Bizler kendimize not versek de, bunu onaylayan olmayınca verdiğimiz notların hiç kıymeti kalmaz. Ne de olsa sosyal varlıklarız. Birlikte yaşadığımız toplumun bize bakışı bile her türlü etkiler bizi.
Dünyada tek bir insanın mutsuzluğu, umutsuzluğu, hayata isyanı nasıl da virüs gibi yayılıyor ortalığa? Kaç kişi bu virüsten etkileniyor, sadece kendileri değil, bir süre sonra onlar da nasıl yayıyorlar bu kötü enerjiyi etrafa…
Dünyada tek bir insanın mutsuzluğu, umutsuzluğu, hayata isyanı nasıl da virüs gibi yayılıyor ortalığa? Kaç kişi bu virüsten etkileniyor, sadece kendileri değil, bir süre sonra onlar da nasıl yayıyorlar bu kötü enerjiyi etrafa…
Çocukken kendini korumak zorunda kalan çocuklar bazen hayatta çok başarılı olabiliyor, kendi ayakları üzerinde durmayı daha çabuk öğreniyor. Ancak, hayata inancı kalmayan bu çocukların içindeki boşluğu ve yalnızlık duygusunu hiçbir şey dolduramıyor. Hüzün ve yalnızlık duygusu bir türlü bırakmıyor peşlerini.
Bizim ülkemizde kadınlar çok erken evlendiği için ilk çocuklarında genelde anne olmayı bilemiyorlar, kendileri de çocuk zaten. Evlendiklerinde onlardan beklenen bir an önce hamile kalmaları. Hiçbirinin, ben anne olmaya hazır mıyım, bunu gerçekten istiyor muyum, doğursam bakabilecek miyim gibi sorular sormak aklına bile gelmiyor çünkü öyle bir soru sormaya hakları da yok ki…
İlk çocuk olmak, ağabey ya da abla olmak, bu de yetmezmiş gibi o çocuk halinle o evde pek çok sorumluluk yüklenmek hiç kolay değil. Çabuk büyümek zorunda kalıyor insan.
Acaba aşk dedikleri böyle bir şey miydi? Ali’nin duyduğu kadarıyla aşk evlenmeden önce olurdu. Delikanlıyken sık sık âşık olunur, onunla bununla gezilir tozulur, sonra da evinde oturan namuslu bir kızla evlenilir, bu işler de kapanır giderdi. Gerçi erkekler evlendikten sonra da hafif kadınlarla beraber olabilirler ama karılarını boşayıp o kadınları almaya kalkmadıkları için sorun çıkmazdı.
Biri tarafından çok sevilmek yüceltir bizi, kişiliğimizi etkiler, adeta kaderimizi değiştirir. Bambaşka biri oluruz o aşk, o sevgi sayesinde. Hiç sevilmeden bu dünyadan göç edenler için ise ne büyük kayıp!
Her ne olduysa bu sefer senin canını çok yakmışlar. Boş ver... Benim de çok yaktılar zamanında ama ben biraz daha büyüyünce onlardan intikamımı alacağım. Nasılmış çocuk dövmek, göstereceğim onlara. Korkma kız, seninkilerden de alırım o intikamı.
Şu içine oturan taşı bir çıkarabilse, ah bir çıkarabilse rahatlayacaktı ama o taş ne kadar öğürse de bir türlü çıkmıyor, kalbinin üzerinde bütün ağırlığıyla oturmaya ediyordu.
Sonra kuşlar geldi aklına, gökyüzünde dolaşıp duran kara kara kuşlar... Belki kuşlar onu kurtarabilirdi. Yine kapattı gözlerini, gözünün önünden hiç gitmeyen babasının kanlı gözlerini kovdu, onun yerine kuşları düşünmeye başladı.
Kimse yok ve ben özgürüm. Satır aralarında kendine dair ne kadar da önemli şeyler söylüyor aslında... Belli ki yalnız kaldığında kendini özgür hissediyor. O “kimse” dediği, kim acaba?
Hem biliyor musun, insanın tanımadığı birine kendini anlatmasının kolay ve cazip yanları da var. Yüreğine çöreklenmiş ne kadar acı, ne kadar korku ve kırılmışlık varsa hepsini seni daha önce hiç tanımayan, daha sonra da hayatında olmayacak bir yabancıya anlatacak, onları bu kırmızı odaya bırakıp gideceksin.
Kendi mutsuzluğunuza çocuklarınızı ortak etmeyin. Kendi dertlerinize dalıp onları ihmal etmeyin. Başına her ne gelirse gelsin onlar sizin çocuklarınız.
Köylüler, taşralılar da her zaman dolu karınla gezmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlar. Aslında çok sayıda köylünün şehre yönelme sebebi, karınlarının doymaması.
Gettoda yaşayanların evi yoktur. Ev hayatının anlamını, kutsiyetini bilmezler. Daha üstsınıf işçilerin oturduğu belediye binaları bile, sıkış tıkış barakalardır. Ev hayatı yoktur içlerinde. Kullanılan dil bunu kanıtlar. İşten dönen baba, sokakta oynayan çocuklarına annelerinin nerede olduğunu sorar; aldığı yanıt şudur: “Binaya girdi.”
Çocuklarımızın görmesini, duymasını istemeyeceğimiz seslerle, görüntülerle dolu bir yer, hiç kimsenin çocuğunun yaşamaması, görmemesi, duymaması gereken bir yerdir. Eşlerimizin hayatlarını geçirmesini istemeyeceğimiz bir yerde, hiç kimsenin eşi hayatını geçirmemelidir.
Biz Bilim’de yol alırken, şanımız yürürken zamanda, Niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? Kasvetli sokaklarda, Gelişim felç olup kalmış; Açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış;
Maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır.
İşçilerin topraktan kopuşu o kadar ilerledi ki, medeni dünyanın dışındaki tarım bölgeleri, hasadın toplanması için şehirlere muhtaç hale geldi. Toprak olgunlaşmış servetini saçmaya başladığı zaman, topraktan uzaklaştırılmış şehir insanları geri çağrılır oldu.
Size krallık yapacak kişinin yönetimi şöyle olacak: Oğullarınızı alıp savaş arabalarında ve atlı birliklerinde görevlendirecek. Onun savaş arabalarının önünde koşacaklar.
Bazılarını biner, bazılarını ellişer kişilik birliklere komutan atayacak. Kimisini toprağını sürüp ekinini biçmek, kimisini de silahların ve savaş arabalarının donatımını yapmak için görevlendirecek.
Kızlarınızı ıtriyatçı, aşçı, fırıncı olmak üzere alacak.
Seçkin tarlalarınızı, bağlarınızı, zeytinliklerinizi alıp hizmetkârlarına verecek.
Kadın erkek kölelerinizi, en iyi erkeklerinizi, eşeklerinizi alıp kendi işinde çalıştıracak. Sürülerinizin de ondalığını alacak. Sizler ise onun köleleri olacaksınız.
Bunlar gerçekleştiğinde, seçtiğiniz kral yüzünden feryat edeceksiniz. Ama Rab o gün size karşılık vermeyecek.
Bir Çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. Montesquieu de şöyle demiş: “Çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor.”
Ama en önemli ve her şeyin temelinde yatan şey, adamın kadına duyduğu güçlü sevgiydi; zira insan önem vermediği bir kadının ne düzgünlüğünü, derli topluluğunu umursar, ne de onunla gurur duyar.
Çocukların büyüyünce canlılıktan, dayanıklılıktan uzak, çürük yetişkinlere dönüşmeleri kaçınılmazdır; bu dizleri güçsüz, daracık göğüslü, dermansız nesil, kırsal bölgelerden gelen işgalcilerle girdiği yaşam mücadelesinde çöküp yıkılmaktadır. Demiryolu işçileri, hamallar, otobüs şoförleri, tahıl ve kereste taşıyıcılar, fiziksel dayanıklılığa sahip olması gereken herkes genellikle kırsal kesimdendir.
Soluduğu ve hiç kaçamadığı hava bile, tek başına onun zihnini ve bedenini zayıflatmak için yeterlidir. Böylece yok etmek ve yok olmak üzere kırsal bölgelerden Londra şehrine akan taze, güçlü insan topluluğuyla rekabet edemez hale gelir.