“Ölmeden önce, kendini bağışla, sonra da başkalarını.”
Ölmek üzere olan bir öğretmenin çok sevdiği eski öğrencisiyle son tezi.
Her satırı içinizi ısıtacak ve her paragrafı ders alınabilecek nitelikte. Bazen duyguların tavan yaptığı, bazen derin düşüncelerle şu an'a kadar tüm yaşanmışlıklara göz atmanızı sağlıyor. Etrafımızdaki baskılara, dayatmalara yenilmeden, yanınıza sevgiyi alarak kendi kültürünüzü nasıl oluşturabileceğinizi sergilemekte.
“Birbirimizi sevdikçe ve sevgimizi sürekli hatırladıkça, hiç yok olmadan ölebiliriz.” demiş bir bölümde
Aşırı dozda samimiyet yüklüyor kalbinize, bu da duygu patlaması yaşamanıza sebebiyet veriyor.
*
Kitabın yazarı Mıtch Albom, öğrencilik döneminde iyi bir öğretmenle karşılaşmış olmayı, noktasına virgülüne kadar kıymet verip değerlendirmiş bence.
Herkes, hikâyesinde Mori gibi öğretmenle karşılaşamıyor maalesef. Olan var ise sıkıca sarılıp değerini bilsin. Bu kadar bilge bir kişiliğin içinde "kibir" olmaması , kesinlikle profesörü özel kılıyor.
Bir solukta okunabilecek olmasına rağmen, sindire sindire aceleye getirmeden bitireceğiniz güzellikte bir kitap.
Ölüme gülerek göz kırpan, çevresine pozitif anlamda enerji yayan Profesör Mori, ardında bıraktığın güzellikler için teşekkürler.
Profesör Mori'nin dediği gibi, “Sevgiyle hep hayatta kalırsın.” Kalbinizdeki sevgi, merhamet ve şefkat hiç eksilmesin.
Kader..." diye geçirdi içinden son olarak. Onu bu günlere kadar getiren, düştüğü her duruma boyun eğmesini ve alışmasını sağlayan, iyi olanı Allah'tan, kötü olanı kuldan bilmesini sağlayan sarsılmaz imanı, kendisini bu günden sonra da yalnız bırakmayacaktı elbette.
Kütüphaneler dolusu kitap okudum, okulları hep dereceyle bitirdim... İyi bir işim var ama yine de olmadı işte... Bir şeyler hâlâ eksik... Bugüne kadar kaybeden hep ben oldum…
Zayıf adamın sözüne de duygularına da güvenilmez. İhanete en yatkın insanlar, hayattan beklentileri en yüksek, göğüslerinde taşıdıkları yürekse en zayıf olanlardır. Zaten öyle adamlar kendileriyle öyle meşguldürler ki, aşk meşk onlara göre değildir... Tutunacak bir daldır aradıkları…
Ancak güç, insanlar arasındaki ilişkileri, en çok da aşkı körelten bir unsurdur. Güç ve iktidar savaşının olduğu bir yerde aşk yaşanamaz çünkü aşk, kendisi de dahil hiçbir iktidarı kabul etmez.
– Tarih onun hâlâ bir azize mi yoksa bir fahişe mi olduğuna karar verememiş. Birinin sizden yüksekte olduğunu bilmek herkesin rahatlıkla kabul edebileceği bir şey değildir. Üstelik kadınsanız, o gücün, o ünün altında ezilme ihtimaliniz daha da yüksektir.
Bir yandan bu derin yalnızlıkla nasıl başa çıkabileceğimi bilmezken, bir yandan da sanki o yalnızlığa alışmıştım... İki kişilik bu dünyaya başkaları girsin istemiyordum…
Annemden sonra ilk kez evden çıktığım gün, çok yabancı bir dünyada hissettim kendimi... Ne o dünya beni tanıyordu, ne ben onu... Sanki bastığım toprak bile beni istemiyordu…
– O zaman... sevgisizlikten ağladığımı bilmiyordum... ama şimdi biliyorum... Aradan yıllar geçti... şimdi artık ağlamıyorum... ama ağlamak için hâlâ çok neden var…
Hepimizin içinde bir suçlu yattığına ben de gönülden inanıyorum ama insanoğlu bir yandan da bu suçluyu bulup bir an önce uslandırmak istiyor. Bunu da yine kendi isteği ve arzusuyla yapıyor. Yani insanoğlu suçlu olduğu kadar da masum…
Hem nedir bu oğlan çocuk takıntısı... bunu da anlayabilmiş değilim... Kız olmak suç mu?.. Oğlanların aklı var da kızların yok mu?.. Koca şah olmuş ama bunu bile öğrenememiş…
Diktatör ruhluydu. İşi gücü oğullarına naz yapmak, onların karılarıyla değil... kendisiyle ilgilenmelerini sağlamaktı. Bunun için yapmadığı numara kalmazdı.
Kimi insanlarla birlikte olmak insanı yorar, mutsuz eder. Çünkü acıya hapsedilmiş ruhların bu acısına ortak olmak ürkütür insanı. Ala için de böyle söylenebilir.
Hayat insanların duygularını tıpkı dağlar, tepeler gibi şöyle veya böyle erozyona uğratıyor. Sonbaharda solan çiçekler gibi duygularımızın da giderek suyu çekiliyor, sararıyor, kuruyor. Bazı insanlarda bu çok daha belirgin oluyor. Katılaşıyor insanlar, esnekliği, yumuşaklığı kayboluyor.
Ama yine de içimde öyle şeyler saklı ki, bunu mutlaka biriyle paylaşmalıyım. Hani herkesin içinde kimseye söyleyemediği sırlar vardır ya, işte öyle şeyler. Bunları en yakın arkadaşlarınızla bile paylaşamıyorsunuz.
Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında, ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vaziyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp duruyordu.
Fazlaca iyiydim. Bunun acısı sonra cıkacak. kainatın tüm yangın tarihleri bir araya gelip tek cilt olacaklar, kapakta da kendi külünden yeniden doğan, aldırma gönül kuşunun resmi yer alacaktı. Ne olmustu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim," diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? Ilk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
Ama yaşadığınız kent Ankara gibi bir yerse, işler değişir. Ankara iş şehridir, sorunların bire bir yaşandığı, üstelik insana bunu unutturacak mekânların pek bulunmadığı, muhafazakâr bir şehirdir. İstanbul gibi güzel, cilveli, işveli bir kadına benzetemezsiniz Ankara’yı. Olsa olsa takım elbise giymiş, sabah çıkıp akşam en geç altıda evinde olan, saçları hafifçe kırlaşmış, tecrübeli, ne yaptığını bilen bir memura benzer Ankara. Ama o memur babanızdır, ağabeyiniz, dayınızdır. Seversiniz onu.
Çok düşüneceğim gelmeden önce. Belki çok da ağlayacağım. Bu koca Aslan ağlamayalı çok oldu. Belki o zaman yüreğime oturan o ağırlıktan, o karanlıktan kurtulurum.