Ben iyimser bir insan değilim; bütün insanlık, bütün hayatımız ve trajik sonuyla bütün bu komedi bana hiç de pembe bir tablo çizmiyor. Fakat, insan doğamızda, bir ihtimal, kök salacak, yeşerecek bir şeyi niçin ille de Batı’ya bağlayalım?
Çok güzel basmakalıp sözler biliyorum ben. Örneğin, özgürlük ve hukuk düzeni, işte çok ünlü bir klişe! Ama size göre bizdeki ‘düzensizlik, kanunsuzluk ve bürokrasi hükümranlığı’ daha iyi, öyle değil mi? Ayrıca, pek çok gencin başını döndüren bütün o sloganlar, alçak burjuvazi, souveraineté du peuplexii, çalışma hakkı, tüm bunlar basmakalıp sözler değil de nedir? Kaldı ki, aşk ile nefret birbirlerinden ayrılamaz.
Köylülerin serfliğin kaldırılmasından sonraki yoksul durumlarına ve alkol vergilerinin kaldırılmasının halk arasında ayyaşlığı artırdığına bir zafer havası içinde işaret etmek ancak aptallara ve düzenbazlara yakışır…
Sizi, başkalarının buluşlarını düşünmeden, gelişigüzel almaya zorlayan mı var? Yabancının icadını yabancıya ait olduğu için almıyorsunuz, işinize yaradığı için alıyorsunuz. Demek ki, o şeyi, düşünüp taşınarak, seçerek alıyorsunuz.
Niçin bu böyle oluyor? Neden böyle bir tutsaklığa giriyoruz? Bu bir sır... Anlaşılan huyumuz böyle... Sonuç şu ki, bizim mutlaka bir efendiye, bir şefe gereksinmemiz var. Böyle bir şefimiz olsun da alt tarafı bize vız gelir... Köleyiz biz, köle... Gururumuz da, küçülmemiz de hep kölecedir. Yeni bir efendi, yeni bir şef ortaya çıktı mı, eskisini alaşağı ederiz. Biz, ayırt edici bir niteliğimiz olarak karşı çıkmaktan, yadsımaktan söz ediyoruz.
On Alman bir araya gelse, doğallıkla, hemen Schleswig-Holstein, Alman birliği sahneye çıkar. On Fransız bir araya gelse, istedikleri kadar kendilerini sıksınlar, söz dönüp dolaşır, yine kadınlarda karar kılarlar. On Rus bir araya gelince –bunu kendi gözlerinizle de gördünüz– hemen Rusya’nın önemi ve geleceği sorunu görüşülür.
Adamcağız karısının etkisiyle iyi giyinmeye, görgü kurallarına uygun davranmaya başlamıştı. Küfretmeyi bırakmış, eline kitap almamakla birlikte, bilgiye ve bilginlere saygı beslemeye başlamıştı.
ilk bakışta insana, bu dünyada pek çok benzeri olan, namuslu, kendine güvenen bir işadamı izlenimi vermekteydi. Uzun bir çalışma yaşamından sonra dinlenen bir insanı andırıyordu. Düşünceleri, şu anda kendisini çevreleyen ortamdan tamamıyla ayrı, bambaşka bir dünyada dolaştığı için, önündeki tablodan daha da çok zevk alıyordu.
Bu hayatta sırf yapmamız gerekenleri yaptığımız için sorun yaşıyoruz bence. Hepimiz el âlem ne derciyiz. Ben bunun tersini yapmaya çalışıyorum. İçimden gelen hisse güvenerek yapmamam gereken şeyi yapıyorum.
Mezar taşlarında yazan bütün o isimleri merak etti. Nasıl deneyimler yaşamışlardı? Onların hayatı da böyle hızla ve kesik kesik önlerinden geçmiş miydi?
Mutluluk hayatına nasıl baktığına bağlıdır. Bu trenin bütün amacı bu. Hayatını… cidden neler yaşadığını anlamana yardımcı olmak. Artık zamanın geldi delikanlı. Bilet, lütfen.
Hayatın yanında biz küçücüğüz... Arada bir kendimizi bir şey sansak da, esip gürlesek de, onun kararlarına boyun eğmekten başka çaremiz mi var? Biz insancıklar hayatın kararları karşısında işte bu kadar âciz varlıklarız.