İnsanın kendisi hakkındaki bütün gerçekleri bilmesinin iyi bir şey olduğuna ilişkin yaygın kabul gören bir görüş var. Hiç katılmıyorum, iyi bir şey değil, insanın kendisi hakkında her şeyi bilmesi gerekmiyor; öğrenmesi halinde hayatının dengesinin bozulacağı, kişiyi dağıtıp bir daha kendine getirmeyecek gerçekleri bilmemesi çok daha iyi.
Sevgili genç yazarımız Samet Düzgün’e öncelikle o güzel kaleminden dökülen Duvardaki Çatlak isimli imzalı kitabın ve güzel sözlerin için kocaman teşekkürler. Yolun açık, ilhamın sonsuz, kalemin hep böyle güçlü olsun! Böyle genç kardeşlerimi görünce mutlu oluyorum. Her daim üreten, çalışkan gençlerin varlığı daim olsun.
Kitabın son 15 sayfasına doğru yaklaşmışken hiç beklemediğim bir sonla karşılaştım. “Nasıl yaaaa, şaka mı? ” oldum ters köşe yaptın. Bu konuda tebrik ederim kitabın beklentimin üstündeydi. Böyle bir son beklemiyordum asla bunu söyleyeyim.
Özellikle şu cümle, adeta zihnime kazındı: “Bir şeyler yapmak istiyorsun. Ama ne yapacağını bilmiyorsun.” (s.10) Bu, o kadar tanıdık bir his ki… Hepimizin zaman zaman kapıldığı o varoluşsal kriz, özgürlüğün ve belirsizliğin kesişim noktasında salınan bir ruh hali. Zahir’in bu duygusu, Sartre’nin Bulantı kitabındaki o derin huzursuzluğa öyle yakın ki… Ama bu his, sadece dış dünyanın kaosu değil, içimizdeki o eksiklikten, o “bir şey yapma zorunluluğu”ndan doğuyor sanki. Zahir’in, Efsun’un anlattıklarına kendini bırakıp “an”a teslim olası işte bu noktada; Kontrolü bırakmak, akışa teslim olmak bir özgürlük değil mi? Nietzsche olsa, muhtemelen Zahir’e o çatlağı kucaklamasını, onun içinde kendi gücünü bulmasını söylerdi. Efsun’un, Zahir’i adeta büyüleyen etkisi ve ondan istediği o gizemli “şey” beni çok meraklandırdı.
“Zahir, Efsun’un bu büyüsüne tamamen kapılıp tarikata girecek mi yoksa kendi yolunu mu çizecek?” sorusuna cevap alacaksınız.
Duvardaki çatlak, Zahir için bir huzursuzluk simgesi belki, ama aynı zamanda geçmişine açılan bir kapı. O çatlağın ardında neler saklı? Zahir’in zihninde hangi anılar, hangi yaralar canlanıyor? Efsun, Zahir’i gerçekten “efsunlayabilecek” mi, yoksa intikam ateşi vicdanının sesini bastıracak mı? Bu sorular, kitabı okurken zihnimde dönüp duruyordu. Böyle bir kurgu ve bitiş beni çok şaşırttı.
Zahir’in hikayesi, özellikle şu satırlarda yüreğime dokundu: “Büyük bir kayıp yaşamış ve yaşadığı bu kayıp için yeterince acı çekmişti. Yaşaması gereken tüm acıları yaşadığını ve bu konuda yaşanılması gereken bir şey kalmadığını düşündü.” (s.51) Yas, sadece bir kayıp değil, bir süreç, bir kabulleniş… Zahir’in ailesini kaybetmiş olması, benim de kendi kayıplarımla yüzleşmemi sağladı. Onun acısını okurken, kendi yüreğimin sızısını hissettim. Ama bir farkımız var: Zahir, intikam için bir şansı olduğuna inanıyor; ben ise o şansı bulamıyorum. Bu, onun acısını daha mı hafif, yoksa daha mı ağır kılıyor, bilemiyorum. Ve şu cümle, hepimizin ortak çığlığı gibi: “Anlaşılmamaktan nefret ediyordu.” (s.94) Neden hep “anlaşılmadık” diyoruz da “anlamadık” demiyoruz? Bu, biraz bencillik değil mi? Bu döngüyü kırmak için daha çok empatiye ihtiyacımız var belki de.. Zahir’in bu isyanı, hepimize bir ayna tutuyor.
Kitabından iki alıntı, içimde derin izler bıraktı:
İlki, ilham verici: “Kaybolmak istediği bu dünyada en çok o var olacaktı. Ailesinin ona verdiği ismi gerçekten taşıyabilecekti.” (s.102) Bu, adeta bir manifesto; hayata tutunmanın, kendini bulmanın gücü.
Diğeri ise kalbimi sızlattı: “Ben dünyanın güzelleşmesiyle ilgilenmiyorum. Ben içimde yanan ateşi söndürmek istiyorum. Anne babamın çalınan hayatlarının karşılığını hak eden insanlardan almak istiyorum. Başka türlü huzur bulamayacağımı anladım.” (s.106) Bu cümleler, Zahir’in içindeki yangını öyle güçlü hissettirdi ki, onun acısını ve kararlılığını iliklerime kadar yaşadım.
Sevgili Samet kaleminle bize hem kendi iç dünyamızı hem de Zahir’in çalkantılı ruhunu keşfetme fırsatı verdin. Efsun ve Zahir’in hikayesi, sadece bir roman değil, adeta bir duygusal yolculuk. Yeni eserlerini sabırsızlıkla bekliyorum bırakma devam et lütfen. Hep yaz, hep ilham ol!
Willy Pasini, bu eserinde sadakatsizliği yalnızca basit bir "ihanet" olarak görmeyip; meseleyi çocukluk travmaları duygusal boşluklar ve modern çağın getirdiği yeni ilişki dinamikleri üzerinden derinlemesine analiz ediyor. Yazarın, özellikle internetin etkisiyle kolaylaşan "sanal aldatmalar" ve bunların kökenindeki motivasyonlara dair tespitleri oldukça sarsıcı ve etkileyici.
Kitap her ne kadar yer yer kendi kültürel değerlerim ve inanç dünyamla bağdaşmayan yaklaşımlar içerse de, olaylara psikolojik açıdan bakması ve insan doğasının karmaşık yapısını çözümlemesi bakımından oldukça dikkate değer. İnanç ve kültür süzgecimi koruyarak okuduğumda, yazarın aldatma olgusunun ardındaki psikolojik mekanizmalara dair sunduğu perspektifleri son derece ufuk açıcı buldum.
salgın üzerinden insanlık hallerini, dayanışmayı ve umudu irdeleyen çarpıcı bir romandır. Oran şehrinde çıkan veba salgını, bireylerin ve toplumun nasıl değiştiğini, değerlerin nasıl yeniden şekillendiğini gözler önüne seriyor.şehir karantinaya alınıyor ve halk ölümle, hastalıkla ve tecritle yüzleşmek zorunda kalıyor. Doktor Bernard Rieux başta olmak üzere, farklı karakterler, vebayla mücadele ederken, kendi iç dünyalarında da bir sınavdan geçiyorlar.
Hikâye, şiirsel bir dille dokunmuş; doğa tasvirleriyle adeta bir tablo çiziyor. Gülfeza ve Ali'nin iç dünyaları, metaforlarla (sis, kurbağalar, yağmur) ustalıkla yansıtılmış. Betimlemelerin yoğunluğu, olay akışını iliklerimize kadar yaşamamıza olanak sağlıyor. Toplum baskısı ve umut teması evrensel olsa da karakterlerin derinlikleri her birimizin içini yansıtıyor. Özellikle Ayşe gibi antagonistler tek boyutlu işlenmiş. O yolculuğa şahit olmak gerçekten apayrı bir anı bırakacak hafızanızda. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Doğru diye adlandırılan şey, yetersiz bir şekilde yaşanmış, henüz içi boşaltılamamış, ama eskimesi kaçınılmaz olan ve yeniliğini tehlikeye sokmayı bekleyen bir yeni hatadır.
Çağırma o herkesin malumu güruhu, Siste yayılır etrafa dalga dalga, İnsanoğluna binbir bela Getirir her cenahtan. Kuzeyden ısırır keskin dişli ruh seni, Dalar yüzünü ok sivrisi dilleriyle; Doğudan çıkagelenler kurutur ortalığı Ve beslenir akciğerlerinden; Güneyden yollananlar, çöllerden, Alev üstüne alev bindirir tepene, Batıdan gelen güruh önce canlandırır, Sonra seni de, bağını bahçeni de suda boğar. Zevklenirler bizi işitince, hemen başlarlar tahribata, Seve seve itaat ederler, çünkü aldatırlar bizi zevkle; Sanki gökten gönderilmiş gibi yapar, Yalan söylerken melek gibi tatlı tatlı fısıldarlar.
Beyaz , siyaha dönüp dedi ki ; kötü niyetlerini bende sakladılar ,yaptıkları tüm kötülüklerden sonra benim içimde gizlendiler Kendimden utanır oldum hatta kendimden iğrenmeye başladım Siyah sadece dinleyebildi , başı öne eğik
Çöpleri koklayan aç bir köpeğe benziyordum. Etrafta dolaşan, süprüntüleri koklayan, uzaktan çöpler artıklar getirdiklerini görünce korkup kaçan, saklanan, sonra geri dönüp yeni döküntüler arasından beğendiklerini seçen bir köpek gibiydim. Fakat o pencere kapatılmıştı ve o, benim için bir demet taze çiçekti âdeta, çöplüğe atılmıştı.
Kaygı... Sessiz bir yol arkadaşı gibi hayatımıza eşlik eden, bazen uykularımızı kaçıran, bazen de bizi hayata hazırlayan bir his. Gelecek bilinmezliklerle dolu bir yolculuk, ve bu yolculukta kaygı, tıpkı bir içgüdüsel rehber gibi bizi uyarır, korur, harekete geçirir. Ancak çoğu zaman onun bu rolünü fark etmek yerine, kaygıyı yalnızca bir düşman olarak görürüz. Peki, ya kaygının aslında bizi güçlü ve dayanıklı kılan bir dost olabileceğini söylesem? Elinizdeki bu kitap, kaygıya dair bildiğinizi sandığınız tüm gerçekleri yeniden değerlendirme fırsatı sunuyor. Kaygının nedenlerini, belirtilerini, insan doğasıyla olan ilişkisini ve toplumsal yansımalarını derinlemesine inceleyen bu eser, sadece bir duyguya değil, aynı zamanda insan olmanın özüne ışık tutuyor. Kaygıyı anlamak ve onunla barışmak için çıktığınız bu yolculuk, size kendinizi, çevrenizi ve hatta yaşamı daha iyi kavrama fırsatı sunacak. Kaygı, belki de insanlığın en eski duygularından biridir. İlk insanlar vahşi doğada hayatta kalmaya çalışırken onları tetikte tutan, tehlikelerden koruyan bir savunma mekanizmasıydı. Ancak modern dünyada işler değişti. Fiziksel tehditlerin yerini ekonomik zorluklar, ilişkisel problemler, sınavlar, toplumsal baskılar ve sürekli bir “yetişme” telaşı aldı. Kaygı artık yalnızca bir tehlike sinyali değil, bazen de yaşamın kaçınılmaz bir parçası haline geldi. 100 Soruda Kaygı, yalnızca kaygıyı tanımlamakla kalmayıp onun ardındaki karmaşık dinamikleri anlamanızı sağlayacak. Kaygının biyolojik temellerini, psikolojik etkilerini, toplumsal yansımalarını ve bireyden topluma kadar uzanan etkilerini keşfedeceksiniz. Ayrıca, kaygıyla başa çıkmanın bilimsel yöntemlerini, terapötik yaklaşımlarını ve günlük yaşamda uygulayabileceğiniz pratik stratejilerini öğreneceksiniz. Kaygıyı anlamak, onun getirdiği fırsatları görmek ve yaşamımıza katabileceği olumlu değişiklikleri fark etmek, hem bireysel hem de toplumsal dönüşümün önemli bir adımıdır. Bu kitap, kaygının bir “engel” değil, doğru kullanıldığında bir “itici güç” olabileceğini gösteriyor. Bazen bizi durdurmak, bazen de harekete geçirmek için var olan bu duygu, aslında yaşamın ritmini anlamamız için eşsiz bir anahtar. Unutmayın, kaygı her insana özgü bir deneyimdir. Ancak bu duyguya nasıl yanıt verdiğimiz, yaşamımızın kalitesini belirler. Onu anlamak ve yönetmek, yalnızca ruhsal sağlığımızı değil, aynı zamanda ilişkilerimizi, hedeflerimizi ve hayatta aldığımız kararları da şekillendirir. 100 Soruda Kaygı’da, kaygının farklı yüzlerini tanıyacak, onunla sağlıklı bir ilişki kurmanın yollarını keşfedecek ve kaygının yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda bir potansiyel olduğunu fark edeceksiniz. Belki de bu sayfalar arasında, kendinize ve dünyaya dair hiç fark etmediğiniz yanıtlar bulacaksınız. Haydi, birlikte kaygının gölgelerine ışık tutalım. Bu kitap, yalnızca bir duyguya değil, onun ardındaki güce ve hikayeye bir yolculuk. Kaygıyı tanımak, aslında kendimizi ve insan olmanın derin anlamını tanımaktır. Huzur, merak ve umut dolu bir keşif yolculuğu dilerim.
Yeni Yüzyılda Nasıl İnanmalı kitabını okurken, iletişimin aslında ne kadar derin ve çok katmanlı bir süreç olduğunu daha iyi fark ettim. Yazar, gündelik hayatta çoğu zaman fark etmeden yaptığımız iletişim hatalarını oldukça anlaşılır bir dille ele alıyor. Özellikle insanlarla kurduğumuz diyaloglarda empati kurmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulaması benim için dikkat çekiciydi.
Bunun yanında, iletişimin sadece sosyal bir beceri değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki bir sorumluluk olduğu fikri de kitapta güçlü bir şekilde yer alıyor. İslamî bakış açısıyla ele alınan bazı bölümler, iletişimde saygı, sabır ve güzel sözün önemini daha anlamlı hale getiriyor. Kitap boyunca verilen örnekler, teorik bilgilerin somutlaşmasını sağlıyor ve konuyu daha akılda kalıcı kılıyor.
Zaman zaman kendimi sorgulamama neden olan bölümler oldu; bu da eserin düşündürücü yönünü ortaya koyuyor. Anlatım dili genel olarak sade ve akıcı, bu yüzden okurken zorlanmadım. İletişim becerilerimi geliştirmek adına bana yeni bakış açıları kazandırdı diyebilirim. Özellikle dinleme becerisi ve karşımızdaki kişiye değer verme konularının hem insani hem de dini açıdan ele alınması oldukça yerindeydi.
Kitap, hem bireysel hem de toplumsal ilişkiler açısından faydalı bilgiler sunuyor. Genel olarak, kişisel gelişimi manevi değerlerle birlikte ele alan, okunması yararlı bir eser olduğunu düşünüyorum.