Mehmet Ali Bulut’un Ruhun Deşifresi kitabı, insanın kendisini ve sahip olduğu ruhsal potansiyeli anlamaya yönelik düşündürücü bir çalışma. Kitap boyunca ruh, akıl, zihin, düşünce, hafıza ve insanın iç dünyası gibi kavramlar farklı yönleriyle ele alınıyor.
Yazarın özellikle insanın kendi zihinsel sınırlarını fark etmesi ve bunların ötesine geçebilmesi üzerine yaptığı değerlendirmeler dikkat çekici. Korku, kaygı, vehim ve olumsuz düşüncelerin insan üzerindeki etkileri anlatılırken, kişinin kendi iç dünyasını tanımasının önemine de değiniliyor. Bazı bölümlerde tasavvufi ve dinî bakış açısının daha belirgin hâle gelmesi, kitabın düşünsel çerçevesini genişletiyor.
İnsan kavramına yalnızca maddi yönüyle değil, ruhsal ve manevi boyutlarıyla yaklaşılması kitabın temel özelliklerinden biri. Yer yer anlatımın yoğunlaşması ve farklı kavramların aynı bölüm içerisinde ele alınması okumayı biraz zorlaştırsa da üzerinde düşünmeye değer noktalar bulunuyor. Özellikle insanın kendisi hakkında oluşturduğu kabullerin, davranışlarını ve hayata bakışını nasıl şekillendirebileceği üzerine düşündürüyor.
Kitap, insanın kendi iç dünyasına dönüp bazı soruları yeniden sormasına imkân veren bir yaklaşım sunuyor. Her bölümünün herkes için aynı ölçüde karşılık bulacağını düşünmesem de ruh, zihin ve insanın anlam arayışı üzerine okumalar yapmayı sevenler için farklı bir bakış açısı sağlayabilir. Benim için kitabın en dikkat çekici tarafı, insanın kendisini tanıma sürecini yalnızca zihinsel değil, ruhsal bir yolculuk olarak ele alması oldu. . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
Ali Lidar’ın Büyük Kederler Küçük Öyküler kitabı, adından da anlaşılacağı üzere büyük kederlerin bazen ne kadar küçük anların içine sığabildiğini gösteriyor. Öyküler ilerledikçe yalnızlık, yorgunluk, geçmiş, kırgınlık ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessiz anlar daha görünür hâle geliyor.
Bazı hikâyelerde gülümsediğim, bazılarında ise bir süre durup düşündüğüm oldu. Özellikle gündelik hayatın sıradan görünen insanlarının ve anlarının böylesine derin duygular taşıması beni etkiledi. Lidar’ın anlatımında büyük laflardan çok küçük ayrıntılar, yarım kalmışlıklar ve insanın içinde kolay kolay söyleyemediği şeyler öne çıkıyor.
Belki de kitabın en güzel tarafı, okura sürekli “Ben bunun neresindeyim?” diye sordurması. Çünkü anlatılan insanların yalnızlığı, hayal kırıklıkları ve tutunma çabaları bir noktadan sonra yabancı gelmiyor. Peki insan, kalabalıkların içinde bile kendini bu kadar yalnız hissedebiliyorsa, asıl yalnızlık nerede başlıyor?
Bazı öykülerde hayatın acı tarafına bakarken, küçük bir tebessümün ya da bir hatıranın bile insanı hayata bağlayabileceğini de hissettim. Kitap bittiğinde aklımda kalan şey tek tek hikâyelerden çok, hepsinin bıraktığı o tanıdık hüzün oldu. Sanırım “büyük kederler” gerçekten de bazen birkaç sayfalık “küçük öykülere” sığabiliyor; peki ya bizim anlatamadığımız kederler, onlar hangi hikâyenin içinde saklı? . Kitapla ve bilgiyle kalınız...
Hanımlar beyler, eskidendi o kıyafetine göre insan seçme dönemi. Şimdi kıyafet bariyerleri kalktı ortadan. Misal, üzerinizdeki pahalı olduğu düşünülen kıyafetlerinizin aynısını sizinle aynı mertebede olmayanlar da giyebiliyor. Moda, artık bir ayrım kalkanı olmaktan çıktı. Bilginize...
Yapayalnızım ben... Ve cebimde dört küsur liradan başka üç kat elbisemden, birkaç takım çamaşırımdan ve ufak tefeğimden başka hiçbir şeyim ve hiç kimsem yok.
Giovanni Drogo'nun Tatar Çölün'e bakan Bastiani Kalesi’ne atanmasıyla, aslında amansız bir “yalnızlığa" atandığını anlaması, çok zamanını almıyor. Nitekim kısa süre içerisinde geri dönüşün planlarını yaparken, şartlar onun kalede kalmasını sağlar. Ve asıl hikâyede bundan sonra başlıyor.
Oğlunun, ardında bıraktığı anıları derleyip toplamaya çalışan annesinin sesiyle şöyle tasvir ediyor yazar;-----< "Demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde, kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu."(8.s) Bazen, farkında olmadan geri gelmemek üzere gidersin, Teğmen Drogo bunun bilincine vardığında her şey için çok geçtir.
Drogo'nun kulaklarında bir melodiye dönüşen, suyun sesi, rüzgârın çığlığı, doğanın ihtişamı, yalnızlığına dayak atıyor genç teğmenin.-----< "Suydu bu, evet, çevredeki kayaların tepelerinden dökülen uzak bir çağlayan. Fışkıran suyu titreten rüzgar, yankıların gizemli oynaşması, suyun çarptığı taşların çıkardığı değişik sesler, sürekli konuşan bir insan sesi oluşturuyordu. Bizim yaşamımıza değin sözler söylüyordu, hep anlayacak gibi olup bir türlü seçemediğimiz sözlerdi bunlar.” (77.s)
İnsan, beklentilerini ve hayallerini gerçeklerle yüzleşmek üzerine kuruyor çoğu zaman. Giovanni Drogo'da öyle yapmış bu tayin bölgesine atandıktan sonra. Kalede geçirdiği zamanlarında, hayatını sorguyor ve beklenen o büyük savaşın asla gelmemesiyle hayal kırıklığına uğradığını düşünüyor her defasında. Ta ki Binbaşı Ortiz'den şu sözlerini işitene kadar:-----< “Savaş mı? Siz hâlâ savaşı mı düşünüyorsunuz? Yeterince düş kırıklığı yaşamadık mı?” (186.s)
Kalenin, yalnızca fiziksel bir mekân olmadığı, aynı zamanda psikolojik bir durumu sembolize ettiğini ve ruhsal yönde kendi içinde bir savaş verdiğini de belirtmeliyim. Bu durum, Giovanni ve diğer askerlerin, dış dünyadan izole oluşları ruh hallerini ve ilişkilerini fazlasıyla etkiliyor. —--< “Birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.” (193.s)
Sen onca o yıl bekle, ömrünü ada, düşlerini besle, olmadı nefesini çürüt ayların, yılların koynunda günlerini eskit, sonra... Sonra, uzaklardan, çölün ortasından gelmesini beklediğin atlı tatarlar hiç gelmesin, uğramasın yalnızlığına! Ama o kutlu gün geldiğinde yaşlı ve hasta ol emi! Umutla başlayıp, hayallerle devam eden, hayal kırıklıklarıyla son bulsun akıbetin. Taş duvarlar içinde, geçmiş ve gelecek arasındaki bağını koparıp alsın seni senden.------< “Herkes kahraman olmak üzere doğmaz ki!” (140.s) diyen Binbaşı Ortiz haklıydı teğmenim!
Hoşça kal Giovanni Drogo!
Kalabalıktan sıkıldıysanız, kendinize Tatar Çölü'nde tenha bir yalnızlık ısmarlayabilirsiniz!
Refik Halid Karay’ın kalemi çok akıcı ve bu romanı da lezzetli bir Türkçeye sahip. Kitap bana göre iki bölümden oluşuyor, ilk üçte ikilik bölümde sürgün hayatı ve gurbet hissinin psikolojisini anlatırken son üçte birlik bölümde bir aile trajedisiyle final yapıyor. 1922-1925 yılları arası Beyrut, Şam, Halep’te sosyal yaşamın nasıl olduğu, insan ilişkileri güzel güzel anlatılmış. Sıkılmadan okunacak bir kitap.
Her şey sözcüklere dönüştü. Her sözcük topluluğu da müzik hokkabazlığına yöneldi. Şimdi son insan daha da ileri gidiyor; yalnızlığıma ucunda oturuyor ve müziğin çözümünü, sağır matematik ölçülerle yapıyor.
Dörtlü seriyi tamamladıktan sonra, hepsini kapsayan genel bir yorum yapmak daha doğru olur ye düşündüm.
Direnmenin, var olmanın, umudu ayakta tutmanın ve birlikte yürümenin güçlü sesini harikulade okuyucuya yansımasını hissedebiliyoruz.
Güzel olan ne varsa, taze kalsın istiyor insan. Belki de bu yüzden, karakterlerin çok sık kullandığı “terütaze” kelimesi ile başlamak istedim.
*
Haksızlığa, ezilmişliğe baş kaldıran. Zulmü dişlerinin arasına alıp çiğneyen, sonra da insandan ve insanlıktan uzak yerlere tükürme telaşı içine düşen, İnce Memed'in yani namı diğer İbrahim Oğlu Çoban Memed'in haklı ve kararlı isyanını sergiye çıkaran serinin dördüncü ve son kelâmı.
Değerli Usta Yaşar Kemal, sadece bir kahramanın hikayesini değil, aynı zamanda yaşam koşullarının insana nasıl şekil verdiğini bir güzel aklımıza nakşediyor. Sosyal adalet, mücadele ve insan doğası gibi derin temaları, ustaca dili ve doğa betimlemeleri, iğne oyası inceliğiyle ile tane tane işlenmiş harfleriyle bir dönemi böylesine el emeğini, göz nurunu ekleyerek armağan etmiş bize.
Bir yanda resmi giyitleriyle mevkisini makamını, halka zulmeden, halkı aşağılayan, halkı hor gören para babaların ayağına serenler, diğer yanda halka ve kendisine bu yapılanları içine sindiremeyen, yufka yürekli bir zamanların çelimsiz çobanı İnce Memed'in başını çektiği bir grup eşkiya!
Okudukça her mısradan sonra “evet bunlar yaşandı yaşatıldı” diye söylendiğim yerler çok fazlasıydı. Hâkezâ, yıllandıkça vahameti biraz daha modernize edilmiş haliyle artarak devam etmektedir aslında. Sağımız solumuz savaş, zulüm, açlık ve ölüm. İzliyoruz hep birlikte, film izler gibi.
*
Bütün karakterlerin önemi bir yana, “Ben ölmeden seni göreceğim. Allahıma yalvardım, seni bir daha koklamadan, güzel yüzünü görmeden Allah beni öldürmeyecek” diyerek, Memed'ine seslenen Hürü Ananın önemi bir yana. Her seride ağırlığını hissettirerek hikâyenin yükünü sırtlayan Canım Anadolu Kadını. Yeşilçam'ın Aliye'sine rol veren Hürü Ana, bu hikâyede benim kahramanım sensin.
*
Ve elbette aşksız, sevdasız, yüreği sarıp sarmalamayan sevgisiz bir hayat mı olur? Olmazdı! Bu hikâyede de aşk, nasibine düştüğü kadarını almış.
Finali yaptıktan sonra kafamda oluşan soruları bir kenara bırakıp. Yanıma kâr kalan kederlere, hüzünlere, düşüncelere, güzelliklere, sevmelere-sevilmelere sarıldım. Kalbimi iyilik kokusu sardı.
Evet, “iyilik iyidir” Memed'im Sana, yoldaşlarına ve yazarına selam ederim.
Arkadaşlar, bu site ne kadar aktif, ne kadar etkileşimli? Derinlikli, sarsıcı, dipnotlu, kaynaklı kitap keşifleri arıyorum. Felsefe, sosyoloji psikoloji eğitim, teoloji, tarih, din devlet münasebeti, varoluş. Dm den de yazabilir, sohbet ve öneri sunabilirsiniz.
“Dünyanın geri kalanı uyurken uyanık olmanın büyüleyici bir tarafı vardı. Sanki onların bilmediği bir şey biliyormuşsun gibi.”
Babasının görevinden dolayı, sık sık ülke ve şehir değiştirmek zorunda kalan bir adamın anıları, hikâyesi.
Globalleşen dünyada hızla akıp giden zamanın içinde geçmişe doğru götüren sürükleyici bir eser.
Kitap, 1980’lerin kültürünü ayrıntılı ve doyurucu bir dil ile ifade eden yaşanmışlıkları sergiliyor okuyucuya.
Hafızalarda yer edinmiş yerli ve yabancı pek çok şarkıcı ve şarkıyla okuyucusuna nostalji yaşatıyor. Özellikle müzik severin, gönül verdikleri müziğin dünyasıyla ilgili anlatımları keyifle okuyacağınızdan hiç şüphem yok. Sadece müzik ile de kalmayarak; içine sporu, modayı, televizyon dünyasını ve dönemin çarpıcı olaylarına da ayna tutup günümüze ustaca yansıtmış yazar.
Kitap, sadece bireysel bir hikâyeyi anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dünyanın dönüşümüne dair bir panorama sunuyor. Bir döneme damga vuran anlamlı satırları okudukça, kimi zaman hüzünlenecek, kimi zaman gülümseyeceksiniz.
“Sokaklar bizimdi, mahalleler bizimdi. Benim mahallem değil, bizim mahallemiz.”
O kadar haklısın ki abi, güzel olan ne varsa yitip gitti elimizden.
İçine girip harflerine tek tek tutunarak, sizi içsel yolculukta en tepeye tırmandıran kaç kitap okudunuz bilmiyorum ama bu kitap kesinlikle onlardan biridir.
John Steinbeck'in "Cennetin Doğusu" adlı eseri, yazarın en önemli ve etkileyici romanlarından biri demişlerdi, hatta en iyisi olduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz. İnsan doğasının karanlık ve aydınlık yanlarını, ahlaki çatışmaları ve aile bağlarını derinlemesine işlendiğini hissederek okuduğum bir kitap oldu.
Kaliforniya'nın Salinas Vadisi'nde geçen ve iki aile - Trasklar ve Hamiltonlar - etrafında dönüyor roman. Steinbeck, bu ailelerin yaşamları aracılığıyla Kain ve Habel hikayesini yeniden yorumlamış. Kitap, özgür irade, iyilik ve kötülük arasındaki mücadele gibi temaları ele almış, ayrıca insanın içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik koşulları da sorguluyor, sorgulatıyor.
Steinbeck’in karakterleri son derece derin ve karmaşık bir şekilde tasvir etmiş. Özellikle Adam Trask ve oğlu Cal, okuyucuyu içsel çatışmalar ve seçimlerle yüzleşmeye zorluyor. Cal, babasının onayını kazanma arzusu ile kendi karanlık yönlerini keşfetme çabası arasında sıkışıp kalmış. Bu çatışma, insan ruhunun evrensel doğasına dair derin bir anlayış sunuyor.
Ve elbette savaşları da es geçmemiş. Bu konuda kısmende olsa bilgilendiriyor bizleri.
"Cennetin Doğusu"nu, yalnızca bireysel öyküleri değil, aynı zamanda insanlığın temel meselelerini de ele alan bir başyapıt olarak kabul edilmesi boşuna değil! Steinbeck, bu eserinde insan doğasının karmaşıklığını, aşkı, nefreti, umutları ve hayal kırıklıklarını harmanlayarak, düşündürücü bir deneyim olarak serpmiş önümüze.
Dil ve anlatım açısından, Steinbeck’in betimlemeleri kesinlikle zihinleri dolduran bir doyuruculuğu var. Çünkü kendine özgü üslubu ve gözlem yeteneği, döneminin sosyal ve kültürel yapısını ustaca yansıtıyor okuyucusuna. Romanın akışı, karakterlerin derinliğini ve olayların dramatik yapısı, çok fazla imge ve devrik cümle kullanılmış olması, şiir gibi akan kitabın kalitesine kalite katmış.
Elbette her okuyucunun bakış açısı, düşüncesi, duygusu farklı olabilir, ama beni en çok etkileyen Adam'ın müthiş sabrı, iradesi ve naif duruşu oldu.
“Cennetin Doğusu" ruhunuzu beslemek için şahane bir ziyafet çektiriyor. Teşekkürler John Steinbeck.
söylenebilecek çok şeylerin olması gerektiği ama iki kelimeyi bir araya getirmekten acîz kaldığım hazin bir hikâye
bu coğrafyada buna benzer hikâyelerin hâlâ yaşanmandığına inanan var mıdır cidden?
“Dışarıdakilerde boyun eğme, içerdekinde ise boyun eğdirme alışkanlığı... Kolay kurtulunmaz bu tür alışkanlıklardan. Oysa gün gelecek yıkılacaktır elbet, yalı da moruk da, simgesi oldukları yoz düzenle birlikte.” -Asılacak Kadın - (136.s)
sana bunu yaşatanlara ve böyle bir hayatı reva görenlere hakkını helal etme melek!
Normalde popüler kitapları pek tercih etmem. Aksine okuyasım gelmez. Nedense bu kitabı görünce ve çok fazla övülünce sonu hiç beklemediğim gibi yorumlarını çokça görünce okumak istedim. Ve pişman olmadım. Katili kesinlikle hiç tahmin etmediğim biri çıktı. Öyle silik bir karakter ki acaba katil o bile demediğim biriydi. Ben sevdim. Yabancı bir aksiyon filmi izlemişim gibi hissettim. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim
... " Mürekkep dedim de başıma belalar açan mektuplar Yazardım yeşil mürekkepli pelikan dolmakalemimle Hasarlı bir hayat gibi duruyor hâlâ o pelikan bende Babamdan yalvara yalvara almıştım orta ikide" ...
"Bazen sadece durmak gerekir. İlerleyemediğin zamanlarda gerilemiş hissetmek yerine, mola verdiğini kabullenmek hayatın sana sunduğu en büyük nezakettir." Athica Yayınları
📝Altı çizilecek onlarca satır bulabileceğiniz huzur yükleyen bir kitaba hoş geldiniz.💫 Hwang Bo-reum’un tüm dünyada geniş bir okur kitlesine ulaşan ve iyileştirici edebiyat türünün en sevilen örneklerinden biri olan " Hyunam-dong Kitabevi" sevgili @cocuk_ve_ogretmen_kitap_kulubu mle beraber okuduğum huzur veren bir kitap oldu. 🤍
📝Kitap, yıllardır toplumun ve çevresinin başarı tanımına göre yaşayan, prestijli bir işte çalışan ve evli olan Youngju’nun hikayesini anlatır. Youngju, dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen bu hayatın içinde kendini tamamen tükenmiş ve boşlukta hisseder. Sonunda radikal bir karar vererek işini ve evliliğini bırakır; Seul’ün sakin bir mahallesinde küçük bir kitapçı açar: Hyunam-dong Kitabevi.🦋🤌📚
📝Başlangıçta yalnızlık ve pişmanlık hisleriyle boğuşsa da, zamanla kitabevinin kapısından içeri giren farklı hayatlar sayesinde hem kendi iç huzurunu bulur hem de çevresindekilere şifa olan bir topluluk oluşturur. 🌿
📝Kitabevi, bu insanların bir araya gelip dertleştiği, kitaplar ve kahve eşliğinde hayatı yeniden anlamlandırdığı sıcacık bir alana dönüşür. Tam benlik mis gibi kahve kokan bir ortam. 📚☕
📝 Kitabın bence en güzel mesaji; 'Yavaşlama ve Durma' üzerine. Günümüz dünyası sürekli daha hızlı olmamızı, daha çok çalışmamızı ve sürekli başarmamızı öğütler. Bu kitap ise durmanın, mola vermenin ve başarısız hissetmenin de hayatın doğal bir parçası olduğunu hatırlatıyor. 😌🩵
📝 Bookstagramlarin listesinde olmalı çünkü, sadece bir roman değil, aynı zamanda 'Neden okuruz?', "Bir kitap bir insanın hayatını nasıl değiştirir?" gibi sorulara yanıt arayan bir kitap. Sayfalar boyunca bir çok klasik ve modern esere de atıflar yapılması çok guzeldi.
📝Karakter odaklı, olaysız ama derin, huzurlu, samimi ve hayatın içinden hikayeleri sevenlerin listelerine eklemesi gereken bu kitabın huzur veren yönü size iyi gelecek. 🤍 Kitaplarla , sevgiyle kalın ve iyi pişirilmiş kahveyle . 🥰☕📚🧡 Athica Yayınları
Akşamın sesi vurur kapımda, Adın düşer her köşeye, haritamda, Yollar susar, yalnızlık konuşur bana, Gözlerim arar seni her sabaha, yana yana Bir umut saklı cebimde, sessizce, Rüzgar taşır adını, usul usul, ince ince, Kalbim bir gemi, limansız ve yorgun Seninle dolu her liman, her koruğun, solgun Gel, tut ellerimi, gece bitsin artık, Seninle her karanlık aydınlansın, parlak, Söyle adını rüzgara, söyle yüksekçe, Kalbim sana koşar, durmaz, beklemez, çekince Sokak lambaları sırdaş oldu bana, Adımlarım sayar seni, her sabaha, sana, Bir şarkı mırıldanır eski bir limandan, İçimde saklı kalan tüm yaralardan,andan Zaman geçer, izler kalır tenimde, Her anın resmi asılı duvarda, elinde, Bir bakışın yeter, dünya durur bir an, Sen gülünce döner her şey, yeniden can can Gel, tut ellerimi, gece bitsin artık, heycan Seninle her karanlık aydınlansın, can, Söyle adını rüzgara, söyle yüksekçe, Kalbim sana koşar, durmaz, beklemez, çekince
Gecenin dilinde usul usul süzülen bir sözü ayna kırıkları gibi dağıtır gerçek yüzü. Bir tebessüm saklar ardında tuzlu bir iz, güvenin kıyısında çürüyen bir gemi ve biz Sözcükler bal olur, dilde erirken zehir, eller uzanır ama tutamaz artık sıcaklığı kurur nehir Her vaatte bir gölge, her gölgede bir suskunluk, yüreğin haritası silinir, yollar kaybolur yeşerir durgunluk Yalan, en çok kendine benzeyen maskedir, gözlere bakar, kendi yalanını tanımaz kayıp neşedir Bir gün düşer perdenin arkasındaki ışık, küllerinden doğar yalnızca gerçek, usulca. Kalan, kırık bir saat ve suskun bir sabah; artık alışık saat durur, zaman öğrenir gerçeğin adını hayat karışık
Merhabalar! 🌸 Çok sevdiğim, tatlı mı tatlı bir kitapla geldim. Uzun zaman önce çocuklar için aldığım bu kitabı aslında başından beri benim okumam gerekiyormuş. İzlandalı yazarın okuduğum bu ilk kitabı; masal ve bilimkurguyu harika birleştirmiş, akıcı, sürükleyici ve fantastik bir eser.
Kitabın konusuna gelince: Yakın gelecekte yaşanan büyük bir kriz sebebiyle bir şirket zaman kutuları icat ediyor. Kriz dönemi bitinceye kadar korunmaları ve gelecekte daha iyi yaşamaları için şehrin insanları bu kutularda saklanıyor. Bu süreçte zaman kutusunun içinde bulunan ana karakterimiz Sigrun'un kutusu erken açılıyor ve küçük kız kendini terk edilmiş bir dünyada buluyor. İşte masal tam burada başlıyor! Dünyadaki laneti çözmek için dışarıda kalan diğer çocuklarla birlikte, eski Pangea Kralı'nın kızı Obsidiana'nın masalını okuyoruz. Büyük küçük demeden herkesin okuyabileceği şahane bir kitap. 📖✨
Kitabın bize verdiği en büyük mesaj ise şu: İnsanlar ne yaparsa yapsın; üzüntüleri, krizleri, acıyı, kederi ve zorlu süreçleri tecrübe etmeden gerçek mutluluğu elde edemez. Hayat, olumsuzlukları yok sayarak değil, onlarla mücadele ederek anlam kazanır.
Buradan şunu anlıyoruz: Dünyayı düzeltmek, ekonomiyi ve doğayı iyileştirmek adına kendimizi sihirli kara kutulara koyup her şeyin kendi kendine düzelmesini bekleyemeyiz. ⏳🤍
Youngjunun kendini yeniden bulma ve kitaplar arasında kaybolma macerası desek bence yeterli olur. Ufak detayları değiştirerek kendine yeni hayat kurmaya çalışıp yeni bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Kitabın yanında kahve içmeyi sevmesi kendime en yakın hissettiğim noktalardan biri. Kitap okumayı sevenler için sıkılmadan okunabilen sıcacık bir kitaptı. Önemli olan aslında mutlu olduğumuz anda ve yerde olmamız.
Zorluk, zihnin karanlık odası, Orada yankılanır sorular: "Kimim ben?" "Ne için varım?" "Nedir mevzunun hası?
Her gözyaşı bir cevap arar, Arar işte alası Her yara bir ders bırakır, Bırakır büyürken manası Ve ruh, girdabın içinden geçerken, Kendi gücünü yeniden keşfederken
Sentezlemek, varoluşun öğretmeni, Ama aynı zamanda iyileşmenin tohumu, Karanlıktan doğan ışık, Sular seller denizin her bir kumu İnsanın kendine dönüş yoludur. İlk ve son durumu
Özgürüz sevgilim Aynı gökyüzü altında Tek bedende Nedensiz nedende Bizdik infialin ta kendisi Sessiz sedasız gidende Beş kuruşsuz kaldık Fotoğrafın yırtık cekette Buda olmadı farksızmış Gidende gelende Kalbi coşturan, delende Başlatan, bitirende
Kuyulardan çıktım, iklimlerin fırtınalarından geçtim. Arşınladım yolları, yamaçları tırnak tırnak… Sözde senden kaçıyordum. Bir sen bir ben ıssız sahranın çöllerinde iki kum tanesi, birbirine yapışık talihleri… Ne uzaklaşıyordum ne uzaktaydın; ne yakınımda ne yakınında ama hep aynı dairenin kucağında. Üç virgül ondört’ün sınırı gelmeyen uzun yolculuğunda bir değil her yanım tutsaktı sana… Anne ninnisinden uzak ağıtlarıma tutunurken bir başıma devesiz bedeviydim kızgın güneş altında. Gölgene sarılmak yeterdi yoluma kazdığım çukur ömrümü gömmeseydi. Biliyorum! Zamanın not tutulmuş tarihinde saklandık. Ne sen sobelemek için bir gayrette ne ben ebelenmek için oyundaydım. İkimizde suskun dili lal Hüthüt gibi Anka’dan medet ummaktaydık. Kırık bir aynaya gömmüştüm umutlarımı. Bin olup karşıma dikiliyordu yeniden. Cevapsız sualler zihnimde işgallenirken vazgeçmenin ağırlığıyla sırçamdan bana doğuyordun yeniden. Her doğuşta ölüyordum sensizlikten… Harflerim hep ünsüzdü. Cümle kursam sesi ulaşmayacaktı kulaklarına. Hangisini seçsem anlamsız geliyordu boyumuzdan büyük aşkımıza. Büyük de konuşmamıştım ama çok büyük susmuştum o yıllarda… En büyük ceza buydu bana ve sana…
Affeder misin sendeki beni? Biriken zamandan sıyırıp siler misin gözlerimi? Temizler misin ruhuma, bedenime çöken kiri? Çok yoruldum. Hayatın patikasından hasretine tutundum. Her şeyin gibi hasretinde özeldi yaralarımı örten sargı, ağrılarımı dindiren merhemdi. Şimdi! Yalnız bir palmiye altında bekliyorum. Kiraz ağacı dallarındaki şarkılanan cıvıltılardan uzak, martıların alaycı bakışlarında kendimi arıyorum. Bana kurduğun o cümleyi “ Seni sevdiğimi daha nasıl söyleyeyim; caminin minaresinden mi duyurayım?” Çığlığını çok daha net duyuyorum.
Hissettiğim zevk ve üzüntüyü tam anlamıyla ifade edememek. Kötü bir histi. Okuduğum romanların neredeyse tamamı okul kitaplarında yer alanlardı. Bunların içinde benim ihtiyacım olan cümleler yoktu. O yüzden şiir okumaya başladım.
BÖYLE Akıllaştıkça cihazlar Arttı aptallar Materyaller aldı duygunun yerini Sevgide kalmadı sevda derini Rakamdı artık sadece her şey Beklerken ellerin ellerini Boş kalan kuytularda hayallerini Karanlıklar sardı tıfıl bedenlerini
Hayatta en çok unutulan şey, sabrın aslında bir güç olduğudur. Aceleyle atılan adımlar çoğu zaman bizi geri götürür; ama sabırla beklenen an, doğru zamanda gelen fırsatla birleştiğinde hayatı değiştirebilir. Sabır: Zamanı doğru kullanmayı öğretir. Azim: Yolda tökezlesen bile kalkıp devam etmeni sağlar. Tevazu: İnsanları kendine değil, kalbine yakınlaştırır. Umut: Karanlıkta bile ışığı görmeni sağlar.
Ogiebuşi Çam ağaçları da zor zamanlar yaşar, insan da. Her insanın kökü çam ağacıdır. Oh, henüz yaşın küçük, ah, akçam! Kaç çiçeğiniz var, kayısı ağacı, şeftali ağacı, kiraz ağacı? Bir ağaçtan sarkan süs kirazı çiçekleri...