Burada hava kasvetli bir gün ile anlaşıp kalbime yağıyor. Hiçbir dünün içinde değilim; biraz salaş, biraz otantik, biraz da gözlerimi ceplerime koyup saklanıyorum. Arsız bir okyanusun üzerinde, kollarımda açan mor okyanusun etrafında geziyorum. Ayaklarım değil beni taşıyan; kalbim.
Yalın ayak bir çello ile karşılaştım, o da sanırım kendini kaybetmiş gibi. Bazen başımı gökte bulamıyorum ama biliyorum ki mezarlar toprakta açmıyor; orada, göğün içinde açıyorlar. Matilda’nın yaptığı undan kuşları yakıyorum okyanusun bol sulu göz kapağına. Dalgalarında çiçekler atıyor küçük bir kız çocuğu gibi, hepsi...
“Jole’nin tırnak tutacağı kurşun askerleri gibi,” diyor o küçük kız çocuğunun içindeki ağlama operası. Sanırım ilk baleye bir buçuk yaş civarında başladığını söylüyor ama sanki kaybolmuş gibi de...
Ağlama Operası II
Ona "Sana bir ağlama versem..." desem mi, bilemiyorum. Ama o küçük kız parmak uçlarında yükseldikçe, bulutların dikiş yerleri çıt çıt atıp sökülüyor. Çellonun tellerini kırmayıp, sadece içinden sıcak ıhlamur kokulu gözyaşları sızdırıyorum. Bir buçuk yaşındaki bir balerinin topuklarında, hiç doğmamış kuşların gölgelerini de uyutuyorum şimdi.
Zaman, bir fincan sıcak çorba gibi masada soğurken; hıçkırıklar gökyüzünün tavanını boyamaya çıkıyorlar, dur demeden. Cebime sakladığım gözlerim, kirpiklerinden sarkan minik salıncaklarda sallıyor çocukluğumu. Haklısın, mezarlar hep gökte açar; oysa toprak bu kadar ağır bir özlemi asla taşıyamaz. Şimdi dalgalar tersine akıyor; hüzün, sıcak bir battaniye gibi sarıyor okyanusun yorgun sırtını.
Opera bitmiyor; sadece şef, batonunu bir bulutun kalbine saplayıp bizimle birlikte ağlıyor. "Sana dayan," dedikçe; "kalbimize çocuksuz gökyüzü iniyor, bir ivme kalp krizi taşların üzerine bizi kazıtıyor" diye çığlık atıyor kalbimin içinde yalın ayak koşan duvar anneleri.
Operanın Görkemli Finali
Şefin sapladığı batondan gökyüzüne erimiş saatlerin tıkırtıları sızıyor şimdi. Okyanus yavaşça katlanıp mendil gibi kalbimin sol cebine yerleşiyor. Bir buçuk yaşındaki o küçük balerin, havada asılı kalan son hıçkırığın üzerinde selam veriyor dünyaya.
Masada tamamen soğuyan çorba, çocukluğumun hiç büyümediği bir göle dönüşüyor. Bulutların sökülen dikişlerinden sızan iplikleri, çellonun kırık tellerine bağlayıp göğe uzatıyorum. Artık gözlerimi ceplerimden çıkarabilirim; zaten bütün dünya bizimle birlikte ağlamaktan sırılsıklam.
Topal kalmadı kalbim. Aklım düştü düşecek zemheri geceye kadar ama usulca yatıyorum kulağının tam ortasına.
Ve uykulukla uyku giyinmiş, lila açan kadife perde kapanırken; gözlerimde sen, "Her sabaha beni kalbinin tam ortasında aç," diyerek fısıldıyorum:
"Sana koca bir ağlama verdim Salvador tablolu kalbim, artık uyuyabilirsin gözlerimin içine."
"Kalk, evimize gidelim. Sen de yorulmadın mı anlaşılmamaktan? Buraların dili çok başka. Söylediklerimiz işitiliyor ama anlaşılmıyor. Bazen herkesin bizi yanlış anladığı zamanlara denk geliriz. Sorunu, ısrarla kendimizde ararız ama sonra fark ederiz ki bizi yanlış anlamak onların işine geliyor, konforlu hissettiriyor. Böyle zamanlarda kendinden şüphe etme, sorgulama. İnandıklarını anlatmaya, kalbindekine sarılmaya devam et. Duyulmamak ve anlaşılmamak; düşlerimizi, düşüncelerimizi ve hislerimizi yanlış kılmaz, asıl yanlışlık, onlara inanmayı bırakmaktır."
Laetitia Colombani’nin Saç Örgüsü adlı romanı, farklı coğrafyalarda yaşayan üç kadının yaşam mücadelesini merkezine alarak evrensel bir kadınlık deneyimi sunar. Hindistan’da kast sistemine karşı direnen Smita, İtalya’da aile mirasını ayakta tutmaya çalışan Giulia ve Kanada’da kariyerinin zirvesindeyken hastalıkla yüzleşen Sarah; birbirlerinden habersiz olsalar da ortak bir kader çizgisinde buluşurlar. Bu yapı, romanın başlığında yer alan “örgü” metaforuyla anlam kazanır.
Eserde öne çıkan temel tema, kadınların toplumsal, ekonomik ve biyolojik sınırlamalara karşı geliştirdikleri dirençtir. Her karakter, kendi bağlamında baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalır; ancak bu baskılar onları pasifize etmek yerine dönüştürücü bir güce evrilir. Bu yönüyle roman, bireysel hikâyeleri aşarak kolektif bir kadın dayanışmasının sembolik anlatımına dönüşür.
Sürekli bir huzursuzluk ve tedirginlik yaratılıyor 20 yüzyılda bunun üzerine oturmuş özellikle zincirleme İki Dünya Savaşı'nın ardından herkes birbirine efendi olarak görür gibi yaptı ama sürekli aba altından sopa göstererek bambaşka bir politik strateji içine girdi muhtemel bir savaş halinde ölenler olacak buna rağmen herkes efendiliğini de devam ettirmek istiyorum dünyada sosyal çüremenin geldiğini nokta bu...
Ömrümün anlamı hayat kaynağım Derdimin ortağı tek dayanağım Sığınacak ata baba ocağım En temiz yürekler kir senden sonra Nefes alabilmek zor senden sonra
İdris Ertaş
Değerli şairim saygıdeğer kitap ehli her insan için ayrılık zordur kimisi evladının kimiside anne babasının üzerine toprak atarken mutlaka nefes alabilmek zor senden sonra cümlesini kurmuştur burada Hz Mevlânaya bırakalım sözü Allah der ki “Kimi benden çok seversen onu senden alırım En garibi de budur ya Öldüm” der,yine de “yaşarsın her ayrılık bir sınavdır ölüm yok ise cihat ve kıyam var demektir sınav sabır ile kazanılır inşAllah
Konumuz kadın... Kadını anlamak değil, anlatmak zordur. Zira o, tek bir kalıba sığdırılamayacak kadar derin, tek bir kelimeyle özetlenemeyecek kadar zengin bir varoluştur.
Kadın, bir eliyle beşiği sallarken sadece bir çocuğu değil, geleceği de büyütür; diğer eliyle dünyayı sallarken ise sadece fiziksel bir güç değil, merhametin ve sabrın sarsılmazlığını gösterir. Onun ritmi, hayatın akışıdır.
Kadının bir elinde kaşık olur; sofralara lezzeti, yuvalara bereketi katan bir sihirbazdır o. Diğer elinde bulaşık, sadece kirleri değil, günün yorgunluğunu da temizlercesine çalışır. Bir elinde iğne, sadece kumaşları değil, dağılmış umutları, yıpranmış ilişkileri de diker, onarır. Diğer elinde düğme, hayatın çözülen, kopan yanlarını tekrar bir araya getirir. O, dağılanı toplayan, eksik kalanı tamamlayandır.
Kadın evde annedir; şefkatin, sınırsız sevginin ve güvenli bir limanın adıdır. Sadece biyolojik değil, ruhsal bir doygunluk ve sığınaktır. Tarlada ise ırgat olur; güneşe, toprağa karşı mücadelesiyle emeğin en saf, en yorulmaz halini temsil eder. Omuzlarında sadece yük değil, ailenin geçim kaygısı ve umudu vardır.
Fakat kadının rolleri bunlarla sınırlı değildir. O aynı zamanda iş yerinde liderdir, projeleri yöneten, vizyon çizen bir profesyoneldir; masasında raporlar, zihninde çözümler vardır. Toplantı salonlarında sesi yankılanan, kararlılığıyla saygı uyandıran bir güçtür.
O bir sanatçıdır, ruhundaki inceliği tuvale, notalara, kelimelere döken; hayata estetik katan bir yaratıcıdır. O bir öğretmendir, sadece okul sıralarında değil, hayatın her anında bilgelikle yol gösteren, zihinleri aydınlatan bir meşaledir.
O bir arkadaştır, sırdaş, destek ve koşulsuz kabulün temsilidir. Omuzunda ağlanacak, başarısıyla gurur duyulacak bir dağdır. Kadın, kalbiyle düşünen, zekasıyla hisseden, her hücresiyle var olan bir denge unsurudur. O sadece taşıyan, yapan, doğuran değil; aynı zamanda ilham veren, dönüştüren ve yaşatan özdür.
Kadın; merhametin, gücün ve sabrın en güzel harmanıdır. O, hayatın hem hassas çiçeği hem de köklü çınarıdır. Ona saygı duymak, hayata saygı duymaktır. İşte bu yüzden, kadını anlamak değil, onu layıkıyla anlatmak gerçekten zordur... Çünkü o, her anlatışta yeniden keşfedilen, tükenmez bir destandır.
"Büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımızda hikayenin sonuna gelip gelmediğimizi bilmiyoruz.Oysa bu elbette büyük bir maceranın da başlangıcı olabilir." --Pema Chödrön
Biraz yorgunum, kavgaları birikiyor insanın! Her uzvundan ayrı ayrı taşıyor acısı zamanla! Yaşımdan yorgun, yaşımdan telaşlıyım bugünlerde... "Erdem Beyazıt"
Beni güzel hatırla Bunlar son satırlar… Farzet ki bir rüzgardım Esip geçtim hayatından Ya da bir yağmur Sel oldum sokağında Sonra toprak çekti suyu Kaybolup gittim… Orhan Veli Kanık~