Sosyal Kitap Sosyal Kitap
Ctrl+K
Giriş Yap Kayıt Ol
Sosyal Kitap
Kayıt Ol loginGiriş Yap
Anasayfa Akış Ara
MENÜLER
Alıntılar İncelemeler
Kulüpler
Trend
İletiler Hikayeler Kelime Bulmaca Soru & Cevap
Mesajlar
Bildirimler
Kaydedilenler
DİĞER
Hedefler Üniversiteler Yazarlar Kitaplar Kitap Listeleri Popüler Üyeler Rozetler Ayarlar
• Hakkımızda • Rozetler • Gizlilik • Kurallar • Kütüphaneciler • İletişim
2026 · Sosyal Kitap
 
Ana Sayfa
Keşfet & Ara
İletiler
Alıntılar
İncelemeler
KİTAP DÜNYASI
Kitaplar
Yazarlar
Kitap Listeleri
Hikayeler
TOPLULUK
Kulüpler
Trend
Soru & Cevap
Okuma Hedefleri
Popüler Üyeler
Üniversiteler
Kelime Bulmaca
Hakkımızda · Rozetler · Gizlilik · Kurallar · Kütüphaneciler · İletişim
2026 © Sosyal Kitap
tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers

tulayaslan_cancersoldiers

@believetulayl

Üye
150 okur puanı
Temmuz 2026 tarihinde katıldı
Türkiyede Oturmuyorum
40 İleti 9 Takipçi 8 Takip 2 Alıntı 12 İnceleme 712 Kitap
import_contacts İlk Alıntı import_contacts İlk İnceleme comment İlk İleti tümü →
Duvar Kitaplık İncelemeler Alıntılar İletiler Hikayeler Rozetler Hakkında
Okumalarım (Yıllara Göre)
Tümü
2026
tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##Ruh • @believetulayl
İleti 20g

İç Organlar Otopsisi: Jose’ye Yedi Mektup





I- İRTİFA

İçimin kırık dökük o yüksekliği; geometrinin
intihar ettiği, rakam yutan coğrafyacıların hiçbir
haritaya sığdıramadığı bir irtifa cinayeti.
İçsel operamın kırmızı fay hatları koğuşunda,
_ranzaların altından sızan koyu magma sularında sırtüstü yüzüyorum; tavan etimden
_________________ yapılmış,
üzerime çöküyor. Ara sıra sağ akciğerime
yasadışı yollarla kaçak bi gökyüzü sızıyor;
karanlık dehlizde, sulu gözlerimin diplerine kaçak
işçiler gibi nefes
__________________üflüyorum.


II- REZONANS

____Kalp damar cerrahisinin o kireç kokan beyaz
koridorlarından antika bir telgraf hattı çekiliyor
____ damarlarıma; her mors alfabesi, fildişi bir
piyano tuşu gibi sertçe vuruyor kemiklerime.
Kemiklerimin korosu tellere keman çalmayı
___________________ öğretiyor,
göğüs kafesimin içinde ritmi bozulan
o atış kuşlarını havada lehimliyor, iğne
______ iplikle kalbimin deliklerini dikiyor
terzi.
Bir süre etimin içinde mikro bir sızı gibi oyalanıp
sonra kendi etsiz kemiksiz dünyasına dönüyor
___________________ telgrafçı.


III- AMNEZİ

İçimde her oda boş,
sanki tüm organlarım benden
__________ önce istifa etmiş gibi
Jose.

Öğretmenin verdiği o hiç var olmamış ödevleri
yapmamak için mızıkçılık yapan yedi yaşındaki
o kız çocuğu... Onun ağlak yüzüne çarpan
ses dalgalarının, o beton dalgaların ve tsunami
fırtınalarının tam kalbine doğru ters kulaç
atıyorum; su yutuyorum, su
______ aslında zaman.


IV- SAKATAT

__Ben yüzdükçe, yüzümün sol yarısından intihar
baloncukları fışkırıyor; derimin altından kaynayan, patlamaya hazır şeffaf süt kabarcıkları, cıva gibi ağır. Bense morarmış dudaklarımı bir oksijen tüpününpaslı metal ağzı gibi ısırıyorum;
_______________dünyaya, yerçekimine, üzerime
basıp geçen tüm kalabalıklara karşı kusursuz,
dilsiz direniş sergisinde kendimi
________________ bekliyorum.


V- RAHİM

Sanırım birazdan, birkaç saniye önce öldüğümü anlatan o resmi tebliği imzalayacağım. İçeriden,
tam göğsümün ortasından kendi dar
tabutuma çarpıp keresteleri kıracağım;
tırnaklarımın altında tahta kıymıkları. Annem
beni o klostrofobik boşlukta öpüp koklayacak.
Annem, kendisiymişim gibi beni kendi
rahminden bir kez daha, tersine doğuracak
ve işte o an bir kimya laboratuvarı
kadar hissiz ve hiç üzgün
__________ olmayacağım.

VI- BETON

______ Zira o beton ev, o kör adres bizi bir daha asla bulamayacak. İçimi bir et kancasıyla
söküp götürseler, gözbebeklerime kördüğümlerseler bile; o çocuk
yaşta, o minyatür kalp krizine yenik düşmeyeceğim
bu kez. Annem beni kendisiymişim gibi öpüp,
koklayıp, bir ceset torbası şefkatiyle göğsüne
koyup uyutacak.
Duvarlar *daralacak, odalar küçülecek ama biz
___________________ sığacağız.


VII- ANESTEZİ

Ve ben Jose, kendi cenazesinde dondurma yiyen
o kimsesiz çocuk gibi, piyano sesi kesildiğinde
bile hiç ama hiç ağlamayacağım.

Şimdi onlara söyle Jose! Telleri kessinler; telgraf
bitti, piyanist öldü, dondurmam eriyor...

_____Ve sen de kendini annemin içine sokup
___________ beni orada utandırma, lütfen.
























6202/Agusti
Jose!
1.969
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##AğlamaMakamı • @believetulayl
İleti 20g

Göğün Ortasından Geçen Selamcı Vapur




Üç buçuk yaşındaydım Julian, insanın kendi hayatından vazgeçmesinin yaşını kimlik kâğıdına yazmadıkları için ölümün beni kaç yaşında bulduğunu hâlâ kimseye ispatlayamıyorum; oysa her şey, yetişkinlerin dünyasında bir çocuğun yalnız bırakılmasına sıradan bir gün muamelesi yapılan o korkunç öğleden sonra, banyoda başladı, fayansların arasına sıkışmış incecik bir ışık vardı, musluğun ucunda su damlası olmaktan vazgeçmiş bir gök asılıydı, ben de kendime ait olmayan koca bir dünyanın ortasında, küçücük ellerimle hiçbir kapıyı açamayacağımı henüz bilmeden, bir insanın kendisini terk edişini ilk kez seyrediyordum.

Terk edilen bendim Julian, ama bunu o yaşta bilmiyordum; yalnızca bir şeyin gelmesi gerektiğini, gelmeyen şeyin de bir gün mutlaka geleceğini sanıyordum, çocuk aklım kapının altından içeri sızacak ayak seslerine birer isim veriyor, havluların kıvrımlarında saklanan yüzleri birbirine benzetiyor, aynanın içinde benden daha büyük görünen o küçük kızı annesiyle, babasıyla, hiç tanımadığı bir gökyüzüyle buluşturmaya çalışıyordu; sonra aynadaki kız bana sırtını döndü, banyodaki bütün fayanslar birer mezar taşı gibi yer değiştirdi, tavan aşağıya indi, yer yukarıya çıktı, dünya kendi ağırlığını kaldıramayıp ikiye katlandı ve ben, daha üç buçuk yaşımda, kimsenin duymadığı bir sesle yaşamaktan vazgeçtim.

Yanlış anlama Julian, ölmek istemeyi bilen bir çocuk değildim ben; ölümün adını bile bilmeden, hayatın bana ayrılmış bölümünden sessizce çıktım, geride yalnızca bedenimi bıraktım, o küçücük beden banyoda kaldı, ben ise kimsenin göremediği bir yerden kapıya bakmaya devam ettim, belki biri gelir de beni yeniden kendime teslim eder diye; gelmediler, saatler duvarın içinden geçerek yaşlandı, sabun köpükleri tavana tırmanıp orada küçük beyaz dul kadınlara dönüştü, bir örümcek ağını örmek yerine dünyanın haritasını çıkardı, haritanın ortasına beni koydu, sonra bütün yolları silerek tek bir ülke bıraktı: Yalnızlık Cumhuriyeti. Vatandaşlık yaşı üç buçuk, başkenti banyo, resmî dili yutulmuş bir çocuğun ağzında çürüyen kelimelerdi.

O günden sonra ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum çoğu zaman Julian, belki göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye; belki bulutların arasında üniformasını ters giymiş bir kaptan, elinde bana ait eski bir mektup, düdüğünü üç buçuk yaşındaki bir kızın duyabileceği kadar ince çalar, belki gök bir gün kıyılarını değiştirir de deniz göğün üstüne çıkar, vapur yıldızların arasından geçerken bütün ölü saatler birden çalışmaya başlar, belki biri başını güverteye uzatıp benim adımı sorar, Julian, belki de bütün bu evren yalnızca bir çocuğun duyulmamış sesini yanlış adrese teslim etmemek için kurulmuştur.

Ağlamıyorum.

Kalbim içindeki bütün mutfağın kapılarını açıp kapatıyor; tencerelerimde kaynayan yıllar var, içi boş tabaklarımda doğum günleri, çatlamış fincanlarımda hiç söylenmemiş ninniler, çekmecelerimde kime ait olduğunu bilmediğim çocuk çorapları duruyor, ocağın üzerinde bir ömür fokurduyor ama yemek pişmiyor, bilirim bu mutfakta kimse sofraya oturmuyor, kimse küçücük bir sandalyeyi çekip bana bugün nasılsın diye sormuyor, yalnızca kapılar açılıyor, kapanıyor, açılıyor, kapanıyor; kalbim kendi içinde bir ev işletiyor Julian, kiracısı benim, ev sahibi de beni yıllar önce terk etmiş o üç buçuk yaşındaki kız.

Bir kere.

İki kere.

Üç kere.

Sonra yüz kere.

Sonra saymayı unutuyorum, sayılar gelip dilimin altına saklanıyor, yüzüncü kapının arkasında ilk kapı beliriyor, ilk kapının arkasında banyo, banyonun arkasında çocukluğum, çocukluğumun arkasında henüz doğmamış bütün yaşlarım; zaman, kendi kuyruğunu yutmuş dev bir balık gibi beni midesinde taşıyor, ben hangi yöne yüzsem aynı aynaya çarpıyorum, aynanın içindeki kız büyüyor, saçlarına yıllar dolanıyor, yüzüne yabancıların hükümleri sürülüyor, sırtında kendisine ait olmayan suçların ıslak paltosu, gözlerinde daha kimseye anlatmadığı bir kış; fakat ne zaman ona elimi uzatsam, o benden önce elini geri çekiyor.

Ve birden orada seyrettiğim çocukluğum aklıma geçip intihar eşiğinde kendisini beklemeye alıyor.

“Senin haberin yok!” diye bağırıyorum ona Julian, kalp camımdan yüzümü yukarı doğru düşürürken.

Senin haberin yok, benim hangi yaşımın hâlâ banyoda beklediğinden, hangi yaşımın yıllardır kapı önünde ayakkabılarını giymeden oturduğundan, hangi yaşımın başını kaldırıp gelen her yabancıya bir anlığına kurtarıcısıymış gibi baktığından haberin yok; sen benim büyüdüğümü sanıyorsun, oysa büyümek dediğin şey terk edilmiş bir çocuğun çevresine inşa edilen yetişkin bedeninden ibaret, insanın boyu uzuyor, elleri değişiyor, yüzüne mevsimler yerleşiyor, fakat içerideki küçük kız aynı kapının önünde, dizlerini karnına çekmiş, kimsenin kendisini almaya gelmeyeceğini bilmeden bekliyor.

Ben o kızın annesi oldum Julian, babası oldum, kapısı oldum, kilidi oldum, geceleri başucunda nöbet tutan yaşlı bir deniz feneri, sabahları perdeleri açan uykusuz bir hizmetçi, kendi kalbini söküp ona yastık yapan adsız bir kadın oldum; ona dünya hakkında yalan söylemedim, dünyanın onu mutlaka seveceğini de vaat etmedim, yalnızca bir gün büyürse, kendi elleriyle bir kapı açabilecek kadar güçlenirse, o kapının ardında kendisini bekleyen bir hayat bulabileceğini fısıldadım, sonra sustum, zira bir çocuğa verilebilecek en büyük yalan bazen yarının bugünden daha merhametli olacağına dair edilen yemindir.

Ama ben yine de göğe bakıyorum Julian.

Zira gökyüzü, bütün bu olanlardan habersizmiş gibi davranmayı beceren tek büyük şey; her sabah mavi bir elbise giyip dünyanın cenazesine katılıyor, her akşam üzerindeki yıldızları söküp karanlığın cebine koyuyor, sonra hiç utanmadan yeniden doğuyor, ben de onun bu arsızlığına hayran kalıyorum, insanın başaramadığı bir şeyi göğün her gün yapabilmesine, yıkıldığı yerden kalkmasına, hiçbir açıklama sunmadan ışığını geri almasına, kendisini terk eden karanlığı ertesi sabah yine başının üzerinde taşımasına.

Bir gün selamcı vapur geçerse, Julian, ona beni anlatma.

Bırak beni kendi bulsun.

Bırak güvertesinden sarkan incecik bir halat, göğün bütün yasalarını çiğneyerek banyodaki o küçücük kızın avucuna düşsün; vapurun kaptanı kapıyı çalmasın, içeri girmek için izin istemesin, yalnızca denizin ortasında diz çöküp üç buçuk yaşındaki o çocuğun göz hizasına gelsin, ona hiçbir şey sormasın, geçmişini açıklatmasın, neden sustuğunu merak etmesin, kendisini kurtarmaya geldiğini söylemesin; çünkü bazı çocuklar kurtarılacakları vaadinden bile korkar Julian, bir daha umutlanıp aynı yerde bırakılmaktan, bir elin sıcaklığını tanıyıp ardından o eli kaybetmekten, kendilerini bir başkasının merhametine emanet ettikten sonra yeniden sahipsiz kalmaktan korkarlar.

Kaptan yalnızca elini uzatsın.

Kız isterse tutsun.

İstemezse deniz beklesin.

Benim bütün ömrüm boyunca öğrenmeye çalıştığım şey belki de budur Julian; insanın hayata geri dönmesi, birinin onu zorla kıyıya çekmesiyle değil, kendi içindeki o küçücük çocuğun bir gün suya dokunmaktan korkmamasına izin vermesiyle başlar, fakat kimse bana bunun ne kadar süreceğini söylemesin, takvimler banyoya girmesin, saatler kapının önünde beklemesin, iyileşmenin bir son kullanma tarihi varmış gibi davranılmasın.

Ben hâlâ bazen ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum.

Göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye.

Kalbim hâlâ kendi mutfağında kapıları açıp kapatıyor.

Bir kere.

İki kere.

Üç kere.

...Ve ben, Julian, o kapıların birinin ardında hâlâ üç buçuk yaşında olduğumu bilerek, bütün evrenin ortasına küçücük bir sandalye koyuyorum; üstüne kimsenin oturmasını beklemiyorum, kimseye yer ayırmıyorum, yalnızca bir gün kendi çocukluğumun karşısına geçip ona, bütün bu yıllar boyunca seni almaya gelemedim, diyecek kadar dürüst olabilmeyi diliyorum.

...Ama henüz bütün gökler kapanmadı Julian!
Belki bir gök düşer üç buçuk yaşıma yaşamaya başlarım.

Kulaklarımı açıyorum Julian. Göğün tam ortasındayım. Üniformasını ters giymiş o kaptan elini uzatıyor.

Tutsam mı elinden ne dersin Julian!
Yoksa üç buçuk yaşındaki o kızın uyanması için, denizin banyodan daha derin olduğunu kabul etme vaktim geldi mi?

Ağlamıyorum.
Sadece kalbimi içip yüzüme yağıyorum Julian!











18:18/6202…
Yansınkalbiminiçi…
1.015
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers , bir kitabı okudu.
@believetulayl
22g
5 Puan 224 syf. 2024 Okudu
On Kişiydiler (On Küçük Zenci)
On Kişiydiler (On Küçük Zenci)
Agatha Christie | Altın Kitaplar | 2024
1.257
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##Melodibirçığlıktıraşk • @believetulayl
İleti 22g

Kavanozlara Biraz Akşam Koyardı




Ruhun her zaman gül olsun,
Müslüm Baba…

________

__Babaannem reçel yaparken kavanozların içine
biraz akşam koyardı. Bir çay kaşığı karanlık,
iki tutam ezan sesi, camın ağzını kapatacak
kadar mor.
Bu nedenle bizim evde güneş battığında
kahvaltı kokardı. Reçelin içinden
ekmek değil çocukluk geçerdi.
Kaşık ağza değil zamana
değerdi.
Babam sofrayı toplarken tabaklar birbirine
iyi geceler
der
____çatallar eski duaların
gözyaşını taşırdı.

____Yıllar sonra, kavanozlardan birinin
hiç açılmamış olduğunu
gördüğümde;

İçinde reçel değil, konuşmayı yarıda bırakmış
çocuk sesleri fermante olmuştu. Kapağını
kulağıma dayadığımda ismim içeriden
bana daha küçük
bir ağızla
sesleniyordu.
Oysa sesim yıllardır dışarıda değilmiş,
ben büyürken sesim çocuk kalmış.
Bu yüzden
hâlâ olağanüstü güzel konuşabiliyorum;
kelimelerim yaşlanmıyor.
Onlar hâlâ camın içinde dizlerini karnına
çekmiş bekliyor.

Sol omzum çocukluğumu taşıdığı için
yıllardır sağ omzumdan yaşlı.
Doktorlar röntgende bunu göremez.
Omurgamın filmleri kemiklerimi
gösterir; oysa yükü kemikler
değil, hatıralar taşır.
Ben yürümüyorum.
İçimde birbirini sırtında taşıyan yaşlar
yürüyor.

Sana diyorum ki;

__Tanrı bazen dua ederken isimleri karıştırıyor.
Harfler de yoruluyor çünkü. Bütün alfabeler
geceleri
birbirlerinin cebine giriyor.
_________Bazı mucizeler yanlış insanlarda
çiçek açıyor. Bir adam durup dururken
affediliyor, bir kadın sebepsiz yere
ışıldıyor,
bir çocuk hiç tanımadığı bir acıyı miras alıyor.
Belki de kader, postacısı sürekli adres
____şaşıran
ilahi bir mektuptur.

Ölüm sandığımız kadar aceleci değilmiş.

Çok kibar biri çıktı.

Beni almaya geldiğinde ilk ayakkabılarını kapının
dışında bıraktı. İçeri girerken ses çıkarmamaya
çalıştı. Babam uyuyor sanmış olmalı.
Oturup bir bardak su istedi. Bardaktaki
su onu görünce yaşlandı. Ben ölümü
ilk kez o gün misafir ağırlayan
bir ev sahibi gibi
sevdim.
Biliyorum; bazı vedalar, gelişlerden daha nazik
olur.

___Ve çatı katındaki kilitli beşik sandığı hâlâ
ağlıyor.

Kimse duymuyor.


Zira ahşap da insanlar gibi utanınca sessizleşiyor.
O sandığın içinde sadece beşik yok.
Sallanmayı bırakmış zaman var.
Bir bebeğin hiç büyüyemeyen ilk esnemesi var.
Çiviler, dua etmeyi unutmuş marangozların
parmak iziyle
paslanıyor.


_Kafka’nın evreninde böcek olmak haber değildir.

_Borges’in sonsuz kütüphanesinde kaybolmak
da şaşırtmaz.

_____Benim evrenimde ise bir köpek cebinden
ay
çıkarır.

Verandaya bırakır.

___"Gece biraz üşüyor,"
der.

Kimse dönüp "nasıl yani?"
demez.

Oysa mesele ay değildir.

Ay zaten herkesin cebine sığacak
kadar
küçülmüştür.

Asıl mevzu, köpeğin bunu yaparken
bana
____özür diler gibi bakmasıdır.

O bakışta bütün dinlerden daha
eski
bir mahcubiyet
vardır.

Sanki evren yaratılırken yanlışlıkla
fazla merhamet yüklenmiş
bir canlıdır.

İşte ben bütün felsefeleri o bakışta
kaybettim.

Evimde cansız hiçbir şey gerçekten
cansız değildir.

Masa konuşmamayı seçmiştir.

Perdeler utangaçtır.

__Kapılar kimsenin yüzüne kapanmaz;
yalnızca kırgın olduklarında kendilerini
içeri kilitler.

__Çaydanlık kaynarken eski dedelerin
___________boğazını ödünç
alır.

_______Aynalar
____yüz göstermeyi değil,
hafıza taşımayı bilir.

______Eşyanın da vicdanı vardır.

Biz sadece onu duyamayacak
kadar yüksek sesle
yaşıyoruz.

Her çocukluk geçmişte değildir.

Evin içinde dolaşır.

Yer değiştirir.

Bazen mutfaktaki kavanoza girer.

Bazen tavan arasındaki
beşik sandığına
saklanır.

Bazen gecelikli gecenin omzuna konar.

Bazen babanın suskunluğuna.

Ev değiştirince çocukluk taşınmaz.

Yeni evin duvarlarına eski odaların gölgesi
önceden gelir.

Bu yüzden bazı odalar ilk geceden beri
seni tanıyormuş gibi
sessizdir.

Şefkat evrendeki en tehlikeli elementtir.

___Bozulduğunda korkuya dönüşür.

Korku biraz daha beklerse otorite
olur.

___Otorite yaşlanınca mermerleşir.

Mermerin içinde ise ağlamayı unutmuş
____çocuklar
fosilleşir.

Mizah, dehşetin yüz kaslarına son kez
uğrayan gülümsemedir.

İnsan bazen gülmez.

Yarası ağzını ödünç alır.

Camın dışında dünya yürürken
ben içimden çıkıp ona
katıldım.

Bedenimi sandalyeye bıraktım.

____Gölgemi cebime koydum.

Ruhum benden izin almadan
____kaldırıma
indi.

Kolsuz, bedensiz bütün çocuklar
kendi
_____duraklarını sırtında
taşıyordu.

Evler
utanma duygularının sergisi gibi dizilmişti.

Duvarlar
____ağlamamak için sıvalarını sıkıyordu.

Çocukluğumun tepesine viyadük otobüsü
düştü.

İçimde ağır ağır ilerledi.

________Yolcular camlardan dışarı
değil,
kendi çocukluklarından sarkıyordu.

Brüksel bürokratları koltuk tutanaklarına
asılmış, sanki yanlışlıkla birinin
rüyasını ezmekten
korkuyordu.

____Kimse frene basmıyordu.

O fren
diye
bastıkları şey, benim sekiz yaşımın
omzuydu.

Sonra içimi açtılar.

Bir otopsi değil.

Bir terzihane kurdular.

Doktorlar organlarımı değil,
eksik bırakılmış cümlelerimi dikmeye
başladı.

Karaciğerimin altından çocuk sesleri
çıktı.

Kalbimin arkasında eski bir salıncak
bulundu.

Kaburgalarımın arasında unutulmuş
bir ikindi ezanı
uyuyordu.

Kemiklerimin iliğinde reçel kokusu
vardı.

Kan grubum harflerden oluşuyordu.

Alfabem kanıyordu.

Noktalar dikiş.

Virgüller pansuman.

Ünlemler kırık.

Soru işaretleri ise
omurgama çakılmış eski çivilermiş.

O gün, insanın
bazen etten yapılmadığını öğrendim.

Bazen tamamlanmamış bir cümlenin
yürüyen devamıdır.

Her sabah
________saat üçü biraz geçe Gececi Dük
sokakları süpürür.

_____Madam Jaluzi unutulan gölgeleri
ütüler.

Sabah olunca herkes buna çiy der.

Ben buna hafızanın terlemesi
diyorum.

Tam o sırada aynı köpek yine gelir.

Cebinden ayı çıkarır.

Bu kez
__verandaya değil, kalbimin içine
bırakır.

Ay içeride küçülür.

Kalbim dışarıda büyür.

Sabah olduğunda ay kaybolur.

Ama bahçedeki bütün güllerin cebinde
gümüş tozu
vardır.

İnsanlar buna polen der.

Ben biliyorum.

Onlar
geceyi ceplerinde eve götüren çiçeklerdir.

Ve sana son kez söylüyorum;

Seni seviyorum.

Ama bunu bir insanın başka bir insana
söylediği gibi
değil.

Bir kavanozun içindeki akşamın sabaha
söylediği
gibi.

Bir köpeğin cebindeki ayın karanlığa
söylediği
gibi.

Bir ölümün ayakkabılarını kapının dışında
bırakışı
gibi.

Bir çocuğun sesini yıllarca camın içinde
saklayıp sonunda onu öpmek için
kapağını açan
zaman
gibi.

Fakat her zaman aşk iki kişinin arasında
olmaz.

Bazen evren,
kendi yırtığını dikebilmek için iki insanı aynı
cümlenin içine yerleştirir.

Belki bir gün, babaannemin kavanozlarından
biri kendiliğinden
açılır.

İçinden ne çocuk çıkar, ne ses.

Sadece birbirini yıllarca beklemiş iki bakışın
_____kokusu
yayılır.

Ve dünya, ilk kez,
ekmeği değil; o kokuyu bölüşerek doyar.

İçimde, harflerinden iplik çekilmiş seni,
kendi yırtığını dikerken
gördüm.

Sen orada, gözlerimden gözlerine akarak,
unutulmuş bir akşamın içinde usul
usul reçele dönüşen
çiçeklere su
dök.

Gece yine Gececi Dük’ün omzundan usulca
döküldü.

_____Madam Jaluzi bu kez perdeyi aralayıp
sabahın söküğüne
biraz bizi
dikti.



























Hazi/July
6202…
..
.
1.532
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##Ö’Rûh • @believetulayl
İleti 22g

Kalbinin İçini Ezberletirim




Babam ve O vardı zamanın kıvrımında, göğsünün kafesinde saatler yerine yalnızca
çocukken bana fırından çekip aldığı taze
fesleğenle işlenmiş ekmeğin buharı
babam ve onunla dolaşarak
büyüyen bir yazgı
dilimiydi bu;
ve insan, babaların kalbine
değil, onların suskunluğunun bıraktığı o devasa vedaya evlat olurmuş, özellikle de ölümün
çelikten ağzı konuşmayı kestiğinde
ve gökyüzü koşmayı unutup
dizleri üzerine dönerek
çöktüğünde.

Gök dönerken
ceplerime birkaç avuç kırık zaman doldurdum,
öyle ki hâlâ bitmek bilmiyor
o akşamüstleri; bazı
geceler babam ve o, benden çok daha hızlı
yaşlanıyor zira toprağın altına giren şey
yalnızca onların kemikleri değildi,
ben de her gece bir miktar
daha onların o katı,
koyu yokluğuna
gömülüyorum.

Dilaver.

“Onlar ölünce ben de zamanın karnını yarıp
içini açtım.”

Şimdi kendi gözlerimin kör kuyularında uyuyorum, gözlerimin içinden sana bakıyorum ve sen de
oradan bana bakıyorsun; az önce
bakışmanın ağırlığı
altında
____göğün sallanan bütün camdan bacakları
kırıldı,
gökyüzü bir daha asla yürüyemeyecek kadar
ağır bir felç geçirdi
ve sessizlik,
omuzlarıma çöken eski, bozulmuş gözyaşları
ile birlikte ölü doğmuş bir bebek
battaniyesi gibi kokmaya
başladı.

Dilaver,
seni Mahvash’ın o küçük kalbin de ağlarken gördüğümde dolambaçlı iç organlarının
arasından söküp aldım; kaç harfe,
kaç felakete mal olduğunu
hiç ama hiç bilmiyormuş
gibi dur ve öylece
___sus,
hem biliyorsun bazı isimler hecelendiğinde
mezarlar göğüslerini şişirip yeniden
nefes almaya
başlar.

__Kemiklerini tek tek sayarak seni o soğuk
çukura iterlerken, ben gecenin yırtık
teninden kadife ve katran rengi
bir örtüyü yukarı doğru
çekip toprağın
kimsesiz yüzünü tamamen kapatmak
istedim;
o sırada gökyüzüne tüküren, pazarlarda
yabancı diller satan cellatlar
dolaşıyordu etrafta
ve onlar
___çocukların ses kutularını çalıp kaçtılar.

Sokak lambaları önce ciğerlerindeki
nefesi söndürdü, ardından
hepsi aynı anda
devasa bir yangın
gibi
tutuştu;
içim yandı, sağım yandı,
solum yandı
kendimi
o akıl almaz yangının tam ortasında,
bomboş ve kimsesiz bir mutfak
durağına bıraktım.

Biliyorum Dilaver, bazı evler babaları öldüğünde
ilk önce mutfaklarını kaybeder; tencereler
o dakikadan sonra tek bir ses bile
çıkaramaz, kaşıklar birbirine
değmekten utanır,
ekmek masanın üzerinde taşlaşarak soğur
ve
dünya, masanın o sonsuza dek eksik kalacak
tarafına oturur.

Fesleğenli toprağın metrelerce altından masanın üzerindeki o buz tutmuş ekmeğe bakarsın;
ben masadaki kırıntıları teker teker*+
toplarken çocukluğum bir kez
daha acıkır, hem arada
kalmış sofralar
ölüler kalkıp gittiğinde değil, onlar asla
geri dönemeyince eksilir,
Dilaver…


———

Sen,
ilk kez ruhuma kalk ve bana babamın o sıcak
un çorbasından yap, içine biraz çocukluğumu,
bir avuç fısıltılı sesini ve elinin taze
un kokusunu kat; ben yine
hiçbir şey olmamış gibi
masanın ucuna
oturup;

Sen gözyaşlarını gözlerime her döktüğünde,
_______sana kalbinin içini ezberletirim.
Dilaver…




















…
DilaverliMatemKalabalıkları…
1.228
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##Araf • @believetulayl
İleti 22g

Bebek Ayaklı Gözyaşı Konvoy Ölüleri




Kadın avuçlarına düşen gözyaşlarına baktı. O anda sırtından bir şeylerin yukarı doğru tırmandığını hissetti; omuriliğini taşıyan askılar, sanki görünmeyen bir el tarafından tek tek tavana çekiliyor, her omurun arasına kendisine ait olmayan bir çocukluğun soğuk parmakları yerleştiriliyordu. Avuçlarındaki gözyaşları yere düşmek yerine gökyüzüne yükselmeye başladı; yerçekimi, kadının bedeninde geçerli olan son fizik kuralıymış gibi birdenbire yürürlükten kalktı. Göğüs kafesi iki tarafından açılacak kadar gerildi, kaburgaları bir kuşun kanatlarına değil, doğum sırasında ters çevrilmiş bir dünyanın kapılarına benzemeye başladı.

İlk gözyaşı yükselirken içinde küçücük bir topuk belirdi. İkincisinde beş parmak. Üçüncüsünde, hiçbir bebeğin ayağına ait olamayacak kadar eski, kemikleşmiş bir ayak izi.

Kadın avuçlarını birbirine kapatmaya çalıştı. Ellerinin arasındaki mesafe büyüdü. Parmakları birbirine yaklaşmak yerine, aralarında görünmez bir koridor açıyordu; o koridorun içinden, ayakları başlarının üzerinde büyüyen bebekler geçmeye başladı. Hiçbiri ağlamıyordu. Ağızları vardı, fakat ağızlarının içinde dil yerine küçücük mezar taşları duruyordu. Her birinin alnında doğum tarihi yazılıydı; ölüm tarihleri ise birbirlerinin yüzlerine kazınmıştı. Bir bebeğin doğum günü ötekinin ölümüne, ötekinin ölüm günü henüz dünyaya gelmemiş bir başkasının rahmine bağlanmıştı. Zaman, onları yaşatmak için değil, hangi sırayla hiç yaşamamış sayılacaklarını belirlemek için çalışıyordu.

Kadın başını kaldırdı.

Gökyüzünde bulut yoktu. Bulutların olması gereken yerde, sırtüstü yatırılmış binlerce beşiğin tabanları görünüyordu. Her beşiğin altında bir çift ayak sallanıyor, ayaklar sallandıkça gökyüzünün yüzeyinde ince çatlaklar açılıyordu. Çatlaklardan yıldızlar düşmüyor, yıldızların içine gömülmüş süt dişleri dökülüyordu; her diş yere değdiğinde bir evin kapısı içeriden kilitleniyor, bir anne henüz tanımadığı çocuğunun adını unutuyor, bir mezar kendisine bırakılacak bedeni beklemekten vazgeçip kendi içine gömülüyordu.

Sonra konvoy göründü.

Ne yol vardı ne tekerlek. Ölüler, birbirlerinin göğüs boşluklarından geçen görünmez bir güzergâhta ilerliyordu. Önde, hiç doğmamış bebeklerin ayak izlerini taşıyan yaşlı cesetler; arkada, öldükleri hâlde henüz kendilerine ait bir geçmiş edinememiş çocuklar vardı. Her ölünün arkasında bir boşluk yürüyordu. Boşlukların yüzleri yoktu, fakat içlerinde birilerinin yüzü eksikti. Konvoy ilerledikçe eksiklikler çoğalıyor, çoğaldıkça birbirlerine benzeyerek tek bir devasa yüz oluşturuyordu. Kadın o yüzü tanıdı. Henüz hiçbir aynada görmediği kendi yüzüydü bu; doğurmadığı çocukların yasını tutmaktan yüz hatlarını kaybetmiş, hiç yaşanmamış doğumların ağırlığıyla yaşlanmış bir yüz.

Konvoydaki bebeklerden biri başını çevirdi.

Ayakları yoktu.

Kadın onun yerine kendi ayaklarının altında iki küçük topuğun belirdiğini gördü. Derisi yarılmadı, kan akmadı; ayaklar, sanki bedeninin içinde yıllardır bekletilen bir hatıranın dışarıya verilmiş biçimiydi. Parmakları toprağa basmak yerine toprağın altındaki kemiklere tutunuyordu. Bir adım attığında yeryüzü yukarı doğru hareket etti. İkinci adımında mezarlar göğe yükseldi. Üçüncüsünde, dünyada yaşamış bütün annelerin rahimleri aynı anda boşaldı; fakat hiçbir çocuk düşmedi. Hepsi, doğumun gerçekleşmediği bir ânın içinde asılı kaldı.

Kadın çığlık atmadı. Çığlığın da bir doğum biçimi olduğunu, boğazından çıkacak sesin kendisine ait olmayan bir bebeğe dönüşebileceğini anlamıştı. Dilini damağına bastırdı. Sessizliği korumak için değil, ölümün ağzına yeni bir çocuk bırakmamak için.

Ne var ki konvoy durmuştu.

Ölülerin hepsi aynı anda ona döndü. Her birinin göğsünde, kalbin bulunması gereken yerde küçücük bir ayak izi vardı. Bazı izler tazeydi; bazıları kemiklerin içine kadar eskimişti. Bazılarının çevresinde henüz kurumamış gözyaşları dolaşıyordu. Kadın kendi göğsüne baktığında kaburgalarının arasında bir kalp değil, binlerce minyatür kapı gördü. Her kapının ardında bir beşik, her beşiğin içinde bir mezar, her mezarın üzerinde de henüz yazılmamış bir isim duruyordu.

En öndeki ölü, ağzını açtı.

İçinden bir bebek sesi çıkmadı. Kadının doğduğu gün hastane koridorunda hiç duyulmamış bir ayak sesi çıktı; ardından, o gün dünyaya gelmemiş bütün çocukların aynı anda nefes almayı denediği o imkânsız uğultu yükseldi. Kadın, gözyaşlarının neden göğe çıktığını nihayet anladı: Dünya onları taşıyamadığı için değil, gökyüzü aşağıda bırakılmış bütün doğumları kendisine geri çağırdığı için.

Tam o sırada konvoy yeniden hareket etti.

Bu kez ölüler ilerlemiyordu.

Kadının omurgası, kemik kemik yerinden ayrılmadan, kendi içinde bir yol açıyordu. Konvoyun bütün ayak sesleri sırtında toplanıyor, her adım bir omurun içine gömülüyordu. Göğüs kafesinin iki yanındaki kapılar açıldı. İçeriden ne kan ne de et çıktı; yalnızca henüz doğmamış çocukların gölgeleri, ölmüş çocukların ayak izlerini takip ederek göğe yükseldi.

Kadın avuçlarına baktı.

Artık gözyaşı yoktu.

İki elinin ortasında, kendisine ait olmayan küçücük bir mezar duruyordu. Mezarın taşı henüz kesilmemişti. Üzerine yazılacak isim de henüz doğmamıştı.

Fakat taşın altında bir şey, iki minik ayağıyla toprağa vuruyordu.

Ve ilk kez, toprağın altından değil, kadının doğumundan önceki zamandan bir ses geldi:

Anne, bu kez beni ölmeden gömebilir misin?










3002/May
Kalbimidikipameliyathaneyebıraktığım
-dabirbuçukyaş,
Gülhane,
An’kara,
1.243
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##BeyinKöleleri • @believetulayl
İleti 26g

Ölümün Penceresinde




Sanırım beynimin yandığı zamanın içinde bir yerde kalıyorum her zaman; ne kadar uzağa gitsem de zihnimin kül tutmuş bir odasında, duvarları henüz inşa edilmeden yaşlanmış bir evin en karanlık köşesinde, kendime ait olmayan bir çocukluğun ayak izlerini sayarken buluyorum kendimi, ta ki Peder Marcus’un bir gün yüzüme bakıp “Sen sınırları yemek için gelmişsin,” dediği o ana kadar, çünkü o cümlenin içime düştüğü anda içimde yaşayan son şeyin de kendi mezarını kazmak üzere dışarı çıktığını, göğsümün ortasında yıllardır benim sandığım boşluğun aslında beni içeriden seyreden başka bir şeyin gözü olduğunu ve insanın bazen ölmeden önce değil, kendisini hayatta tutan bütün anlamlar birer birer öldürüldükten sonra ölüme benzediğini fark ettim.

İçinizde mi yaşıyorsunuz, yoksa nerede; bunu soruyorum, bir cevap alabilmek için değil, belki de cevap dediğimiz şeyin çoktan boğazından kesildiğini, dilinin bir mezar taşına çivilendiğini ve bizlerin birbirimize hâlâ konuşuyormuş gibi yaparak ölülerimizin ağzından ödünç aldığımız havayı tükettiğimizi anlayabilmek için, çünkü ben artık bir insanın içinde yaşamasının ne demek olduğunu bilmiyorum, bir bedenin kendisine ev sahipliği yapamamasını, bir kalbin attığı hâlde sahibine ulaşamamasını, bir ruhun kendi kapısına geldiğinde içeriden kilitlenmiş olduğunu görmesini ve ölümün bütün bunları kayda geçiren memurun masasındaki mürekkep lekesi kadar sıradan karşılamasını da bilmiyorum.

Bir sabah her zamanki gibi gözlerim açık uyuyordum; yağmur, göğün bütün şalterlerinde çalışan meleklere kafa tutarcasına aşağıya inmek yerine sanki yukarıdaki bütün ışıkları birer birer söndürerek dünyanın tavanını yerinden sökmeye çalışıyor, bulutların içindeki karanlık bir şey gökyüzünü tersinden dikiyor, ben ise yüzümü cama dayadığımda dışarıyı seyretmediğimi, dışarının benim yüzümü kullanarak kendi içine baktığını hissediyordum, sonra başımı kaldırmak yerine aşağıya baktım, çok daha aşağıya, bir kere, üç kere, sonra yüz kere, sanki dünyanın altında başka bir dünya değil de dünyanın kendisini doğururken içine düşürdüğü ilk hata yatıyordu ve ben o hatanın adını öğrenirsem bir daha hiçbir sabah gözlerimi açmak zorunda kalmayacaktım.

Camın önüne koyduğum yüzümde bana ait olmayan bir şeyin kıpırdadığını hissettiğimde kendimi tekerlekli bir gözün içine soktum; tekerlek yürümüyordu ama yürüyordu da, yerinden kımıldamadan bütün sokakları arkasında bırakıyor, beni hiçbir yere götürmeden bütün mesafeleri içimden geçiriyor, gözün yuvarlak karanlığında bir yol değil, yolun henüz var olmadığı zamandan kalma bir yara dönüyordu ve ben her dönüşte biraz daha aşağıya iniyordum, oysa aşağı dediğim yerde zemin yoktu, yalnızca yukarı çıkmayı unutmuş bir ölüm, kendi cesedinin üzerinde oturup doğum belgesini arayan yaşlı bir çocuk ve yüzüme bakarak bana değil, benim içimdeki boşluğa selam veren bir yabancı vardı.

İşte o sabah anladım ki ölüm her zaman insanın karşısına siyah giysilerle çıkmıyor, bazen bir pencerenin önünde yağmurun yönünü değiştiren küçük bir yanlışlık, bazen hiç hareket etmediği hâlde seni dünyanın öbür ucuna götüren bir tekerlek, bazen de yıllardır içinde yaşadığını sandığın bedenin bir gün sana ait bütün odaları boşaltıp anahtarları mezarlığın kapısına bırakması biçiminde geliyor; üstelik hiçbir cenaze kaldırılmıyor, hiçbir imam toprağın başında beklemiyor, hiçbir yakın son kez yüzüne bakmak için eğilmiyor, çünkü ölenin kim olduğunu kimse bilmiyor, yaşayanın kim olduğundan ise artık kimsenin emin olması gerekmiyor.

Bu yüzden ölüme selam veriyorum; uzaktan değil, bir mezarın başından değil, toprağın altından yukarıya uzatılmış kemiksiz bir el gibi, bütün yönlerini kaybetmiş bir dünyanın en yanlış yerinden, öyle bir selam ki ölüm başını kaldırdığında karşısında bir insan değil, kendisini doğmadan önce terk etmiş bir bedenin hâlâ açık duran gözlerini bulsun, adımı sormasın, nereden geldiğimi merak etmesin, yalnızca bir anlığına kendi sonsuzluğundan şüphe etsin ve ilk defa bir ölüye bakar gibi kendisine bakmak zorunda kalsın.

Hem ben sınırları yemek için gelmişsem, ölüm, sen de beni bir son sanarak yanılmış olabilirsin; belki senin bütün mezarların benim içimde açılmış pencereler, bütün suskunlukların göğsümde tersine çevrilmiş şalterler, bütün vedaların henüz doğmamış bir dilin ağzında bekleyen ilk hecesidir ve ben sana bu sabah aşağıdan selam verirken, sen yukarıdan cevap vermeye çalışma, zira bu kez göğün kapısını ben kapatmadım, bu kez yağmuru ben durdurmadım, bu kez gözlerimi de kapatmadım; yalnızca senin yıllardır ölüm dediğin yere bakıp orada benden önce oturmuş birinin, yüzüme benzeyen o yabancının, sessizce benim gelişimi beklediğini gördüm.

Ve şimdi söyle bana, Peder Marcus, sınırları yiyerek büyüyen bir şey bir gün kendi sınırına ulaştığında ne olur; dünya mı onun ağzında parçalanır, ölüm mü ilk kez kendi adını unutup dizlerinin üzerine çöker, yoksa bütün bunlar yalnızca gözleri açık uyuyan birinin sabah vakti cama dayadığı yüzünde başlayan ve kimse bakmadığı için hiç bitmeyen o eski yanılgının başka bir biçimi midir?

Ben cevabı bilmiyorum.

Yalnızca tekerleğin hâlâ döndüğünü duyuyorum.

Ve bu defa, Bebecim, nereye gittiğini bilmeyen o gözün içinde ben yokum.

Bana bakan, ölümün kendisi.














8991/
MayTersdyDuisburg
3.643
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##BeyinKöleleri • @believetulayl
Alıntı 26g

Kölelik ve Canlı Ölüm Halkası

“Bence sizler utanç verici bir cehalet içindesiniz.”





Sanırım beynimin yandığı zaman içi bir yerde kalıyorum her zaman. Peder Marcus’un “Sen sınırları yemek için gelmişsin” dediğini fark ettiğim zaman içimde hiçbir yer yaşamıyordu artık.



İçinizde mi yaşıyorsunuz yoksa nerede?
5 Puan 156 syf. 2020 Okudu
Kendine Ait Bir Oda
Kendine Ait Bir Oda
Virginia Woolf | İlgi Kültür Sanat Yayınları | 2020
144. syf.
3.831
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##BeyinKöleleri • @believetulayl
İnceleme 26g

Kölelik




Sanırım beynimin yandığı zaman içi bir yerde kalıyorum her zaman. Peder Marcus’un “Sen sınırları yemek için gelmişsin” dediğini fark ettiğim zaman içimde hiçbir yer yaşamıyordu artık.



Okuyun lütfen ve içinizde mi yaşıyorsunuz yoksa nerede?


“Bence sizler utanç verici bir cehalet içindesiniz.”


5 Puan 156 syf. 2020 Okudu
Kendine Ait Bir Oda
Kendine Ait Bir Oda
Virginia Woolf | İlgi Kültür Sanat Yayınları | 2020
4.121
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
##Göğün Yüzü • @believetulayl
İleti 27g

Göğün Yüzünde Yüz Vardı

Göğü anlamak çok zor değil. Nasıl baktığımızla gördüğümüzün hangi niyetle ilişki içinde olduğu gerçeğini bilmekten geçtiği,





Sona doğru mu?
Yoksa en başa doğru mu?
4.028
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
@believetulayl
Kitapla 27g

III. Göğün Tırnakları yayınlandı.

Göğün Tırnakları
JOEL’İN TIRNAK CEHENNEMİ ÇOCUKLARI
Yeni Bölüm Yayınlandı.
3.801
  • Profil Sayfası

tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers , bir kitabı okudu.
@believetulayl
27g
5 Puan 294 syf. 2024 Okudu
Incognito - Beynin Gizli Hayatı
Incognito - Beynin Gizli Hayatı
David Eagleman | Domingo Yayınevi | 2024
3.786
  • Profil Sayfası

En Çok Kitap Okuyanlar

Tümü
tulayaslan_cancersoldiers
tulayaslan_cancersoldiers
712 kitap
By_Coga 2
By_Coga
560 kitap
faik.yilmaz.9 3
faik.yilmaz.9
559 kitap
Sani 4
Sani
501 kitap
Elif ツ 5
Elif ツ
493 kitap
Canan 6
Canan
417 kitap
Tarihciyazarerdal 7
Tarihciyazarerdal
403 kitap
Gizem Dindaroğlu 8
Gizem Dindaroğlu
368 kitap
Aysız 9
Aysız
336 kitap
Yıldız 10
Yıldız
307 kitap
alfabe 11
alfabe
301 kitap
Tuen 12
Tuen
288 kitap
Fatmaileri 13
Fatmaileri
286 kitap
Aimée 14
Aimée
281 kitap
Sevval 15
Sevval
270 kitap

Trend Kulüpler

Tümü
EvladımSanaDiyorum

EvladımSanaDiyorum

34 üye • 1 konu
Katıl
En İyi Kitap Önerileri

En İyi Kitap Önerileri

27 üye • 6 konu
Katıl
Kitap analiz grubu

Kitap analiz grubu

21 üye • 2 konu
Katıl
Sosyal Kitap Rize Okuma Grubu

Sosyal Kitap Rize Okuma Grubu

7 üye • 0 konu
Katıl
Kendi Kulübünü Kur Keşfet

Kitap Listeleri

Tümü
100 Soruda Aşk
Aşk mı Sevgi mi?
100 Soruda Kaygı
100 Soruda Önyargı
Dijital Çağda Çocuk Yetiştirmek
Dikkat Geliştirici 100 Etkinlik
Gizli Bahçeler Otizmin Keşfi
Çocuklarda Kaygı
Çocuklarda Motivasyon
Çocuklarda Korku
Çocuk psikolojisi, eğitim, kişisel gelişim ve tarih
Kelime Dağarcığı
Her gün yeni bir kelime
#Sahavet

Son Okunan Kitaplar

Tümü
Rüzgarın Ardından
Rüzgarın Ardından
Elif Veske Çetintaş
Kalbe Düşen Sızı
Kalbe Düşen Sızı
Elif Veske Çetintaş
Hayat Sondan Başlar - Aşkın Sirayeti
Hayat Sondan Başlar - Aşkın Sirayeti
Elif Veske
Küçük Prens Küçük Prens Çıkartması Hediyeli
Küçük Prens Küçük Prens Çıkartması Hediyeli
Antoine de Saint-Exupery
İrade Eğitimi
İrade Eğitimi
Ferhat Kardaş
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Fakir Baykurt
Dede Korkut Hikayeleri
Dede Korkut Hikayeleri
Anonim
Momo
Momo
Michael Ende
Dilin Afetleri
Dilin Afetleri
İmam Gazali
Beyaz Diş
Beyaz Diş
Jack London

Gündemdekiler

Trendler
#1
#Şiir
21 gönderi
#2
#Edebiyat
112 gönderi
#3
#Bence
738 gönderi
#4
#Yunus Emre
#5
#Aşk
1.221 gönderi
#6
#Soru
#7
#Yaşam
177 gönderi
#8
#Alıntı

En Çok Alıntı Yapanlar

Tümü
Gizem Dindaroğlu 1
Gizem Dindaroğlu
3251 alıntı
alfabe 2
alfabe
2258 alıntı
Abuzer Badem 3
Abuzer Badem
1394 alıntı
Cerence
Cerence
953 alıntı
Elif ツ
Elif ツ
876 alıntı

Yükselen Okurlar

Trend
nilaysnz_
nilaysnz_
@nilaysnz
MI
mihrimahsultan
@mihrimahsultan
Yı
Yılmaz Hasten
@yilmazhasten
bipatiska
bipatiska
@bipatiska
alfabe
alfabe
@abc_
BERAT POLAT
BERAT POLAT
@maximusbumbada

Sign up for our newsletter

Get the best news on weelky basis! Join now and don't miss it.

Anasayfa
Bildiriler
Mesajlar
Profil

Ne Paylaşmak İstersiniz?

Sosyal Kitap'ta bir içerik paylaşın

Yeni İleti
Düşünce, durum veya kısa notlar
Kitap İncelemesi
Kitap hakkında değerlendirme yapın
Kitap Alıntısı
Sevdiğiniz cümleleri aktarın
Okuma Hedefi
Yıllık veya aylık hedef belirleyin