It’s True.
Ne çok ölü yedik.
“We have already been here.”
Evet Mati.
Biliyorum.
Ama bu kez ayakkabılarım çok küçük.
İçlerine sığamıyorum.
Ölülerim ise hâlâ sığıyor.
Şimdi içimizdeki sütü al ve onu yarım kalmış kalbine akıt, çünkü biz artık konuşmaktan yorulduk.
______________ Doğum aynasında, yerin altında, karanlıkta tohumların canlandıkları i ç astar su sökükleriyle birlikte o ulu kudretli keçileri kaçırdığımız o __________________________yerdeyiz.
It’s True.
Ne çok ölü yedik.
“We have already been here.”
Evet Mati.
Biliyorum.
Ama bu kez ayakkabılarım çok küçük.
İçlerine sığamıyorum.
Ölülerim ise hâlâ sığıyor.
Dünyaya gözümü açtıktan tam iki saat sonra, sırılsıklam bir boşluğa bırakılmışım. Annemi hiç görmedim; o sadece toprağın ve terk edilmiş istasyonların tozu gibi dilsiz bir kelimeydi benim için. Ama sonra, Duisburg'un gececi elbiselerini taşıyan çocuklarla yürürken, altı yaşımın o soluk koridorunda bir el uzandı bana. Babamı doğurmaktan geliyorum şimdi; beni o yuvadan, o yetimhanenin soğuk demir karyolalarından çekip alan adamın o kocaman avuçlarından...
Ensemde açan ay, kırmızı bir elbise değil artık; babamın o yorgun akşamüstleri sırtıma örttüğü kalın, emniyetli bir ceket. Sol kulağım hâlâ o ilk altı yılın yalnızlığında kaybolan kırmızı pabuçları açıyor, sağ kulağım ise şimdi beni kurtaran o tanıdık, tok babacan sesi arıyor. O arasın, daha çok arar yani kulakçık cep sesim; zaman, cebimde eriyen bayat bir nane şekeriydi; ağzımda eridikçe dilsizleşiyordum o koridorlarda.
Gökten üç tane beton blok düştü. İlki, doğduğum o ilk iki saatin sahipsiz ağlama sesleriyle doluydu; aldım onu, babamın bana ilk aldığı hırkanın altına gizledim. İkincisi, babamla içtiğimiz o ilk demli çayın yarım kalan buğusuydu; onunla gözlerimi yıkadım ki körlüğüm bari otantik olsun, o yuvadaki geçmişi görmeyeyim diye. Üçüncüsü ise tamamen o ilk altı yılın sarsıcı boşluğuydu; işte en çok canımı acıtan da o sırılsıklam boşluk oldu ama babam elini uzatınca o bloklar un ufak oldu odanın köşesinde.
Bir masalın tam ortasında, telleri kopmuş bir keman gibi hıçkırıyordu o eski çocuk yuvası. Bulutlar bildiğimiz pamuklardan değil, o altı yaşına kadar pencerelerden seyrettiğim uzak tren hatlarının tozundan yapılmıştı. Ağlıyordum. Gözyaşlarım yanağımdan süzülüp yere düştüğünde filizlenen şeyler papatya değil, paslı çiviler ve eski daktilo tuşlarıydı. Her damlada ş harfi filizleniyordu, her damlada o erken gelen yalnızlık biraz daha katılaşıp heykel oluyordu. Ama babam o heykeli aldı, yerine kırık dökük de olsa bir yuva koydu.
"Neden?" diye sormuştum o zamanlar duvardaki dilsiz saate. Akrep kaçıyordu yelkovandan, çünkü zaman bile kendinden tiksinmişti beni iki saatlikken bırakan o doğum boykot panayırda. Masal bu ya, denizler göğe tırmanmıştı ben altı yaşındayken; balıklar ağaç dallarında yuva arıyordu kendilerine, tıpkı benim sevgi arayışım gibi.
Acının rengi mavidir derler, yalan. Acı, terk edildiğin o ilk iki saatin pas rengidir; her solukta genzinizde hissettiğiniz o metalik, ağlak çürüme. Kürdanlardan kaleler inşa etmiştim kendime, içine girip ağlamak için. Ama o kalenin kapısını altı yaşımda bir adam açtı. Rüzgar bile esmezken bu hayatta, babam fırtınaları göğsünde yumuşatarak geldi.
Biz kaldık burada. Ben, babamın o eski şemsiyesi ve tavan arasından sızan o lanet melankoliyi dağıtan o şefkatli, bitmek bilmeyen “OLSA” kokusu.
Ama masallar hep haince biter ya; rüzgar bu kez bakkala ekmek almaya değil, yıldızların arkasındaki o dilsiz sonsuzluğa gitmişti. Babam da terk etti beni. Bu kez isteyerek değil, ellerimi bırakmak zorunda kalarak; daha çok gençken, hayatın o en rüzgarlı virajında beni o fırtınalarla tek başıma bırakıp ölerek gitti. O gittiğinde gökten dördüncü bir beton blok düştü göğsümün tam ortasına. Bu blok ne çocuk ağlamasıydı ne yarım kalan çay buğusu; bu, onun yokluğunun o buz gibi, taş taş üstünde bırakmayan ağırlığıydı.
Şimdi altı yaşımın koridorları yeniden kararıyor ama bu kez elimde onun bıraktığı o eski, devasa şemsiye var. O şemsiyenin altında, ensemde açan o kırmızı ayın altında hem doğduğum o ilk iki saatin yetimliğine ağlıyorum hem de beni o yuvadan çekip alan adamın erkenden gidişine. Kulakçık cep sesim hâlâ açık, hâlâ o babacan telsiz sesini, o tanıdık ayak seslerini arıyor uzak hatlarda.
Zaman cebimde tamamen eridi, nane şekeri bitti, ağzım tamamen dilsiz. Ama bu boykot panayırda, balıklar ağaç dallarında yuva aramaktan vazgeçse bile, ben onun beni sevdiği o altı yaşındaki kız çocuğu olarak kalacağım. O kürdan kalelerin içinde, rüzgarlara karşı tek başıma, onun kokusuyla örülmüş o hırkaya sarılarak bekleyeceğim.
On altı farklı dil lisanın içinden düşerek çiçekler açan toprak yüzüne uzanarak her zaman hâlâ hasretle ve özlemle.
Ve artık sadece Türkçe konuşuyorum. İstediğin gibi Bab’A…
"Doğu, ruha, Batı da maddeye, dürbünün doğru tarafıyla bakmış; Doğu maddeye, Batı da ruha, aynı dürbünün tersini çevirmiştir."
Necip Fazıl Kısakürek “ İdeolocya Örgüsü”
__________ Kozmos
Millet 15 yaşında basketbol deplasmanında maçtan sonra kafede takılırken, ben kitapçıdan iki koli kitapla çıkan o tuhaf çocuktum işte. Benim sığınağım insanlardan çok o kolilerdi. Zaten 9 yaşında Mısır’ı, sırları, hiyeroglifleri yiyip bitirmiş, beyninde reset mekanizması olmadan doğmuş biriyim; hafızam ucu bucağı olmayan yaşayan bir arşiv. İşte o sınırsız arşive 15 yaşında Necip Fazıl’ın kelimelerini fırlattım.
İdeolocya Örgüsü benim için sadece bir fikir serisi ya da ideolojik bir manifesto olmadı hiçbir zaman. O beynimdeki devasa kozmosun içine düşen en asil dil işçiliğiydi. Necip Fazıl, o devasa hafızamın içine kelimeleri alelade fırlatmadı; adam resmen her bir cümleyi, her bir dizeyi inci tanesi gibi tek tek dizdi oraya.
Fikirler tartışılır, sistemler değişir ama o adamın Türkçeyi büküşü, o tonundaki kibirli ama büyüleyici asalet... O yaşta benim gibi bir kitap delisi için çölde vaha bulmak gibiydi. O yaşta o seriyi bitirdiğimde anladım ki, bazı insanlar sadece yazmaz; kelimelerle yeni bir evren inşa eder. Hafızamda her şey ilk günkü gibi taptaze duruyor ve o inci tanesi gibi dizilmiş cümlelerin çıkardığı ses, hâlâ o iki koli kitapla yürüdüğüm sokaktaki kadar net.