekilleniyor ve düşüncelerin hayatı doğrudan etkilediği fikrini savunuyor. Anlatım dili oldukça sade ve akıcı, bu da eserin geniş bir okuyucu kitlesi tarafından kolayca anlaşılmasını sağlayan etkenlerden biri. Ama kitabın içindeki bilgiler, bilimsel temellerden ziyade daha çok inanç ve motivasyon üzerine kurulmuş. Bu nedenle, eleştirel bakış açısına sahip okuyucular için bazı noktalar tartışmalı görünebilir.
Kitapta verilen örnekler ve başarı hikâyeleri, okuyucuyu motive etmeyi amaçlıyor ama yazarın bazen tekrara düştüğünü söyleyebilirim. Yazarın yaklaşımı, pozitif düşüncenin gücünü vurgulamak açısından etkileyici olsa da, gerçek yaşamın karmaşıklığını yeterince yansıtmadığı düşünülebilir. Bununla birlikte, motivasyon arayan ya da hayata daha olumlu bir perspektiften bakmak isteyen okuyucular için ilham verici bir okuma olma ihtimali var.
Genel olarak değerlendirildiğinde, eser kişisel gelişim alanında popülerliğini hak eden ancak içerik açısından daha derinlikli bir yaklaşım bekleyenler için sınırlı kalabilecek bir yapıda bence. Okuyucuya sunduğu mesajlar basit ama etkili olabilir; yine de bu mesajların uygulanabilirliği ve sürekliliğinin de kişiden kişiye değişeceğini de unutmamak gerekiyor. . . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
Ben Bir Kürt Sevdim - Veda kitabı, duygusal yoğunluğu yüksek bir anlatı sunarak okuyucuyu etkiliyor. Hikâye, aşkın sadece iki insan arasındaki bağ olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel sınavlardan geçtiğini gösteriyor.
Yazarın dili oldukça sade ama bir o kadar da vurucu. Karakterlerin yaşadığı iç çatışmalar gerçekçi ve samimi bir şekilde aktarılmış. Kitap boyunca hissedilen hüzün, okuyucunun empati kurmasını kolaylaştırıyor. Özellikle ayrılık teması, eserin güçlü yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Ama şunu demeden geçemeyeceğim: Şahin, ne çift karakterli birisin be adam. İkizler burcu musun nesin
Anlatımda yer yer şiirsellik hissedilmesi, metne ayrı bir hava katmış. Toplumsal farklılıkların aşk üzerindeki etkisi etkileyici bir şekilde işlenmiş. Okuyucu, karakterlerin yaşadığı zorlukları hissederek hikâyeye daha çok bağlanıyor.
Genel olarak eser, hem duygusal hem de düşündürücü yönüyle akılda kalıcı bir okuma deneyimi sunuyor. . . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
"Merhaba, yenisin galiba?" Berrak bir kız sesiydi, yanına yaklaştığını duymamıştı Beer. "Evet, biraz önce geldim. Adım Beer Ligthart." "Benim adım da Tinka." "Yanımda da Molly var, yuvadan. Ben liseye gidiyorum." "Sen ağladın mı?" diye sordu Molly. "Hayır," yanıtını verdi Beer. "Ben ağlamıştım. Hem de çok ağlamıştım." "Burada durduğumu nasıl bildin?" diye sordu merakla. "Görebiliyor musun sen?" "Henüz biraz görebiliyorum," yanıtını verdi Tinka; Beer kızın sesine hayran kalmıştı. "Önce çok iyi göremeyen çocukların eğitim gördüğü bir okula gidiyordum. Fakat gözlerim giderek kötüleşti O nedenle buraya geldim. Altı aydır buradayım." "Burası hoşuna gidiyor mu ?" "Hem de nasıl. Ama alışmam için bir süre geçmesi gerekti. Her şey evdekinden çok farklı. Ama biliyor musun insan daha sonra yararlanabileceği birçok şey öğreniyor burada."
Müdür geri dönüp onu aldığı için üzülmüştü Beer, Tinka ile bir süre daha konuşmak istiyordu çünkü.
"Hoşça kal Beer," dedi Tinka. "Eminim artık sık sık karşılaşırız." "Kesinlikle," dedi Beer. Böyle olmasını umut ediyordu.
Müdür ve Beer oyun alanından geçip ana binanın hemen yanındaki bir eve girdiler, Beer'in odası buradaydı.
En kötüsünü atlattım diye düşündü. Önünde uzanan, onu geleceğe götürecek yolu görüyordu. İkinci evinin kapısından içeri girdiğinde bu yolda ilk adımını atmış oldu.
"Oleg, bekle!" Oleg arkasına döndü. Nadya arkasından koşuyordu. Nadya ağabeyinin ayakkabılarını giymişti, bunlar ona çok büyük geliyordu. Kızın nefesi, çenesinin üstüne kadar çektiği yün kaşkolunun üstüne bembeyaz yapışmıştı. Oleg karşılaştıklarına sevindi. Böylece aşevine kadar olan uzun yolu tek başına yürümesi gerekmeyecekti. Belki Nadya ile, annesi hakkında konuşabilirdi. Nadya sonuçta Oleg'den iki yaş büyüktü. Oleg, Nadya'yı, ayaklarında birer kayık gibi duran bu büyük ayakkabılardan dolayı biraz kızdırmak istiyordu. Ama ona baktığında sözlerini hemen yuttu. Nadya'nın yüzü ölü gibi solgun ve kederliydi, sanki korkunç bir şey olmuş gibiydi. Gözyaşları yanaklarından akıp yün kaşkola damlıyordu. Ağlıyor muydu? Yoksa bıçak gibi kesen rüzgârdan dolayı gözleri mi yaşarıyordu? Oleg hiçbir şey sormadı. Karla hafif kaplı enkaz yığınlarının arasındaki patikada birlikte yürümeye başladılar. "Umarım bugün yiyecek doğru düzgün bir şey vardır," dedi Oleg. Hoş bir şey söylemişti, ama aklına başka bir şey gelmemişti. "Herhâlde yine pancar çorbasıdır," diye yanıt verdi Nadya. "Belki birkaç gün sonra, eğer göl donar ve kamyonlar yine giderse, daha iyi yemekler yiyebiliriz." "Birkaç gün uzun bir süre değil." Oleg şapkasının altından gözlerini kaldırıp belli etmeden Nadya'ya baktı. Yüzü hâlâ deminki gibi kederliydi. "Birkaç gün çabucak geçer." "Ama sürekli don olması gerekir," diye yanıt verdi Nadya. "Arada buzlar erirse pek fazla yiyecek bekleyemeyiz."
* Ladoga Gölü'nün donması erzak sevkiyatını mümkün kılmaktadır. *
İki kadın bir tesadüf sonucu bir kaç saat zamanı birlikte geçirmek durumunda kalır. Her ikiside hayatta yaşadıkları zorlukları ve kendi hikayelerini nasıl olsa bir daha birbirlerini hiç görmeyeceklerini düşünerek rahatlıkla anlatırlar. Sürükleyici ve düşündüren zaman zaman hüzünlendiren bir roman.
Bir ailenin hikayesini kardeşlerin ve babalarının sırlarını anlatıyor. Yazar bunu yaparken her kişinin bakış açısını da bize aktarıyor. Sürükleyici ve merak uyandıran bir roman.
İlk hikâye kitabım Farklı Bir Mehtap, okuruyla buluştu.
2019 yılında kaleme almaya başladığım ve 2025 yılında nihayete erdirdiğim Farklı Bir Mehtap'ın yazım sürecinde temel gayem, okuru sıkmadan hikâyeye özgün bir bakış açısı kazandırmaktı.
Eser, editöryal süreçte nitelikli bir onay alarak yayımlandı. Ancak bir metnin asıl varoluşu ve hakikati, okurun zihnindeki karşılığıyla tamamlanır. Bir eserin kalıcılığı, okurun ona kattığı anlamla ölçülür.
Farklı Bir Mehtap üzerine düşünceleriniz, yazar olarak benim için en kıymetli geribildirimdir. Kitabın sayfaları arasına gizlenen mehtabı keşfetmeniz dileğiyle. (Serenay Özkan) Serenay Özkan Farklı Bir Mehtap
Roman, genç Rus öğretmen Aleksey İvanoviç’in hikâyesi etrafında şekilleniyor Almanya’daki kurgusal kumar kenti Roulettenburg’da, borçlu bir generalin evinde öğretmen olarak çalışan Aleksey, hem maddi sıkıntılarla hem de güçlü aşk duygusuyla boğuşmaktadir General ve etrafındakiler, hastalıklı akrabanın mirasının kendilerine kalmasını beklerken kumar masaları Aleksey için hem umut hem de yıkım kaynağı olur.
Roman sadece bir aşk veya macera hikâyesi olarak değil, kumarın büyüleyici ama yıkıcı gücünü gösteren psikolojik bir açıdan da bir anlatımda bulunur Anlatım doğrudan ve içsel çatışmalarla doludur; Aleksey’in düşünceleri, tutkuları ve umutsuzluğu olay örgüsünü heyecanlı kılar.
Arkadaşım deyip, inanıp sırrını açma sakın. Ne kadar güvenilir arkadaş olsa da yakın. Sırrın sende sabredip durmadıysa eğer Arkadaşında sabreder mi, bunu iyi düşün.
Tarihi bir mekânın sadece fon değil, karakter gibi işlendiği nadir romanlardan biri. Efes Antik Kenti betimlemeleri oldukça güçlü. Zaman yolculuğu teması romantizmle ve gizemle birleşiyor. Özellikle Roma dönemine geçiş sahneleri atmosfer açısından etkileyici. Tarih ve sürükleyicilik sevenler için tavsiye edilir.
“BAKÜ’DE SON OSMANLI – NURU PAŞA” BÖLÜM 2: MONASTIR’DAN TRABLUSGARP’A yayında
artık kitabımın karakterlerinin görseli ve şarkısı için bu linke tıklayarak izleye, dinleye bilirsiniz. Kİtabı okursanız, yorum yapmayı unutmayınız. Lütfen.
Birçokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşünmek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırlarından bir yük atmak isterler sanki.
Dolambaçlı yollara sapmayı sevmeyen ve maskeyi sadece maskeli balolarda takan insanlar vardır beyler. En önemli iş olarak çizmeleriyle parkeleri cilalamayı görmeyen insanlar. Pantolonlarının üstlerine tam oturmasını yaşamdaki en büyük mutluluk saymayan insanlar beyler. Ve son olarak beyler, amaçsız yere ortalıkta dolaşıp durmayı, kur yapmayı, dalkavukluk etmeyi ve hepsinden önemlisi üstlerine vazife olmayan şeylere burunlarını sokmayı sevmeyen insanlar vardır... söyleyeceklerim aşağı yukarı bu kadar beyler
pek de önemli biri olmamaktan gurur duyuyorum. Entrikacı biri de değilim, bununla da gurur duyuyorum. Gizli saklı değil, hiçbir oyun çevirmeden, gayet açık bir biçimde hareket ederim ve kime, nasıl zarar, hem de büyük bir zarar vereceğimi bilmeme rağmen Krestyan İvanoviç, elimi böyle işlerle kirletmem. Bu anlamda ellerim gayet temizdir.
Ülkemizde telif hakkı süresi, eser sahibinin ölümünden 70 yıl sonra sona ermesiyle kamuya açılır ve herkesin kullanımına sunulur. 2026 Yılında Reşat Nuri Güntekin'in eserlerinin telif hakkı doldu. Bu demek oluyor ki Reşat Nuri Güntekin'in eserlerini Yayınevleri daha ucuza basacak. Çalıkuşu'na 562 lira isteyen yayınevi kılıklı soyguncular bunlar son çırpınışlarınızdı. Şimdi görecem ben sizi😂 Reşat Nuri Güntekin
Uyumayacaksın Memleketinin hali Seni seslerle uyandıracak Oturup yazacaksın Çünkü sen artık o sen değilsin Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin Durmadan sesler alacak Sesler vereceksin Uyuyamayacaksın Düzelmeden memleketin hali Düzelmeden dünyanın hali Gözüne uyku giremez ki... Uyumayacaksın Bir sis çanı gibi gecenin içinde Ta gün ışıyıncaya kadar Vakur metin sade Çalacaksın.
"Okumaktan başka yapılacak işim, gidilecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum. " Yeraltından Notlar
“Bu sayfalarda, hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim: Etimin eti, kemiğimin kemiği.”