Günün birinde yaşlı bir kadın bir kafede oturur. Garson kız ona menü kartını getirir ve ne sipariş etmek istediğini sorar. Yaşlı kadın sorar: "Bir dilim pasta ne kadar?" Garson kız: "3 Euro" diye cevap verir. Yaşlı kadın cebinden biraz bozuk para çıkarır ve yavaşça saymaya başlar. Sonra tekrar sorar: "Peki, basit bir dilim kek ne kadar..?” Garson kız sinirli sinirli bakar yaşlı kadına. Birçok masaya bakması gerekir ve streslidir. Sabırsızca cevap verir: “2 Euro" "Bu iyi, o zaman basit bir kek alacağım” diye cevaplar yaşlı kadın. Sinirli olan garson kız keki getirir ve hesap fişini masanın üzerine bırakır. Giderken, "Cimri insanlar..!” diye mırıldanır kendi kendine. Yaşlı kadın pastayı yavaşça ve zevkle yer, sessizce kalkar, parayı masaya koyar ve gider. Garson kız masayı temizlemek istediğinde, yaşlı kadının 1 Euro bahşiş bıraktığını fark eder. Gözleri yaşarır. Yaşlı kadının garson kıza bahşiş vermek için basit bir parça kekle yetindiğini fark eder. Ama yaşlı kadından özür dilemek için çok geçtir… Birini yargılamadan önce karşımızdakini anlamaya çalışmak daha faydalı bir seçim. Gördüklerimizin arkasındaki doğruları keşfetmeye yönelmek evvelâ bizleri körlükten kurtarır. Çok bilmişlik ve ukalâlık egonun kalesidir. Kutsal Ruh sevgi dolu iletişimi öğretir. Her zaman, her yerde, herkesle ve her şartta…
Unutma.. "Kötü günler sonsuza dek sürmez. Yaraların şifalanır, kalbin yeniden açılır. Ruhun kendini yeniler biliyorsun, ne kadar şiddetli olursa olsun. Her fırtına bir gün diner."
Anlamak için, kendimi yok ettim. Anlamak, sevmekle ilgili her şeyi unutmaktır. Leonardo da Vinci, "Bir şeyi anlayana kadar onu ne sevebiliriz ne de ondan nefret edebiliriz" demiş. Bu kadar yanlış hem de bu kadar doğru bir söz duymadım.
Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen " HİÇ " ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir...
Hayatın içinde kaybolduk hepimiz.. Oysa bir deniz kenarı, Bir rüzgar türküsü, Bir ağaç gölgesi, Ve bir toprak kokusu yeter... Yeniden kendimizi hatırlamaya. Giderken yanında götüreceklerinin bir önemi yok... Aslolan ardında bıraktıkların... Sevgin, Saygın, İnsanlığın...
Yavaşlamayı öğreniyorum yavaş yavaş, her şeye yetişemeyeceğimin artık farkındayım. Sık sık küçük molalar veriyorum. Zaten herkesi memnun edemeyeceğimi de biliyorum, bu nedenle içimden gelmeyen şeyleri samimiyetsizce yapmak yerine, "HAYIR" demeyi tercih ediyorum, "sınırlar güzeldir."
"Her şeyle savaşamazsın. Her konuda en iyisini yapamazsın. Her zaman mantıklı davranmak mümkün değildir. Bazen akışına bırakmak gerekir. Bazen savaşmak yerine yenilmek gerekir."
"Bir gün aynada kendine bakarken fark ediyorsun ki; gözlerindeki ışık çoktan sönüp gitmiş. Asla sana ait olmamış ve olamayacak bir şeyin peşinden koşarken gençliğini nasıl da heba etmişsin."
Hayatımın hiçbir bölümünde kimsenin beni sırtında taşımasını beklemedim. gökyüzünü avuçlarıma bırakmasını da istemedim kimseden, dağları ayaklarıma sermesini de. Değer verdiğim insanları çok ince düşündüm hep. Basit şeyler için kırıldığım her hikayenin sonunda hep bir haklılık savunması vardı. Biri için hiçbir şey yapmamanın ona kötülük yapmaktan bir farkı olmadığını da anlayamadılar. Oysa sıradan birilerinin kötülükleriyle değil, kendisi için özel olan kişilerin umursamazlığıyla incinir insan.
Kimsenin ne söylediğini yada ne yaptığını bilmemesi beni üzmüyor. İnsanların birbirlerini anlamadıklarını biliyorum. Nietzsche'nin dediği gibi 'çoğu insan aslında seni dinlemiyor, sadece konuşmak için sıra bekliyor.' Denizler kadar ağlasam da anlatamam kendimi. Ne bu insanlar benim insanım, ne de ben onların sahte tesellileri ile kendini avutacak bir insanım. Derin bir rüyadan uyandım.