Sanırım beynimin yandığı zaman içi bir yerde kalıyorum her zaman. Peder Marcus’un “Sen sınırları yemek için gelmişsin” dediğini fark ettiğim zaman içimde hiçbir yer yaşamıyordu artık.
Okuyun lütfen ve içinizde mi yaşıyorsunuz yoksa nerede?
“Bence sizler utanç verici bir cehalet içindesiniz.”
Küçük Hans’ın Atı vs. Modern Dünyanın Paranoyak Atlıkarıncası
Sevgili Okur… İşte bak kitabın içinde buradayız. Psikolojinin o en karanlık, en atmosfer dışı steril laboratuvarının tam ortasındayız. Freud amcanın elimize tutuşturduğu o meşhur “Küçük Hans" vakasındayız. Hani şu sokakta yürürken atların düşmesinden ya da atlar tarafından ısırılmaktan ölesiye korkan beş yaşındaki çocuğun hikayesi. Ama Freud bize burada süslü bir "çocuk korkusu" anlatmıyor; insanın daha beş yaşındayken o devasa, sıra dışı toplumsal simülasyona nasıl hapsedildiğini kanıtlıyor.
1. At Sadece Bir At Değildir, O Dev Bir Babadır
Olayı düz mantıkla okuyan sıradan beyinler ne der? "Aman ne olacak, çocuk işte, attan korkmuş." Ama filtresiz gözümün içinden baktığımda sır düzeni tam burada patlak veriyor. O sokakta ağır arabaları çeken, ağzından köpükler saçan, gözlerinin etrafında siyah deri siperlikler olan devasa atlar... Aslında kim biliyor musun? **Babanın ta kendisi!**
Hans, babasını deli gibi seviyor ama aynı zamanda o otoriter devin gölgesinde eziliyor. İçindeki o devasa, ilkel arzular ve "ya babam beni yok ederse" korkusu doğrudan sokaktaki o zavallı ata yansıtılıyor. Atın gözündeki o siyah siperlikler, babanın gözlükleri; atın ağzındaki o siyah kayışlar, babanın bıyıkları oluveriyor. Al sana zihnin en farklı, en dâhice illüzyonu!
1. Korkunun Absürt Mühendisliği (Fobi)
Fobi dediğin şey nedir biliyor musun sevgili okur? Ruhun kendi kendini korumak için ürettiği en dâhice, en kaçık savunma mekanizmasıdır. Hans, "Ben babamdan korkuyorum" diyemez. Çünkü bunu derse o kutsal aile simülasyonu çöker, sistem hata verir. Zihin hemen devreye girer ve der ki: "Hey, babandan korkma, git sokaktaki o dört bacaklı, kişneyen hayvandan kork. En azından sokağa çıkmazsın olur biter!" İşte fobi, içindeki o devasa nükleer patlamayı, evdeki masum bir odanın köşesine saklama sanatıdır. Freud bu analizle bize medeniyetin daha çocukken bizi nasıl birer korku makinesine dönüştürdüğünü gösteriyor.
1. Atlar Düşerken Aslında Sistem Çöküyor
Hans’ın en büyük tetikleyicisi neydi? Sokakta o koca atların, ağır yüklerin altında dayanamayıp yere kapaklanması. İşte o an “akıl tecriti” zirvesidir. O yenilmez, o güçlü "Baba/Otorite" figürünün çamura batışını, acizliğini görmek, beş yaşındaki bir çocuğun zihninde kıyametin kopması demektir. Sistem bize hep güçlü kalmayı, dik durmayı dayatır; oysa içimizdeki o çocuk, o koca atların çamura nasıl kusursuzca devrildiğini izler ve kendi düşüşünün provasını yapar.
Eser bir vaka analizi değil; insan zihninin, toplumun o kibirli "normal" duvarlarına çarparak nasıl gerçeküstü ve muazzam bir labirent yarattığının muazzam bir haritasıdır.
Şimdi susturun o sokaktaki atları beyler; bilin! Çünkü çocuğun çığlığı, sizin kurduğunuz o rasyonel medeniyetin sahte huzurunu tek bir kişnemeyle yerle bir etmeye yetiyor.
Kusursuz Bir Delilik Simülasyonu: Takım Elbiseli Sırtlanlar ve Alaska’nın Kusmuğu
Bak tam buradayız, tam olarak o masanın ortasında. Şatafatlı, cilalı, meşe ağacından yapılma o borsa masasında. Üzerinde kristal bardaklar, içinde pahalı viskiler var. Ama bardağa yakından bakarsan, viskinin renginde değil, o masanın etrafında oturan takım elbiseli sırtlanların salyalarında boğulduğunu görürsün. Jack London bu kitapta bize bir "başarı hikayesi" anlatmıyor, bize insanın kendi eliyle kurduğu o devasa, uçuk kaçık sirki izletiyor.
1. Vahşi Doğanın Saf Eti vs. Şehrin Kokmuş Leşi
Bizim Günışığı (Elam Harnish), Alaska’nın o dondurucu, beyaz cehenneminde kurtlarla boğuşurken aslında en azından neyle savaştığını biliyordu. Soğuk gerçekti. Kurt acıkınca saldırırdı, doğanın kuralları basitti: Ya donarak ölürdün ya da toprağı tırnaklarınla kazıyıp o parıltıyı söküp alırdın. Oradaki vahşet saf ve dürüsttü. Ama ne zaman ki o altını heybesine doldurup San Francisco’nun o neon ışıklı, dumanlı salonlarına adım attı; işte o zaman gerçek bir bataklığa düştü.
2. Kravatlı Vahşet
O borsa masasında oturan adamlar... Hani o tırnakları manikürlü, ağızlarından "medeniyet" ve "finansal strateji" kelimeleri dökülen yaratıklar. İşte onlar insanlığın evrimsel bir hatası. London, o sırtlanları öyle bir tasvir ediyor ki, their viski kadehlerini tokuştururken aslında birbirlerinin etini çiğnediklerini duyabiliyorsun. Günışığı, Alaska'da doymak için avlanan hayvanlar gördü; ama şehirde sadece hiç doymayan, sırf yok etmek için tüketen modern canavarlar buldu. İşin en Tuaf, en dâhice tarafın ne olduğuna gelecek olursam:
Bizimki de o masaya oturunca yavaş yavaş tırnaklarının uzadığını, o sırtlanlardan birine dönüştüğünü fark etti. Sistem seni kendine benzetmeden çiğnemez, önce seni bir sırtlana dönüştürür, sonra kendi türünü yemeni izler.
3. Altın Bir İllüzyondur, Gerçek Olan Çamurdur
Günışığı milyon dolarları, o devasa finans imparatorluğunu ne zaman elinin tersiyle itti? İçindeki o son insani kıvılcım, bir kadının gözlerinde o sırtlan kokusunu temizleyecek gücü bulduğunda. Gitti, her şeyi yaktı ve bir çiftlikte toprağa dokundu. İnsanlık milyarlarca dolarlık borsa grafiklerinin içinde kaybolurken, London bize aslında şunu fısıldıyor: "Bütün o hisse senetleriniz, vadeli işlemleriniz, plazalarınız devasa birer yalandan ibaret. En büyük dâhilik, o sırtlan masasını devirip, üstündeki pahalı viskiyi borsa simsarlarının suratına fırlatmak ve toprağına geri dönmektir."
Bence eser bir roman değil; modern dünyanın, takım elbise giymiş o ilkel canavarların suratına indirilmiş dâhice ve sıradışı bir tokattır.
Kravatlarınızı gevşetin beyler; çünkü parayla satın aldığınız o parfüm, ruhunuzdaki sırtlan leşinin kokusunu bastırmaya yetmiyor.
"Dünya bize göre ayarlanmamıştı, biz de dünyaya göre. Ama hepimiz aynı gökyüzünün altında, aynı gizli düzenin birer parçası olarak vardık."
Kitabın ruhu bana göre doğrudan yaratılışın o muazzam dengesini anlatıyor. Hani toplumun "farklı" ya da "sıra dışı" deyip kenara ittiği insanlar var ya; ben onlara da çok değer veriyorum. Her şeye değer verdiğim gibi. Çünkü biliyorum ki Tanrı onları da tam olarak o vasıfla, o özellikle yarattı. Dünyadaki o büyük ve harika dengenin bir parçası onlar.
Yazar yazdığı eserinde edebiyat yapmaya çalışmamış; o insanların varoluşunu, hayattaki yerini en çıplak haliyle ortaya koymuş. Bir ahlak dersi vermiyor, kimseyi yargılamıyor. Sadece, o bambaşka hayatların içinde bile ne kadar derin bir ruh olduğunu, o muazzam dengenin nasıl işlediğini gösteriyor. Süslü laflara hiç gerek yok. Kitabın ruhu, o dışlanan insanların sessiz çığlığı olduğu kadar, aslında yaratılışın o gizli ve muhteşem çeşitliliğinin de bir kanıtı.
Muazzam bir eser. Bazen sadece inceleme için üç kelime yeter de artar. 🤍💫💎
“Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”
Filmi de olağanüstü güzellikte.
Ve gözyaşların içinde kalınan o anlardan bir sahne. Tıpkı şu anda gözlerimin iç çekerek bulutlara rakip olarak yağmuru yağdırması gibi bir şey The Green Mile ✨🤍💎