Lou Andreas-Salomé, kurgu yapıtlarında genç kadınları erkeklerle ilişkileri çerçevesinde, geleneğin dayattığı sınırlayıcı roller karşısında tamamlanmış ve bağımsız bir kadın kimliği oluşturma çabası içinde tasvir eder. Bugünün feminist söyleminin inşasının ilk adımları olarak görülebilecek bu yapıtlar, 20. yüzyıl başında geniş bir okur kitlesine ulaşmıştı. Yazar, kadınların hayatında hassas bir süreç olan çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemini de mercek altına almıştı. 1895 tarihli romanı Ruth’un büyük bir ilgiyle karşılanmasının ardından, yapıtlarında psikolojik ve felsefi boyutlarıyla ele aldığı kız çocuklarının ergenlik dönemi konusunda farkındalık oluşmasına katkıda bulundu. Volga, Lou Andreas-Salomé’nin 1902 yılında yayımlanan ve Eşikte: Yeniyetme Kızların İç Dünyasından Beş Öykü başlığı altında topladığı öykülerden biridir. Kozasından çıkıp dış dünyayla ve daha önce hiç hissetmediği duygularla tanışan masum Lyubov’un yüreklerimizi ısıtan öyküsü, yazıldığı dönemin ruhunu yansıtsa da büyüsünden hiçbir şey yitirmemiştir.
“Kuyu senin içinde. Bir başkasının sana yapacağı her şeye sen kendi içinde hazır olmalısın – onu uzaklaştırıp kendin içine dalmalısın ve ne yaptığını sormamalısın. Batmalısın, ancak o zaman yeniden doğarsın.”
“Büyüdüğünüzde dünyadan ve diğer şeylerden payınıza düşenler artmayacak, bilakis daha da azalacak,” diye uyardı Valdevenen. “Ancak şu anda her şey sizin henüz ve siz de her şeye aitsiniz. Belli ki bu yüzden çirkin bulduğunuz hiçbir şey yok şimdi ve sizi hayal kırıklığına uğratmamak için her şey en güzel yüzünü gösteriyor. Sonraları bu böyle kalmayacak.”
Dalmış olduğu düşüncelerin onu, etrafında kıpırtısız ibadet eden insanların arasından başka bir yerlere kaçırmasını istiyor gibiydi, hem öyle pek yakınlara da değil, göklerin ötesine, bütün gerçeklerden en az bu kadar uzak, cennet gibi bir yerlere.
“... belki de bugün dışarıda gördüğü ve hayran kaldığı şeyler gibi güzeldi. kıyıdaki kayınlar ve ışıltılı dalgalar gibi, ya da gökteki bulutların akşam kızıllığındaki hali gibi.”
“Elini kızım, uzatmak ister mi sen!” diye bozuk bir Rusçayla seslendi ona. “O zaman mutluluk söylerim, hayat okur ben.” ... bu küçük gösteriden yavaş yavaş uzaklaşan Lyubov'un kulağına son olarak “Kader güzel... kader tatlı...” sözcükleri çalındı. Güverteyi tarayan rüzgâr başındaki hasır şapkayı ensesine devirdi. Akşam göğünü kaplayan zarif bulutların arkasında kalan güneş görünmüyordu artık, ama süzülen ışığın altında su ışıyıp parlıyordu.
Yaradılışının en başındaki bir dünya bu; çok daha büyük, henüz tam biçimlenmemiş ve daha yalın. Gökyüzü, toprak ve su, sanki birbirlerinin kollarından henüz ayrılmışçasına hepsini kucaklayan tek bir kontürle çizilmiş gibi duruyorlar, çıplak ve henüz can bulmamış bir halde Tanrı'nın karşısına çıkmışlar da ölçüsüz büyüklüğüne tanıklık etmekten başka bir şey ellerinden gelmiyormuş gibi.
“... geceyle gündüz hâlâ iç içe, kararsızca salınıyorlar ve ufukta güneşin ilk ışıklarının alevlenmesiyle evrenin kaosundan çözülen bir dünya ilk kez ortaya çıkıyor sanki.”