Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında, ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vaziyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp duruyordu.
Fazlaca iyiydim. Bunun acısı sonra cıkacak. kainatın tüm yangın tarihleri bir araya gelip tek cilt olacaklar, kapakta da kendi külünden yeniden doğan, aldırma gönül kuşunun resmi yer alacaktı. Ne olmustu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim," diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? Ilk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
Ama yaşadığınız kent Ankara gibi bir yerse, işler değişir. Ankara iş şehridir, sorunların bire bir yaşandığı, üstelik insana bunu unutturacak mekânların pek bulunmadığı, muhafazakâr bir şehirdir. İstanbul gibi güzel, cilveli, işveli bir kadına benzetemezsiniz Ankara’yı. Olsa olsa takım elbise giymiş, sabah çıkıp akşam en geç altıda evinde olan, saçları hafifçe kırlaşmış, tecrübeli, ne yaptığını bilen bir memura benzer Ankara. Ama o memur babanızdır, ağabeyiniz, dayınızdır. Seversiniz onu.
Çok düşüneceğim gelmeden önce. Belki çok da ağlayacağım. Bu koca Aslan ağlamayalı çok oldu. Belki o zaman yüreğime oturan o ağırlıktan, o karanlıktan kurtulurum.
Yaşlı, genç, kadın erkek, zengin, yoksul, köylü, kentli ama her biri hüzünlü insanlar. Bu dünyanın ölümlü olduğunu bilerek yaşayan insanoğluna hüzün yakışıyor ama acıyı sadece insana değil, hiçbir canlıya yakıştıramıyorum ben.
- Yerdik de kıymetini bilir miydik? O zaman da Sultan Hamit Efendimizin zamanında kelle şeker iki meteliğeydi diye Atatürk devrini burunlamazlar mıydı?
İçimizde bizi hiç rahat bırakmayan, bizden sürekli bir şeyler isteyen, verdikçe alan, aldıkça istekleri durmadan değişen, arsız mı arsız bir şeyler var. Her istediğini versen bile –veremezsin ya– rahat durmaz. Her şeye çok çabuk sahip olmuş şımarık çocuklar gibidir. Bu sefer de verdiklerinden bıkar, olandan usanır, olmayanın peşine düşer. Adına mutluluk dediğimiz şey işte o olmayandır.
Murtaza Allah'ın kulluysa, kediler de Allah'ın kuluydular. Apartman kapılarına bırakılmış çöp tenekelerinde buldukları yemek özgürlüğünden onları hiç kimse yoksun kılamazdı.
Yok idi memlekette onlar gibi hanlarım,hamamlarım. Var idi fırtınaların çatısını uçurdu bir ahşap barakacağım. İstemem haram zadeler gibi hanlar, hamamlar, konaklar…
Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti onu buraya sarhoşlardan korusun, hırsızlardan avanta alsın, gece yarısından sonra da tam siper olasın diye bekçi tayin etmemişti.
Çok mu okudum? Çok okudum. Kitap baskıları iyi değil. Dizgiler felaket! Romanlar kötü arkadaşlar gibi. Şiirler çok çatık kaşlı. Gülmecelerde gözyaşı eksik. Dramlarda tebessüm. Epiklerde hiç yalnız insan yok.
Anaların yüreği hep ağzında. Hep böyle oldular. Uykularında, uyanıklıklarında, ölülerimizi görür oldular, bütün bütün. Analara, analara, en çok onlara yazılmalı şiirler. Çocuklara en çok onlara anlatmalı. Hep anlatmalıyız. Okul kapılarına varamayan, hiç değil her akşam üstü, "oh çok şükür sağ salim geldi bugün de" diyemeyen, her günün, her akşamını bile bekleyemeyen, yarına dayanmak için her gün, her akşam üstü olsun sevinemeyen, hep uzaktan, aylar ucundan kıvranıp duran anaları. Onları anlatmalıyız. Şiirler onlar için yazılmalı. Çocuklar, anaları çocuklar, insanları çocuklar. Tutarsa şiirimiz ayakta tutar. En yakınımızdan başlamalı. Onlara, onlar için en güzel şiirleri yazmalıyız.