Bir seferinde neredeyse bütün bir ay boyunca sanki bulutların üstünde gezmişti, sırf o meydanın ortasında hiç tanımadığı biri ona bir çiçek verdi diye.
Ben aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.
.. Bu yıl palto alalım bacakları da korur, senin en çok bacakların üşür," dediğinde, "Paltoya gerek yok ben sıcak yere gidiyorum," derken sen de aptalca gülüp geçtin mi?
İnsanlar günün yaklaşık %50'sinde zihinsel olarak "defauld mode" dalar, yani geçmiş ve gelecekle meşguller; diğer %50'sinde ise andalar ve insan ne yapıyorsa yapsın, ister yemek yesin ister yürüsün ister konuşsun ister film izlesin, eğer andaysa kendine daha iyi hissediyor.
Yavaş yavaş bahar geliyor. kuru soğuklarda geçti,hafif esiyor artık. Hava da herşey yoluna girecek kokusu var, biraz sabretsek yoluna girecek gibi. Bu hissi seviyorum. Hayat Umut Dolu
Bir kitabı özetlemek , incelemek ne kadar zor ? sorulsa , aklıma gelebilecek ilk yazar ve kitaplardan biridir Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar . Alışılmışın dışında , roman tekniğinden uzak, kuraldışı bir teknikle yazılmış bir eser. Romanlarında devrik cümleler kurmayı seven Oğuz Atay, paragraf boyutuna uzanan uzun cümleler kurmayı seven bir anlatıma sahip.Bu nedenle sık sık anlatım bozukluklarına da düşen Oğuz Atay’ın bu romanı bilinç akışı tekniğine dayalı, daldan dala, fikirden fikre atlayan bir üslup ve anlatımla yazılmış.
Kitabın bazı bölümlerinde kafamın çok karıştığını belli etmek isterim. Belki de yazar bunu bile isteye yapmıştır. Toz konduramıyorum. Romanda karakterin monologları çok fazla . Umutsuz ve karamsar, aynı zamanda esprili Hikmet’in iç dünyasını okumak bende çok güzel duygular uyandırdı. Uyandırmakla kalmayıp, yeni duygulara kapı açtı. Kafasındaki Albay Hüsamettin ile konuşmaları belki de dünyaya haykıramadıklarıydı. Hikmet Benol , belki de Oğuz Atay’ın bir yansımasıdır. Kim bilir ?
Sevgili Atay’ın hızlı geçişleriyle aklım bulanıp kitaba odaklanmakta zorlandıysam da bu kitabı sevmeme engel olan bir sebep değildi. Anlaşılan yazar bizim aklımızla yeni oyunlar peşindeydi. Hikmet’e biraz rahat verip, bize yönelmişti belki de . Anlamlı sözleri ufkumu açtı. Ne güzel yazmışsın Oğuz Atay ! dedim çokça içimden . Cümlelerin altını çizmekten yoruldum . Yazarın ruhuna rahmet diliyorum. Okunması önerilebilecek kitaplardan birisi olarak rafımda yerini aldı . Teşekkürler Oğuz Atay !
Okuduklarım arasında Titanik'i kendi kurgusuyla entegre ederek yazan ikinci kişi. Maalouf da benzer bir şekilde Titanik'i hikayesine eklemişti ancak Cussler'ın sunumu öyle muntazam ki, görkemli gemi çıkarılırken(!) kitabın asıl olay örgüsünü unuttuğumu hatırlıyorum heyecandan. Bugün geminin hayaletini dipten çıkarsalar rahatlıkla ufak bir kalp krizi geçirebilirdim.
Ben bu kitaba nasıl bir inceleme yapacağımı bilmiyorum. Nasıl başlamam lazım. Teknik kısmını anlatırsam kitabın duygusal kısmına haksızlık edeceğimi düşünüyorum. Bu kitabı okumak çok kolay çünkü yazım dili çok sade. Aynı zamanda okuması çok zor çünkü o sade kelimlerin ve cümlelerin verdiği his çok ağır.
Ben bu kitabı yorum yapamıyorum. Nereden başlasam cümleler ağzımdan çıkmıyor gibi. Kitabın başından anlatmaya başlarsam; her sabah yeni bir bilgi öğrenme hevesi ile okula gitmek isteyen fakat baskıcı eril rejim yüzünden okuma ve öğrenme hakları elinden alınan kız çocukların sesi boğazımda düğümleniyor.
Kitabı ortasından anlatmaya başlarsam; kendi ayakları üzerinde durmak ve özgür olmak için para kazanan kadınlardan korkan erkeklerin ellerinde eriyip solan cesur kadınların gözyaşları beni boğuyor.
Kitabı anlatmaya sondan başlarsam ise; yaşamak ve yaşatmak için hırslı olan fakat yaşatmak için bir damla bile isteği olmayan erkeklerin onların yaşama haklarını belirlediği kadınların kanları beni yakıyor.
Eski dönem ve ya yeni dönem farketmiyor. Dünyanın hiçbir zamanında kadınlar tamamen özgür olamadı. Tam tersi hayvanların bile doğal bir şekilde sahip olduğu yaşama hakları bile elinden alındı ve alınmaya da devam etmekte.
Her imtihan, hayat yolunda bize öğreten bir öğretmendir. Kimi zaman sabrı, kimi zaman şükrü, kimi zaman da nefsimizin aczini gösterir. Önemli olan, dersini alabilmek ve bu sınavlardan kalbimizi olgunlaştırarak geçebilmektir...
''neydi o cümle, neydi o söz, nerede okumuştum?'' diye geçen günler kendimi paraladığım, kitaplığımın altını üstüne getirip bir türlü bulamadığım, sonra bir arkadaşıma okuması için verdiğimi hatırladığım ve geri gelmeyen kitabımın yokluğunun ancak birkaç gün önce farkına vardığım Halil Cibran'ın hayata dair önemli detayları soru cevap şeklinde işlediği ''Ermiş'' adlı eseriydi aradığım. işte eser dediğin böyle olmalı; arattırmalı kendini, tekrardan okutturmalı.... hem, boşuna dememişler kitap en iyi dosttur diye... sanırım biraz akla, biraz da nasihate ihtiyacım vardı bu günlerde.
indigo yayınlarından çıkan incecik bir kitap elimdeki, topu topu altmış sayfa... kitap ince de işte, ağırlığı gerçekten büyük. altı çizilesi o kadar çok cümle var ki..
özlemle sarıldığım ve çoğu yerde şiir kokusu aldığım deneme türünde yazılan bu kitabı yeniden okumak gerçekten iyi geldi. aradığım sözleri bulmaya çalışırken ilgimi çeken birkaç alıntı da bırakayım şuracığa..
*hayatın nefesi güneş ışığında, eli ise rüzgardadır...
*boşluklarda uçması için bırakılan bir kuştur düşünce; kelimelerin, kafesindeyken kanatlarını açsa bile uçamaz...
*eviniz sizi yansıtan daha büyük bir bedendir. güneşte yetişir ve gecenin sükunetinde uyur, amaçsız da değildir. eviniz rüya görmez mi, hayallerinde şehri terk edip tepelere ya da korulara kaçmak istemez mi?
*neşeniz, maskesini çıkarmış kederinizdir.
ve işte kitabı yeniden okumama vesile olan cümleler..
*dans edip şarkı söyleyin birlikte.. ve eğlenin.. ama yalnız olun ikiniz de... tıpkı bir udun aynı melodiyle titrese bile ayrı duran telleri gibi. kalbinizi verin ancak teslim etmeyin birbirinizin eline. zira yalnızca hayatın avcuna sığar yürekleriniz...
bir arada durun, ancak çok yakın olmayın birbirinize... zira tapınağın sütunları ayrı durur ve meşe ağacıyla servi büyüyemez birlikte...
Ah Küçük Prens… Bu kitabı ilk okuduğumda daha 10 yaşındaydım o an okurken bile çok sevdiğim bir kitaptı kendisi . Kitap okumayı çok seven bir çocuk değildim ama bu kitabı elime verdiklerinde kapağı beni içeri doğru çekti gibi hissettim, ilk sayfasından hayran kaldım. Bir pilot ve küçük prensin tanışmasıyla başlıyor hikaye,bu kitap her insan farklı renkte olsa da her insanın sevgiye ihtiyacı olduğunu hatırlatmakta aynı zamanda.Bir çok yerde de duymuşsunuzdur Küçük Prensi.Kitabı okurken küçük prens siz oluyorsunuz sanki çok güzel bir tarzla yazılmış bir kitap.Herkesin okumasını isterim.Şu zamana kadar tüm incelemelerimi unutun bu kitabı okuyun derim :)
bütün varlığını teslim ettin birine. Gitti. Tüm dünyanı onun coğrafyasına yerleştirdin. Seni haritasından sildi ve gitti. Evindeki bütün yastıkları onun sırtına koydun .Verdiğin şefkati öytece bıraktı ve gitti. Kendi başını bir kere bile okşamadığın ellerinle onu sarıp sarmaladın. Bütün dokunuşlarını bedeninden kopardı ve gitti.
Acaba hayat nedir, bizim yaptığımız bir şey mi, bizim vasıtamızla yapılan bir şey midir? Acaba kader ve talih nedir? Bizimle biten bir şey mi, bizden evvel başlamış, bizimle süren, ve bizden sonra devam edecek bir şey midir?