Kimsenin aklı başında değildi ve şimdi yaşamak, sadece ölmemeye çalışmaktan ibaret bir şeydi. Oysa yaşamaya çalışmak en büyük yorgunluktu. Ölümü beklemek bile yorgunluktu.
"Bizde" dedi, "Ölmüş bile olsa sevdiklerimizin bedeni azizdir. İnsanın topraktan yaratıldığına, bu yüzden de toprağa karışması gerektiğine inandığımız için de onu toprağa gönül huzuruyla veririz.”
Neden böyle yapıyorsunuz? Neden siz de ölülerinizi toprağa gömmüyorsunuz?" "Doğayı kirletmemek için" dedi Piruz. "Biz havanın, suyun, toprağın ve ateşin saflığına inanırız. Bu dört unsur temiz olduğuna göre doğa temizdir. Oysa çürüyen bir insanın bedeni tabiatı kirletir. Onun için ölülerimizi toprağa gömmeyiz biz, ateşte yakmayız, suya atmayız, açıkta kendi haline bırakmayız.”
“Korksunlar” dedi. “Bu ülke devirmeye alışıktır. Güven yerle bir olunca nefret, köylüyü de mollayı da esnafı da bir kılar. Koca saltanat bir tütün dumanında savrulur. Çünkü aklın yolu bir, kalbin zulme isyanı aynıdır. Uzak değil. Ateşin sesi geliyorsa canınıza yapışması yakındır.”
İsmail’e ne kadar benziyordu. O anda kararını verdi Zehra. Eğer bir erkek İsmail’e benziyorsa o iyi bir erkek demekti. İsmail gibi bir erkek de insanın ya ağabeyi ya sevdalısı olabilirdi.
Biliyorum, gökyüzünü fark etmem çok geç oldu. Hep kendimi ezberledim onca mısra içinde... Ama hükmümü kendim verdim zaten, kimsenin kalem kırmasına gerek yok.