Çocukların her yaptığını onaylamak, her kararını "eyvallah "etmek ... Sanki çocuk en doğru seçimleri yaparmış gibi ona tabi olmak. Bu, çocuğun fazla özgürlük ve şımartılmasına sebep oluyor. Oysa en büyük sevecenlik, çocuğa yeri geldiğinde "hayır "diyebilmektir.
Filmlerini sık sık izlerim. Güvenli yerim olarak gördüğüm üç beş filmden biridir. Fakat seriye dair merak edecek hiçbir şeyim kalmadığı için kitaplarını göz ardı ediyordum bunca sene. Ikisini de aynı anda yapan insanlardan değilim. İzlediğimi okumam, okuduğumu izlemem. Ancak bu kez istisna yaparak Potter'ı okudum.
İyiki de okumuş. Film senaryosu ile kıyaslandığında büyük bir fark göremedim. Ince detaylar, filmin seyrine uygun olarak değiştirilmiş. Bunları da beğendiğimi söylemem gerekir.
Her şeye karşın, yüreğin belleğinin kötü anıları sildiğini, iyileri büyüttüğünü, geçmişe katlanmayı bu hile sayesinde başardığımızı bilmeyecek kadar gençti daha.
Rıfat Ilgaz’ın “Şeker Kutusu” adlı hikâyesi, gündelik yaşamın sıradan bir ayrıntısından hareketle dönemin toplumsal yapısını eleştiren anlatıdır. Görünürde bayram ziyaretleri ve hediyeleşme etrafında şekillenen olay örgüsü, aslında sınıfsal farklılıkları, toplumsal değerlerdeki çelişkileri ve insan ilişkilerindeki samimiyet kaybını açığa çıkarır. Hikâyenin merkezinde yer alan şeker kutusu, orijinal niteliğinin ötesinde statü, çıkar ilişkisi ve insani zaafların simgesine dönüşür.
Ilgaz’ın yalın dili ve gündelik konuşma doğallığı taşıyan diyalogları, metne güçlü bir ironi kazandırır. “Şeker Kutusu” yüzeyde bir bayram öyküsü izlenimi verse de Türk öykücülüğünde nesne merkezli anlatımıyla birey-toplum ilişkilerindeki yapaylığı sorgulayan hiciv örneklerinden biridir.
Bu simgesel anlatım, hikâyenin olay örgüsünde belirgin bir döngüsellik üzerinden derinleşir. Başlangıçta Ali Yılmaz’ın özel olarak bir şeker kutusu yaptırmasıyla başlayan olaylar elden ele taşınan kutunun sonunda yeniden Ali’ye dönmesiyle tamamlanır. Bu döngüde içtenlikten yoksun ilişkilerde yapılan jestler, bir anlam üretmek yerine kendi ekseni etrafında dönen boş eylemlere dönüşür. Bayram gibi paylaşımın ve dayanışmanın sembolü olan bir zamanda bile insanlar birbirine samimiyetle değil, statü kaygısıyla yaklaşır.
Ali Yılmaz’ın tutumu, bireysel duygular ile toplumsal roller arasındaki gerilimi görünür kılar. Nişanlısı Sevgi’ye götürmek üzere özenle seçtiği “üzeri çiçekli, içi dışı kadifeli, iç kapağının ortası aynalı, pırıl pırıl selefonlu,” kutu, Ali’nin duygusal ilgisini gösterişli bir nesne üzerinden ifade ettiğini açıkça ortaya koyar. Yani kutu hem duygunun dışavurumu hem de bu duyguyu estetik bir ambalajla sunma arzusudur.
Kutunun parlak, aynalı kapağı, duygusal bir armağanın içtenliğinden çok dış görünüşe verilen önemi temsil eder. Ali’nin “İki kat kâğıda sarın kutuyu, şıklığı dışarıdan belli olmasın” sözü, metinde doğrudan sıkılganlığının ifadesi olarak verilse de bu davranış toplumun erkekten beklediği ölçülülük ve duygunun kamusal alanda gizlenmesi anlamını da taşır. Ali Yılmaz’ın birkaç kez alkol alması, cesaret arayan biri olarak sıkıntılarını bastırma çabasını, özgüven eksikliğini ve sosyal ortamlara adapte olma tarzını yansıtır.
Ilgaz, bireyin iç dünyasıyla toplumun görünürlük baskısı arasındaki çatışmayı sade bir ayrıntı üzerinden aktarır. Tam da bu noktada öykü, nesnelerin gündelik hayattaki simgesel anlamlarını inceleyen modern düşünürlerle ortak bir kavramsal zeminde okunabilir.
Roland Barthes’ın “Mitolojiler” adlı eserinde belirttiği gibi, gündelik nesneler zamanla işlevsel anlamlarını yitirerek ideolojik birer mit’e dönüşür. Şeker kutusu da tıpkı Barthes’ın tanımladığı biçimde, yalnızca bir armağan olmaktan çıkarak toplumsal statüyü temsil eden bir göstergeye bürünür. Bu bağlamda Ilgaz, bireyin duygusal eylemini dahi toplumsal kodların belirlediği bir “mit” düzlemine taşır.
Jean Baudrillard ise modern toplumda nesnelerin artık kullanım değerlerinden çok “gösterge değerleriyle” işlev kazandığını vurgular. Ali Yılmaz’ın kutuyu seçerken gösterdiği estetik özen, bu gösterge ekonomisinin edebi bir örneğidir. Şeker kutusu, bir sevgi ifadesinden çok, görünürlük ve beğeni nesnesine dönüşür. Dolayısıyla Ilgaz’ın hikâyesinde armağan verme eylemi, samimi bir paylaşım değil, statüsel bir jesttir.
Bu dönüşümün toplumsal ve insani yönünü Georg Lukacs’ın “şeyleşme” (reification) kavramı açıklar. Lukacs’a göre modern toplumda insan ilişkileri ekonomik ve toplumsal baskılar altında nesneleşir. Öyküde kutunun elden ele dolaşması, bu yabancılaşmış ilişkilerin somut bir yansımasıdır. Her karakter nesneye kendi çıkarı doğrultusunda yaklaşır.
Ali Yılmaz, sosyal prestij kazanmak için kutuyu kullanırken nişanlısı Sevgi, bu anlamda ekonomik yaklaşım sergiler. Melahat, müfettişten terfi almak, Şenol, futbolda profesyonel kadroya geçmek, belediye meclis üyesinin kızı Sevim ise nişanlı olduğunu bilmesine rağmen romantik duygular beslediği Ali’ye kültürel bir gelenek olan bayram gününde kutuyu ulaştırır. Bu döngüsel dolaşımda her karakter, kendi toplumsal konumuna göre davranır; böylece öykü, toplumsal hiyerarşiyi ve ilişkilerdeki sahte dengeyi görünür kılar.
Olay örgüsü gündelik yaşamın akışı içinde, sıradan mekânlarda gelişir. Çiçekçi, şekerci, meyhane ve ev gibi mekânlar, karakterlerin toplumsal yaşantılarını görünür kılan sahnelerdir. Bu alanlar, gündelik hayatın sıradanlığı içinde insan ilişkilerinin yüzeydeki yapaylıklarını ve derindeki yalnızlıklarını yansıtır. Bayram gününün seçilmesi, paylaşma ve mutluluk duygularının en çok dışa vurulduğu bir zamanı işaret eder; ancak bu sevinç atmosferi, karakterlerin içsel boşluğunu görünür kılarak ironik bir karşıtlık oluşturur.
Yazar, öyküsünde üçüncü tekil kişi anlatıcıyı kullanır. Olaylara dışarıdan gözlemci bir bakışla yaklaşırken, zaman zaman karakterlerin iç dünyalarına da yer vererek anlatıya derinlik kazandırır. Diyaloglarda gündelik konuşma doğallığı korunmuş; karakterlerin sosyoekonomik durumları kullandıkları sözcüklerle sezdirilmiştir. Dildeki yalınlık ve doğallık, öykünün gerçekçi atmosferini güçlendirir. Betimlemeler ölçülüdür; anlatım, olayın akışını kesmeden karakterlerin ruhsal durumlarını sezdirir. Öykünün son sahnesinde kutunun iç kapağındaki aynaya özellikle yer verilmesi bireyin kendisiyle yüzleşmekten kaçınma anını temsil eder. Bu yönüyle Şeker Kutusu, Türk öykücülüğündeki toplumsal gerçekçi çizginin sade ve etkili bir örneğidir.
Aman yarabbi! Sevmek bu muydu? İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey, sevmek bu muydu?
Hiç kimse başka bir insanı yetiştiremez, sadece hedefini bulmasına yardım edebilir. Onu yetiştirecek en önemli kişi yine kendisidir. Çünkü sadece kişinin kendisi yirmi dört saat kendiyle beraberdir. Neye muktedir olduğunu en iyi kendisi bilir.
O kadar çok imgeleme var ki benim duygu ve bilgi birikimim bana yardımcı olamadı bu eserde. Bir iki şiir dışında beni üzdü :( yazarken şöyle düşündüm yinede merak edilip okunur mu ? cevabım yine hayır olurdu :(
"Peki sen?" dedim. "Senin hayalin var mı?" Yüzünde anlaşılmaz bir ifade oluştu ama sonra birden yok oldu. "Hayal kuracak kadar boş vaktim yok." "Vay be," dedim, "cevaba bak." Göz kırptı.
Engin Geçtan’ın İnsan Olmak adlı kitabı, bireyin hem içsel dünyasına hem de toplumsal yapıyla olan etkileşimine dair derin ve insani bir bakış sunar. Bir psikolojik danışman olarak bu eseri incelediğimizde, sadece bireysel psikolojiyi değil, bireyin toplum içindeki varoluş mücadelesini de anlamaya çalışan çok katmanlı bir yapı ile karşılaşıyoruz . Bu kitapta, Engin hocamız bireyin kendiyle yüzleşme sürecinin kolay olmadığını vurgular. Psikolojik danışmanlık sürecinde de sıkça karşılaştığımız bir gerçek vardır: İnsan, çoğu zaman kendisinden kaçar. Kitapta bireyin, öz benliğiyle temasa geçmeden önce çeşitli savunma mekanizmalarına sarıldığı görülür. Bu, danışanların görünen sorun ile derin ihtiyaç arasındaki farkı anlamaya başladıkları noktada gözlemlenir. Kitapta dikkat çeken önemli temalardan biri de toplumsal yabancılaşmadır. İnsan, toplumun biçtiği roller içinde sıkışır; bazen anne, bazen çalışan, bazen öğrenci... Ancak tüm bu rollerin ardında, gerçek benliğine ulaşamayan bir birey vardır. Engin hocamız burada, bireyin bu yolculukta yalnızlaşabileceğini ancak bu yalnızlığın bir gelişim fırsatı olduğunu belirtir.