İçimin kırık dökük o yüksekliği; geometrinin intihar ettiği, rakam yutan coğrafyacıların hiçbir haritaya sığdıramadığı bir irtifa cinayeti. İçsel operamın kırmızı fay hatları koğuşunda, _ranzaların altından sızan koyu magma sularında sırtüstü yüzüyorum; tavan etimden _________________ yapılmış, üzerime çöküyor. Ara sıra sağ akciğerime yasadışı yollarla kaçak bi gökyüzü sızıyor; karanlık dehlizde, sulu gözlerimin diplerine kaçak işçiler gibi nefes __________________üflüyorum.
II- REZONANS
____Kalp damar cerrahisinin o kireç kokan beyaz koridorlarından antika bir telgraf hattı çekiliyor ____ damarlarıma; her mors alfabesi, fildişi bir piyano tuşu gibi sertçe vuruyor kemiklerime. Kemiklerimin korosu tellere keman çalmayı ___________________ öğretiyor, göğüs kafesimin içinde ritmi bozulan o atış kuşlarını havada lehimliyor, iğne ______ iplikle kalbimin deliklerini dikiyor terzi. Bir süre etimin içinde mikro bir sızı gibi oyalanıp sonra kendi etsiz kemiksiz dünyasına dönüyor ___________________ telgrafçı.
III- AMNEZİ
İçimde her oda boş, sanki tüm organlarım benden __________ önce istifa etmiş gibi Jose.
Öğretmenin verdiği o hiç var olmamış ödevleri yapmamak için mızıkçılık yapan yedi yaşındaki o kız çocuğu... Onun ağlak yüzüne çarpan ses dalgalarının, o beton dalgaların ve tsunami fırtınalarının tam kalbine doğru ters kulaç atıyorum; su yutuyorum, su ______ aslında zaman.
IV- SAKATAT
__Ben yüzdükçe, yüzümün sol yarısından intihar baloncukları fışkırıyor; derimin altından kaynayan, patlamaya hazır şeffaf süt kabarcıkları, cıva gibi ağır. Bense morarmış dudaklarımı bir oksijen tüpününpaslı metal ağzı gibi ısırıyorum; _______________dünyaya, yerçekimine, üzerime basıp geçen tüm kalabalıklara karşı kusursuz, dilsiz direniş sergisinde kendimi ________________ bekliyorum.
V- RAHİM
Sanırım birazdan, birkaç saniye önce öldüğümü anlatan o resmi tebliği imzalayacağım. İçeriden, tam göğsümün ortasından kendi dar tabutuma çarpıp keresteleri kıracağım; tırnaklarımın altında tahta kıymıkları. Annem beni o klostrofobik boşlukta öpüp koklayacak. Annem, kendisiymişim gibi beni kendi rahminden bir kez daha, tersine doğuracak ve işte o an bir kimya laboratuvarı kadar hissiz ve hiç üzgün __________ olmayacağım.
VI- BETON
______ Zira o beton ev, o kör adres bizi bir daha asla bulamayacak. İçimi bir et kancasıyla söküp götürseler, gözbebeklerime kördüğümlerseler bile; o çocuk yaşta, o minyatür kalp krizine yenik düşmeyeceğim bu kez. Annem beni kendisiymişim gibi öpüp, koklayıp, bir ceset torbası şefkatiyle göğsüne koyup uyutacak. Duvarlar *daralacak, odalar küçülecek ama biz ___________________ sığacağız.
VII- ANESTEZİ
Ve ben Jose, kendi cenazesinde dondurma yiyen o kimsesiz çocuk gibi, piyano sesi kesildiğinde bile hiç ama hiç ağlamayacağım.
Şimdi onlara söyle Jose! Telleri kessinler; telgraf bitti, piyanist öldü, dondurmam eriyor...
_____Ve sen de kendini annemin içine sokup ___________ beni orada utandırma, lütfen.
Üç buçuk yaşındaydım Julian, insanın kendi hayatından vazgeçmesinin yaşını kimlik kâğıdına yazmadıkları için ölümün beni kaç yaşında bulduğunu hâlâ kimseye ispatlayamıyorum; oysa her şey, yetişkinlerin dünyasında bir çocuğun yalnız bırakılmasına sıradan bir gün muamelesi yapılan o korkunç öğleden sonra, banyoda başladı, fayansların arasına sıkışmış incecik bir ışık vardı, musluğun ucunda su damlası olmaktan vazgeçmiş bir gök asılıydı, ben de kendime ait olmayan koca bir dünyanın ortasında, küçücük ellerimle hiçbir kapıyı açamayacağımı henüz bilmeden, bir insanın kendisini terk edişini ilk kez seyrediyordum.
Terk edilen bendim Julian, ama bunu o yaşta bilmiyordum; yalnızca bir şeyin gelmesi gerektiğini, gelmeyen şeyin de bir gün mutlaka geleceğini sanıyordum, çocuk aklım kapının altından içeri sızacak ayak seslerine birer isim veriyor, havluların kıvrımlarında saklanan yüzleri birbirine benzetiyor, aynanın içinde benden daha büyük görünen o küçük kızı annesiyle, babasıyla, hiç tanımadığı bir gökyüzüyle buluşturmaya çalışıyordu; sonra aynadaki kız bana sırtını döndü, banyodaki bütün fayanslar birer mezar taşı gibi yer değiştirdi, tavan aşağıya indi, yer yukarıya çıktı, dünya kendi ağırlığını kaldıramayıp ikiye katlandı ve ben, daha üç buçuk yaşımda, kimsenin duymadığı bir sesle yaşamaktan vazgeçtim.
Yanlış anlama Julian, ölmek istemeyi bilen bir çocuk değildim ben; ölümün adını bile bilmeden, hayatın bana ayrılmış bölümünden sessizce çıktım, geride yalnızca bedenimi bıraktım, o küçücük beden banyoda kaldı, ben ise kimsenin göremediği bir yerden kapıya bakmaya devam ettim, belki biri gelir de beni yeniden kendime teslim eder diye; gelmediler, saatler duvarın içinden geçerek yaşlandı, sabun köpükleri tavana tırmanıp orada küçük beyaz dul kadınlara dönüştü, bir örümcek ağını örmek yerine dünyanın haritasını çıkardı, haritanın ortasına beni koydu, sonra bütün yolları silerek tek bir ülke bıraktı: Yalnızlık Cumhuriyeti. Vatandaşlık yaşı üç buçuk, başkenti banyo, resmî dili yutulmuş bir çocuğun ağzında çürüyen kelimelerdi.
O günden sonra ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum çoğu zaman Julian, belki göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye; belki bulutların arasında üniformasını ters giymiş bir kaptan, elinde bana ait eski bir mektup, düdüğünü üç buçuk yaşındaki bir kızın duyabileceği kadar ince çalar, belki gök bir gün kıyılarını değiştirir de deniz göğün üstüne çıkar, vapur yıldızların arasından geçerken bütün ölü saatler birden çalışmaya başlar, belki biri başını güverteye uzatıp benim adımı sorar, Julian, belki de bütün bu evren yalnızca bir çocuğun duyulmamış sesini yanlış adrese teslim etmemek için kurulmuştur.
Ağlamıyorum.
Kalbim içindeki bütün mutfağın kapılarını açıp kapatıyor; tencerelerimde kaynayan yıllar var, içi boş tabaklarımda doğum günleri, çatlamış fincanlarımda hiç söylenmemiş ninniler, çekmecelerimde kime ait olduğunu bilmediğim çocuk çorapları duruyor, ocağın üzerinde bir ömür fokurduyor ama yemek pişmiyor, bilirim bu mutfakta kimse sofraya oturmuyor, kimse küçücük bir sandalyeyi çekip bana bugün nasılsın diye sormuyor, yalnızca kapılar açılıyor, kapanıyor, açılıyor, kapanıyor; kalbim kendi içinde bir ev işletiyor Julian, kiracısı benim, ev sahibi de beni yıllar önce terk etmiş o üç buçuk yaşındaki kız.
Bir kere.
İki kere.
Üç kere.
Sonra yüz kere.
Sonra saymayı unutuyorum, sayılar gelip dilimin altına saklanıyor, yüzüncü kapının arkasında ilk kapı beliriyor, ilk kapının arkasında banyo, banyonun arkasında çocukluğum, çocukluğumun arkasında henüz doğmamış bütün yaşlarım; zaman, kendi kuyruğunu yutmuş dev bir balık gibi beni midesinde taşıyor, ben hangi yöne yüzsem aynı aynaya çarpıyorum, aynanın içindeki kız büyüyor, saçlarına yıllar dolanıyor, yüzüne yabancıların hükümleri sürülüyor, sırtında kendisine ait olmayan suçların ıslak paltosu, gözlerinde daha kimseye anlatmadığı bir kış; fakat ne zaman ona elimi uzatsam, o benden önce elini geri çekiyor.
Ve birden orada seyrettiğim çocukluğum aklıma geçip intihar eşiğinde kendisini beklemeye alıyor.
“Senin haberin yok!” diye bağırıyorum ona Julian, kalp camımdan yüzümü yukarı doğru düşürürken.
Senin haberin yok, benim hangi yaşımın hâlâ banyoda beklediğinden, hangi yaşımın yıllardır kapı önünde ayakkabılarını giymeden oturduğundan, hangi yaşımın başını kaldırıp gelen her yabancıya bir anlığına kurtarıcısıymış gibi baktığından haberin yok; sen benim büyüdüğümü sanıyorsun, oysa büyümek dediğin şey terk edilmiş bir çocuğun çevresine inşa edilen yetişkin bedeninden ibaret, insanın boyu uzuyor, elleri değişiyor, yüzüne mevsimler yerleşiyor, fakat içerideki küçük kız aynı kapının önünde, dizlerini karnına çekmiş, kimsenin kendisini almaya gelmeyeceğini bilmeden bekliyor.
Ben o kızın annesi oldum Julian, babası oldum, kapısı oldum, kilidi oldum, geceleri başucunda nöbet tutan yaşlı bir deniz feneri, sabahları perdeleri açan uykusuz bir hizmetçi, kendi kalbini söküp ona yastık yapan adsız bir kadın oldum; ona dünya hakkında yalan söylemedim, dünyanın onu mutlaka seveceğini de vaat etmedim, yalnızca bir gün büyürse, kendi elleriyle bir kapı açabilecek kadar güçlenirse, o kapının ardında kendisini bekleyen bir hayat bulabileceğini fısıldadım, sonra sustum, zira bir çocuğa verilebilecek en büyük yalan bazen yarının bugünden daha merhametli olacağına dair edilen yemindir.
Ama ben yine de göğe bakıyorum Julian.
Zira gökyüzü, bütün bu olanlardan habersizmiş gibi davranmayı beceren tek büyük şey; her sabah mavi bir elbise giyip dünyanın cenazesine katılıyor, her akşam üzerindeki yıldızları söküp karanlığın cebine koyuyor, sonra hiç utanmadan yeniden doğuyor, ben de onun bu arsızlığına hayran kalıyorum, insanın başaramadığı bir şeyi göğün her gün yapabilmesine, yıkıldığı yerden kalkmasına, hiçbir açıklama sunmadan ışığını geri almasına, kendisini terk eden karanlığı ertesi sabah yine başının üzerinde taşımasına.
Bir gün selamcı vapur geçerse, Julian, ona beni anlatma.
Bırak beni kendi bulsun.
Bırak güvertesinden sarkan incecik bir halat, göğün bütün yasalarını çiğneyerek banyodaki o küçücük kızın avucuna düşsün; vapurun kaptanı kapıyı çalmasın, içeri girmek için izin istemesin, yalnızca denizin ortasında diz çöküp üç buçuk yaşındaki o çocuğun göz hizasına gelsin, ona hiçbir şey sormasın, geçmişini açıklatmasın, neden sustuğunu merak etmesin, kendisini kurtarmaya geldiğini söylemesin; çünkü bazı çocuklar kurtarılacakları vaadinden bile korkar Julian, bir daha umutlanıp aynı yerde bırakılmaktan, bir elin sıcaklığını tanıyıp ardından o eli kaybetmekten, kendilerini bir başkasının merhametine emanet ettikten sonra yeniden sahipsiz kalmaktan korkarlar.
Kaptan yalnızca elini uzatsın.
Kız isterse tutsun.
İstemezse deniz beklesin.
Benim bütün ömrüm boyunca öğrenmeye çalıştığım şey belki de budur Julian; insanın hayata geri dönmesi, birinin onu zorla kıyıya çekmesiyle değil, kendi içindeki o küçücük çocuğun bir gün suya dokunmaktan korkmamasına izin vermesiyle başlar, fakat kimse bana bunun ne kadar süreceğini söylemesin, takvimler banyoya girmesin, saatler kapının önünde beklemesin, iyileşmenin bir son kullanma tarihi varmış gibi davranılmasın.
Ben hâlâ bazen ağzımı, kulaklarımı kapatıyorum.
Göğün ortasından bir selamcı vapur geçer diye.
Kalbim hâlâ kendi mutfağında kapıları açıp kapatıyor.
Bir kere.
İki kere.
Üç kere.
...Ve ben, Julian, o kapıların birinin ardında hâlâ üç buçuk yaşında olduğumu bilerek, bütün evrenin ortasına küçücük bir sandalye koyuyorum; üstüne kimsenin oturmasını beklemiyorum, kimseye yer ayırmıyorum, yalnızca bir gün kendi çocukluğumun karşısına geçip ona, bütün bu yıllar boyunca seni almaya gelemedim, diyecek kadar dürüst olabilmeyi diliyorum.
...Ama henüz bütün gökler kapanmadı Julian! Belki bir gök düşer üç buçuk yaşıma yaşamaya başlarım.
Kulaklarımı açıyorum Julian. Göğün tam ortasındayım. Üniformasını ters giymiş o kaptan elini uzatıyor.
Tutsam mı elinden ne dersin Julian! Yoksa üç buçuk yaşındaki o kızın uyanması için, denizin banyodan daha derin olduğunu kabul etme vaktim geldi mi?
Ağlamıyorum. Sadece kalbimi içip yüzüme yağıyorum Julian!
__Babaannem reçel yaparken kavanozların içine biraz akşam koyardı. Bir çay kaşığı karanlık, iki tutam ezan sesi, camın ağzını kapatacak kadar mor. Bu nedenle bizim evde güneş battığında kahvaltı kokardı. Reçelin içinden ekmek değil çocukluk geçerdi. Kaşık ağza değil zamana değerdi. Babam sofrayı toplarken tabaklar birbirine iyi geceler der ____çatallar eski duaların gözyaşını taşırdı.
____Yıllar sonra, kavanozlardan birinin hiç açılmamış olduğunu gördüğümde;
İçinde reçel değil, konuşmayı yarıda bırakmış çocuk sesleri fermante olmuştu. Kapağını kulağıma dayadığımda ismim içeriden bana daha küçük bir ağızla sesleniyordu. Oysa sesim yıllardır dışarıda değilmiş, ben büyürken sesim çocuk kalmış. Bu yüzden hâlâ olağanüstü güzel konuşabiliyorum; kelimelerim yaşlanmıyor. Onlar hâlâ camın içinde dizlerini karnına çekmiş bekliyor.
Sol omzum çocukluğumu taşıdığı için yıllardır sağ omzumdan yaşlı. Doktorlar röntgende bunu göremez. Omurgamın filmleri kemiklerimi gösterir; oysa yükü kemikler değil, hatıralar taşır. Ben yürümüyorum. İçimde birbirini sırtında taşıyan yaşlar yürüyor.
Sana diyorum ki;
__Tanrı bazen dua ederken isimleri karıştırıyor. Harfler de yoruluyor çünkü. Bütün alfabeler geceleri birbirlerinin cebine giriyor. _________Bazı mucizeler yanlış insanlarda çiçek açıyor. Bir adam durup dururken affediliyor, bir kadın sebepsiz yere ışıldıyor, bir çocuk hiç tanımadığı bir acıyı miras alıyor. Belki de kader, postacısı sürekli adres ____şaşıran ilahi bir mektuptur.
Ölüm sandığımız kadar aceleci değilmiş.
Çok kibar biri çıktı.
Beni almaya geldiğinde ilk ayakkabılarını kapının dışında bıraktı. İçeri girerken ses çıkarmamaya çalıştı. Babam uyuyor sanmış olmalı. Oturup bir bardak su istedi. Bardaktaki su onu görünce yaşlandı. Ben ölümü ilk kez o gün misafir ağırlayan bir ev sahibi gibi sevdim. Biliyorum; bazı vedalar, gelişlerden daha nazik olur.
___Ve çatı katındaki kilitli beşik sandığı hâlâ ağlıyor.
Kimse duymuyor.
Zira ahşap da insanlar gibi utanınca sessizleşiyor. O sandığın içinde sadece beşik yok. Sallanmayı bırakmış zaman var. Bir bebeğin hiç büyüyemeyen ilk esnemesi var. Çiviler, dua etmeyi unutmuş marangozların parmak iziyle paslanıyor.
_Kafka’nın evreninde böcek olmak haber değildir.
_Borges’in sonsuz kütüphanesinde kaybolmak da şaşırtmaz.
_____Benim evrenimde ise bir köpek cebinden ay çıkarır.
Verandaya bırakır.
___"Gece biraz üşüyor," der.
Kimse dönüp "nasıl yani?" demez.
Oysa mesele ay değildir.
Ay zaten herkesin cebine sığacak kadar küçülmüştür.
Asıl mevzu, köpeğin bunu yaparken bana ____özür diler gibi bakmasıdır.
O bakışta bütün dinlerden daha eski bir mahcubiyet vardır.
Sanki evren yaratılırken yanlışlıkla fazla merhamet yüklenmiş bir canlıdır.
İşte ben bütün felsefeleri o bakışta kaybettim.
Evimde cansız hiçbir şey gerçekten cansız değildir.
Masa konuşmamayı seçmiştir.
Perdeler utangaçtır.
__Kapılar kimsenin yüzüne kapanmaz; yalnızca kırgın olduklarında kendilerini içeri kilitler.
__Çaydanlık kaynarken eski dedelerin ___________boğazını ödünç alır.
_______Aynalar ____yüz göstermeyi değil, hafıza taşımayı bilir.
______Eşyanın da vicdanı vardır.
Biz sadece onu duyamayacak kadar yüksek sesle yaşıyoruz.
Her çocukluk geçmişte değildir.
Evin içinde dolaşır.
Yer değiştirir.
Bazen mutfaktaki kavanoza girer.
Bazen tavan arasındaki beşik sandığına saklanır.
Bazen gecelikli gecenin omzuna konar.
Bazen babanın suskunluğuna.
Ev değiştirince çocukluk taşınmaz.
Yeni evin duvarlarına eski odaların gölgesi önceden gelir.
Bu yüzden bazı odalar ilk geceden beri seni tanıyormuş gibi sessizdir.
Şefkat evrendeki en tehlikeli elementtir.
___Bozulduğunda korkuya dönüşür.
Korku biraz daha beklerse otorite olur.
___Otorite yaşlanınca mermerleşir.
Mermerin içinde ise ağlamayı unutmuş ____çocuklar fosilleşir.
Mizah, dehşetin yüz kaslarına son kez uğrayan gülümsemedir.
İnsan bazen gülmez.
Yarası ağzını ödünç alır.
Camın dışında dünya yürürken ben içimden çıkıp ona katıldım.
Bedenimi sandalyeye bıraktım.
____Gölgemi cebime koydum.
Ruhum benden izin almadan ____kaldırıma indi.
Kolsuz, bedensiz bütün çocuklar kendi _____duraklarını sırtında taşıyordu.
Evler utanma duygularının sergisi gibi dizilmişti.
Duvarlar ____ağlamamak için sıvalarını sıkıyordu.
Çocukluğumun tepesine viyadük otobüsü düştü.
İçimde ağır ağır ilerledi.
________Yolcular camlardan dışarı değil, kendi çocukluklarından sarkıyordu.
Brüksel bürokratları koltuk tutanaklarına asılmış, sanki yanlışlıkla birinin rüyasını ezmekten korkuyordu.
____Kimse frene basmıyordu.
O fren diye bastıkları şey, benim sekiz yaşımın omzuydu.
Sonra içimi açtılar.
Bir otopsi değil.
Bir terzihane kurdular.
Doktorlar organlarımı değil, eksik bırakılmış cümlelerimi dikmeye başladı.
Karaciğerimin altından çocuk sesleri çıktı.
Kalbimin arkasında eski bir salıncak bulundu.
Kaburgalarımın arasında unutulmuş bir ikindi ezanı uyuyordu.
Kemiklerimin iliğinde reçel kokusu vardı.
Kan grubum harflerden oluşuyordu.
Alfabem kanıyordu.
Noktalar dikiş.
Virgüller pansuman.
Ünlemler kırık.
Soru işaretleri ise omurgama çakılmış eski çivilermiş.
O gün, insanın bazen etten yapılmadığını öğrendim.
Bazen tamamlanmamış bir cümlenin yürüyen devamıdır.
Her sabah ________saat üçü biraz geçe Gececi Dük sokakları süpürür.
_____Madam Jaluzi unutulan gölgeleri ütüler.
Sabah olunca herkes buna çiy der.
Ben buna hafızanın terlemesi diyorum.
Tam o sırada aynı köpek yine gelir.
Cebinden ayı çıkarır.
Bu kez __verandaya değil, kalbimin içine bırakır.
Ay içeride küçülür.
Kalbim dışarıda büyür.
Sabah olduğunda ay kaybolur.
Ama bahçedeki bütün güllerin cebinde gümüş tozu vardır.
İnsanlar buna polen der.
Ben biliyorum.
Onlar geceyi ceplerinde eve götüren çiçeklerdir.
Ve sana son kez söylüyorum;
Seni seviyorum.
Ama bunu bir insanın başka bir insana söylediği gibi değil.
Bir kavanozun içindeki akşamın sabaha söylediği gibi.
Bir köpeğin cebindeki ayın karanlığa söylediği gibi.
Bir ölümün ayakkabılarını kapının dışında bırakışı gibi.
Bir çocuğun sesini yıllarca camın içinde saklayıp sonunda onu öpmek için kapağını açan zaman gibi.
Fakat her zaman aşk iki kişinin arasında olmaz.
Bazen evren, kendi yırtığını dikebilmek için iki insanı aynı cümlenin içine yerleştirir.
Belki bir gün, babaannemin kavanozlarından biri kendiliğinden açılır.
İçinden ne çocuk çıkar, ne ses.
Sadece birbirini yıllarca beklemiş iki bakışın _____kokusu yayılır.
Ve dünya, ilk kez, ekmeği değil; o kokuyu bölüşerek doyar.
İçimde, harflerinden iplik çekilmiş seni, kendi yırtığını dikerken gördüm.
Sen orada, gözlerimden gözlerine akarak, unutulmuş bir akşamın içinde usul usul reçele dönüşen çiçeklere su dök.
Gece yine Gececi Dük’ün omzundan usulca döküldü.
_____Madam Jaluzi bu kez perdeyi aralayıp sabahın söküğüne biraz bizi dikti.
Babam ve O vardı zamanın kıvrımında, göğsünün kafesinde saatler yerine yalnızca çocukken bana fırından çekip aldığı taze fesleğenle işlenmiş ekmeğin buharı babam ve onunla dolaşarak büyüyen bir yazgı dilimiydi bu; ve insan, babaların kalbine değil, onların suskunluğunun bıraktığı o devasa vedaya evlat olurmuş, özellikle de ölümün çelikten ağzı konuşmayı kestiğinde ve gökyüzü koşmayı unutup dizleri üzerine dönerek çöktüğünde.
Gök dönerken ceplerime birkaç avuç kırık zaman doldurdum, öyle ki hâlâ bitmek bilmiyor o akşamüstleri; bazı geceler babam ve o, benden çok daha hızlı yaşlanıyor zira toprağın altına giren şey yalnızca onların kemikleri değildi, ben de her gece bir miktar daha onların o katı, koyu yokluğuna gömülüyorum.
Dilaver.
“Onlar ölünce ben de zamanın karnını yarıp içini açtım.”
Şimdi kendi gözlerimin kör kuyularında uyuyorum, gözlerimin içinden sana bakıyorum ve sen de oradan bana bakıyorsun; az önce bakışmanın ağırlığı altında ____göğün sallanan bütün camdan bacakları kırıldı, gökyüzü bir daha asla yürüyemeyecek kadar ağır bir felç geçirdi ve sessizlik, omuzlarıma çöken eski, bozulmuş gözyaşları ile birlikte ölü doğmuş bir bebek battaniyesi gibi kokmaya başladı.
Dilaver, seni Mahvash’ın o küçük kalbin de ağlarken gördüğümde dolambaçlı iç organlarının arasından söküp aldım; kaç harfe, kaç felakete mal olduğunu hiç ama hiç bilmiyormuş gibi dur ve öylece ___sus, hem biliyorsun bazı isimler hecelendiğinde mezarlar göğüslerini şişirip yeniden nefes almaya başlar.
__Kemiklerini tek tek sayarak seni o soğuk çukura iterlerken, ben gecenin yırtık teninden kadife ve katran rengi bir örtüyü yukarı doğru çekip toprağın kimsesiz yüzünü tamamen kapatmak istedim; o sırada gökyüzüne tüküren, pazarlarda yabancı diller satan cellatlar dolaşıyordu etrafta ve onlar ___çocukların ses kutularını çalıp kaçtılar.
Sokak lambaları önce ciğerlerindeki nefesi söndürdü, ardından hepsi aynı anda devasa bir yangın gibi tutuştu; içim yandı, sağım yandı, solum yandı kendimi o akıl almaz yangının tam ortasında, bomboş ve kimsesiz bir mutfak durağına bıraktım.
Biliyorum Dilaver, bazı evler babaları öldüğünde ilk önce mutfaklarını kaybeder; tencereler o dakikadan sonra tek bir ses bile çıkaramaz, kaşıklar birbirine değmekten utanır, ekmek masanın üzerinde taşlaşarak soğur ve dünya, masanın o sonsuza dek eksik kalacak tarafına oturur.
Fesleğenli toprağın metrelerce altından masanın üzerindeki o buz tutmuş ekmeğe bakarsın; ben masadaki kırıntıları teker teker*+ toplarken çocukluğum bir kez daha acıkır, hem arada kalmış sofralar ölüler kalkıp gittiğinde değil, onlar asla geri dönemeyince eksilir, Dilaver…
———
Sen, ilk kez ruhuma kalk ve bana babamın o sıcak un çorbasından yap, içine biraz çocukluğumu, bir avuç fısıltılı sesini ve elinin taze un kokusunu kat; ben yine hiçbir şey olmamış gibi masanın ucuna oturup;
Sen gözyaşlarını gözlerime her döktüğünde, _______sana kalbinin içini ezberletirim. Dilaver…
Kadın avuçlarına düşen gözyaşlarına baktı. O anda sırtından bir şeylerin yukarı doğru tırmandığını hissetti; omuriliğini taşıyan askılar, sanki görünmeyen bir el tarafından tek tek tavana çekiliyor, her omurun arasına kendisine ait olmayan bir çocukluğun soğuk parmakları yerleştiriliyordu. Avuçlarındaki gözyaşları yere düşmek yerine gökyüzüne yükselmeye başladı; yerçekimi, kadının bedeninde geçerli olan son fizik kuralıymış gibi birdenbire yürürlükten kalktı. Göğüs kafesi iki tarafından açılacak kadar gerildi, kaburgaları bir kuşun kanatlarına değil, doğum sırasında ters çevrilmiş bir dünyanın kapılarına benzemeye başladı.
İlk gözyaşı yükselirken içinde küçücük bir topuk belirdi. İkincisinde beş parmak. Üçüncüsünde, hiçbir bebeğin ayağına ait olamayacak kadar eski, kemikleşmiş bir ayak izi.
Kadın avuçlarını birbirine kapatmaya çalıştı. Ellerinin arasındaki mesafe büyüdü. Parmakları birbirine yaklaşmak yerine, aralarında görünmez bir koridor açıyordu; o koridorun içinden, ayakları başlarının üzerinde büyüyen bebekler geçmeye başladı. Hiçbiri ağlamıyordu. Ağızları vardı, fakat ağızlarının içinde dil yerine küçücük mezar taşları duruyordu. Her birinin alnında doğum tarihi yazılıydı; ölüm tarihleri ise birbirlerinin yüzlerine kazınmıştı. Bir bebeğin doğum günü ötekinin ölümüne, ötekinin ölüm günü henüz dünyaya gelmemiş bir başkasının rahmine bağlanmıştı. Zaman, onları yaşatmak için değil, hangi sırayla hiç yaşamamış sayılacaklarını belirlemek için çalışıyordu.
Kadın başını kaldırdı.
Gökyüzünde bulut yoktu. Bulutların olması gereken yerde, sırtüstü yatırılmış binlerce beşiğin tabanları görünüyordu. Her beşiğin altında bir çift ayak sallanıyor, ayaklar sallandıkça gökyüzünün yüzeyinde ince çatlaklar açılıyordu. Çatlaklardan yıldızlar düşmüyor, yıldızların içine gömülmüş süt dişleri dökülüyordu; her diş yere değdiğinde bir evin kapısı içeriden kilitleniyor, bir anne henüz tanımadığı çocuğunun adını unutuyor, bir mezar kendisine bırakılacak bedeni beklemekten vazgeçip kendi içine gömülüyordu.
Sonra konvoy göründü.
Ne yol vardı ne tekerlek. Ölüler, birbirlerinin göğüs boşluklarından geçen görünmez bir güzergâhta ilerliyordu. Önde, hiç doğmamış bebeklerin ayak izlerini taşıyan yaşlı cesetler; arkada, öldükleri hâlde henüz kendilerine ait bir geçmiş edinememiş çocuklar vardı. Her ölünün arkasında bir boşluk yürüyordu. Boşlukların yüzleri yoktu, fakat içlerinde birilerinin yüzü eksikti. Konvoy ilerledikçe eksiklikler çoğalıyor, çoğaldıkça birbirlerine benzeyerek tek bir devasa yüz oluşturuyordu. Kadın o yüzü tanıdı. Henüz hiçbir aynada görmediği kendi yüzüydü bu; doğurmadığı çocukların yasını tutmaktan yüz hatlarını kaybetmiş, hiç yaşanmamış doğumların ağırlığıyla yaşlanmış bir yüz.
Konvoydaki bebeklerden biri başını çevirdi.
Ayakları yoktu.
Kadın onun yerine kendi ayaklarının altında iki küçük topuğun belirdiğini gördü. Derisi yarılmadı, kan akmadı; ayaklar, sanki bedeninin içinde yıllardır bekletilen bir hatıranın dışarıya verilmiş biçimiydi. Parmakları toprağa basmak yerine toprağın altındaki kemiklere tutunuyordu. Bir adım attığında yeryüzü yukarı doğru hareket etti. İkinci adımında mezarlar göğe yükseldi. Üçüncüsünde, dünyada yaşamış bütün annelerin rahimleri aynı anda boşaldı; fakat hiçbir çocuk düşmedi. Hepsi, doğumun gerçekleşmediği bir ânın içinde asılı kaldı.
Kadın çığlık atmadı. Çığlığın da bir doğum biçimi olduğunu, boğazından çıkacak sesin kendisine ait olmayan bir bebeğe dönüşebileceğini anlamıştı. Dilini damağına bastırdı. Sessizliği korumak için değil, ölümün ağzına yeni bir çocuk bırakmamak için.
Ne var ki konvoy durmuştu.
Ölülerin hepsi aynı anda ona döndü. Her birinin göğsünde, kalbin bulunması gereken yerde küçücük bir ayak izi vardı. Bazı izler tazeydi; bazıları kemiklerin içine kadar eskimişti. Bazılarının çevresinde henüz kurumamış gözyaşları dolaşıyordu. Kadın kendi göğsüne baktığında kaburgalarının arasında bir kalp değil, binlerce minyatür kapı gördü. Her kapının ardında bir beşik, her beşiğin içinde bir mezar, her mezarın üzerinde de henüz yazılmamış bir isim duruyordu.
En öndeki ölü, ağzını açtı.
İçinden bir bebek sesi çıkmadı. Kadının doğduğu gün hastane koridorunda hiç duyulmamış bir ayak sesi çıktı; ardından, o gün dünyaya gelmemiş bütün çocukların aynı anda nefes almayı denediği o imkânsız uğultu yükseldi. Kadın, gözyaşlarının neden göğe çıktığını nihayet anladı: Dünya onları taşıyamadığı için değil, gökyüzü aşağıda bırakılmış bütün doğumları kendisine geri çağırdığı için.
Tam o sırada konvoy yeniden hareket etti.
Bu kez ölüler ilerlemiyordu.
Kadının omurgası, kemik kemik yerinden ayrılmadan, kendi içinde bir yol açıyordu. Konvoyun bütün ayak sesleri sırtında toplanıyor, her adım bir omurun içine gömülüyordu. Göğüs kafesinin iki yanındaki kapılar açıldı. İçeriden ne kan ne de et çıktı; yalnızca henüz doğmamış çocukların gölgeleri, ölmüş çocukların ayak izlerini takip ederek göğe yükseldi.
Kadın avuçlarına baktı.
Artık gözyaşı yoktu.
İki elinin ortasında, kendisine ait olmayan küçücük bir mezar duruyordu. Mezarın taşı henüz kesilmemişti. Üzerine yazılacak isim de henüz doğmamıştı.
Fakat taşın altında bir şey, iki minik ayağıyla toprağa vuruyordu.
Ve ilk kez, toprağın altından değil, kadının doğumundan önceki zamandan bir ses geldi:
Sanırım beynimin yandığı zamanın içinde bir yerde kalıyorum her zaman; ne kadar uzağa gitsem de zihnimin kül tutmuş bir odasında, duvarları henüz inşa edilmeden yaşlanmış bir evin en karanlık köşesinde, kendime ait olmayan bir çocukluğun ayak izlerini sayarken buluyorum kendimi, ta ki Peder Marcus’un bir gün yüzüme bakıp “Sen sınırları yemek için gelmişsin,” dediği o ana kadar, çünkü o cümlenin içime düştüğü anda içimde yaşayan son şeyin de kendi mezarını kazmak üzere dışarı çıktığını, göğsümün ortasında yıllardır benim sandığım boşluğun aslında beni içeriden seyreden başka bir şeyin gözü olduğunu ve insanın bazen ölmeden önce değil, kendisini hayatta tutan bütün anlamlar birer birer öldürüldükten sonra ölüme benzediğini fark ettim.
İçinizde mi yaşıyorsunuz, yoksa nerede; bunu soruyorum, bir cevap alabilmek için değil, belki de cevap dediğimiz şeyin çoktan boğazından kesildiğini, dilinin bir mezar taşına çivilendiğini ve bizlerin birbirimize hâlâ konuşuyormuş gibi yaparak ölülerimizin ağzından ödünç aldığımız havayı tükettiğimizi anlayabilmek için, çünkü ben artık bir insanın içinde yaşamasının ne demek olduğunu bilmiyorum, bir bedenin kendisine ev sahipliği yapamamasını, bir kalbin attığı hâlde sahibine ulaşamamasını, bir ruhun kendi kapısına geldiğinde içeriden kilitlenmiş olduğunu görmesini ve ölümün bütün bunları kayda geçiren memurun masasındaki mürekkep lekesi kadar sıradan karşılamasını da bilmiyorum.
Bir sabah her zamanki gibi gözlerim açık uyuyordum; yağmur, göğün bütün şalterlerinde çalışan meleklere kafa tutarcasına aşağıya inmek yerine sanki yukarıdaki bütün ışıkları birer birer söndürerek dünyanın tavanını yerinden sökmeye çalışıyor, bulutların içindeki karanlık bir şey gökyüzünü tersinden dikiyor, ben ise yüzümü cama dayadığımda dışarıyı seyretmediğimi, dışarının benim yüzümü kullanarak kendi içine baktığını hissediyordum, sonra başımı kaldırmak yerine aşağıya baktım, çok daha aşağıya, bir kere, üç kere, sonra yüz kere, sanki dünyanın altında başka bir dünya değil de dünyanın kendisini doğururken içine düşürdüğü ilk hata yatıyordu ve ben o hatanın adını öğrenirsem bir daha hiçbir sabah gözlerimi açmak zorunda kalmayacaktım.
Camın önüne koyduğum yüzümde bana ait olmayan bir şeyin kıpırdadığını hissettiğimde kendimi tekerlekli bir gözün içine soktum; tekerlek yürümüyordu ama yürüyordu da, yerinden kımıldamadan bütün sokakları arkasında bırakıyor, beni hiçbir yere götürmeden bütün mesafeleri içimden geçiriyor, gözün yuvarlak karanlığında bir yol değil, yolun henüz var olmadığı zamandan kalma bir yara dönüyordu ve ben her dönüşte biraz daha aşağıya iniyordum, oysa aşağı dediğim yerde zemin yoktu, yalnızca yukarı çıkmayı unutmuş bir ölüm, kendi cesedinin üzerinde oturup doğum belgesini arayan yaşlı bir çocuk ve yüzüme bakarak bana değil, benim içimdeki boşluğa selam veren bir yabancı vardı.
İşte o sabah anladım ki ölüm her zaman insanın karşısına siyah giysilerle çıkmıyor, bazen bir pencerenin önünde yağmurun yönünü değiştiren küçük bir yanlışlık, bazen hiç hareket etmediği hâlde seni dünyanın öbür ucuna götüren bir tekerlek, bazen de yıllardır içinde yaşadığını sandığın bedenin bir gün sana ait bütün odaları boşaltıp anahtarları mezarlığın kapısına bırakması biçiminde geliyor; üstelik hiçbir cenaze kaldırılmıyor, hiçbir imam toprağın başında beklemiyor, hiçbir yakın son kez yüzüne bakmak için eğilmiyor, çünkü ölenin kim olduğunu kimse bilmiyor, yaşayanın kim olduğundan ise artık kimsenin emin olması gerekmiyor.
Bu yüzden ölüme selam veriyorum; uzaktan değil, bir mezarın başından değil, toprağın altından yukarıya uzatılmış kemiksiz bir el gibi, bütün yönlerini kaybetmiş bir dünyanın en yanlış yerinden, öyle bir selam ki ölüm başını kaldırdığında karşısında bir insan değil, kendisini doğmadan önce terk etmiş bir bedenin hâlâ açık duran gözlerini bulsun, adımı sormasın, nereden geldiğimi merak etmesin, yalnızca bir anlığına kendi sonsuzluğundan şüphe etsin ve ilk defa bir ölüye bakar gibi kendisine bakmak zorunda kalsın.
Hem ben sınırları yemek için gelmişsem, ölüm, sen de beni bir son sanarak yanılmış olabilirsin; belki senin bütün mezarların benim içimde açılmış pencereler, bütün suskunlukların göğsümde tersine çevrilmiş şalterler, bütün vedaların henüz doğmamış bir dilin ağzında bekleyen ilk hecesidir ve ben sana bu sabah aşağıdan selam verirken, sen yukarıdan cevap vermeye çalışma, zira bu kez göğün kapısını ben kapatmadım, bu kez yağmuru ben durdurmadım, bu kez gözlerimi de kapatmadım; yalnızca senin yıllardır ölüm dediğin yere bakıp orada benden önce oturmuş birinin, yüzüme benzeyen o yabancının, sessizce benim gelişimi beklediğini gördüm.
Ve şimdi söyle bana, Peder Marcus, sınırları yiyerek büyüyen bir şey bir gün kendi sınırına ulaştığında ne olur; dünya mı onun ağzında parçalanır, ölüm mü ilk kez kendi adını unutup dizlerinin üzerine çöker, yoksa bütün bunlar yalnızca gözleri açık uyuyan birinin sabah vakti cama dayadığı yüzünde başlayan ve kimse bakmadığı için hiç bitmeyen o eski yanılgının başka bir biçimi midir?
Ben cevabı bilmiyorum.
Yalnızca tekerleğin hâlâ döndüğünü duyuyorum.
Ve bu defa, Bebecim, nereye gittiğini bilmeyen o gözün içinde ben yokum.
Tepinerek doğmaya çalışan ağaçların oradayım Mati; kökleri toprağın altında değil, doğmamış çocukların dizlerinde birbirine dolaşıyor, dalları gökyüzüne uzanmak yerine içimde kapanmış kapıların kollarını yokluyor, ben de hangi yana dönsem bir ağacın doğum sancısına basıyorum.
Birazdan, önce gözlerimden boğularak düşecektim ruh odalarının hepsine; daha yere değmeden bir başka odanın tavanından geçecek, orada unutulmuş bir nefesin içine yuvarlanacak, nefes beni tanımadan ben onu yıllardır taşıdığım bir yüzün kırışıklığı sanacaktım.
Ama bu sefer sanki kendimi yerken görmeyecek gibiyim de, ağzımın içinde benden geriye kalan parçaları çiğneyen şeyin ben olmadığımı ilk kez anlayacakmışım gibi; belki de insan kendini tüketirken aynaya bakmamalı Mati, aynalar bazen eti değil, etin kendisinden önce vazgeçtiği ruhu gösteriyor.
Ben bugün beni yansıtan hiçbir şeye bakmadım.
Bir ağacın gövdesine kulağımı dayadım.
İçeride biri dişlerini çıkarıyordu.
Sonra bütün orman, doğumunu tamamlayamayan bir çocuğun ağzı gibi açıldı.
Açıldı.
Bir insan boyu kadar uzadık Mati.
Ne kadar uzadığımızı ölçmek için birbirimize baktık; ben boyumu değil, içimde yıllardır taşınan bir boşluğun yüksekliğini gördüm, sen ise sanki ilk kez bir insanın gölgesinin kendisinden daha uzun olabileceğini fark etmişsin gibi sustun.
Sonra orman bir kez daha açıldı.
Bu kez ağzı değil, içi.
İçinden önce bir merdiven çıktı, basamakları henüz icat edilmemiş ayak izlerinden yapılmıştı; ardından bir kapı sürünerek geldi, kapının üzerinde hiçbir oda numarası yoktu ama hepimiz hangi odaya ait olduğunu biliyorduk.
Ben o kapıya yaklaşmadım Mati.
Kapı bana yaklaştı.
Yaklaştıkça küçülmedi, ben küçüldüm.
Bir çocuk kadar.
Bir diş kadar.
Bir ağacın içinde unutulmuş, henüz söylenmemiş bir kelime kadar.
Ve tam o sırada, ormanın bütün ağaçları aynı anda dişlerini köklerinden söküp toprağa bıraktı.
Dünya ilk kez sessiz kalmadı.
Dünya ilk kez ağzını kapattı.
Dudaklarımdaki bütün çocuklarla biz de ona gittik, Mati.
Hâlâ kendimi yememek için ayın arka sokaklarında ellerimi yıkıyorum.
Ne kadar yıkarsam yıkayayım, tırnaklarımın altında kendime ait olmayan bir çocukluk kalıyor.
Onu çıkarmaya çalıştıkça ellerim büyüyor, ellerim büyüdükçe ağzım küçülüyor.
Artık kendime yetişemiyorum Mati.
Ben bir insan boyu kadar uzamadım aslında.
İçimdeki çocuklar uzadı.
Ben yalnızca onların yetişemediği yerde kaldım.
Ve şimdi ayın arka sokaklarında, kimsenin görmediği bir musluğun altında ellerimi yıkarken, suyun içinden bana doğru gelen o küçük dişleri sayıyorum.
Bir.
İki.
Üç.
Sonra saymayı bırakıyorum.
Çünkü dördüncü diş benim.
Hâlâ kendimi yememek için ellerimi yıkıyorum, Mati.
Dört kere.
Sonra beş kere.
Ve tam ayak ucunda altı kere.
Sonra saymayı bırakıyorum, Mati.
Ellerim ayak ucumda ağlayan bir bebeğin sesine kurban gittiler.
Beni kadifeli menekşelerin arasında görünce aklıma basma, Mati.
_____ Ben fesleğenlerin yüzlerini Deniz dibine diktiğim incir ağacının içinden severim; Sevme dediğin şey her zaman yukarıdan yapılmaz, Bazen insan bir kökü boğarak, Tuzlu bir karanlığın içine gömerek bağlanır hayata. Ve o incirin içi, meyve değil, Geç kalmış bir merhamet gibi kokar.
Çoğunlukla aklım sakar gibi olur; Düşüncelerim masalara çarpar, köşelerden düşer, Kendi ayaklarına dolanır ve hiçbir fikri sağlam taşıyamam. Sağlamlık bende hep şüpheli bir kavram olmuştur, Kırılmadan duran şeylere karşı içimde doğal bir güvensizlik var.
Bazen insanlığımı cildimden söküp çıkardığım da doğrudur; Bu bir öfke anı değildir, daha çok hijyenle ilgilidir. İnsanlık uzun süre taşınınca kaşındırır, terletir, Yanlış yerlerden kokar. And olsun ki Marcus’un alanında cilt, ahlaktan önce soyulur.
Zeytinlikleri Karanfil Sokağı’na bağladım, Bu tamamen bilinçli bir hataydı; Zeytin ağaçları barışla değil, tanıklıkla yaşar. Ve Karanfilli Apartmanı; daire: kuş çalan, no: hastane önü, Tam da tanıklığın yanlış park edildiği yerdir; Ne içeride, ne dışarıda, ne suçlu, ne masum.
Orada kuş çalanlar gerçekten ıslık çalmaz; Orada insanlar, düşüncelerini dudaklarının arasına sıkıştırıp Sessizce düşürürler yere. Sonra biri gelip onları suç delili sanır, bir başkası hatıra zanneder; Marcus ise hiçbirine itiraz etmez. Marcus’un işi ayırmak değil, birbirine karıştırmaktır.
Hastane önü dediğin yer, iyileşmenin değil, karar verememenin adresidir; Girip girmemek arasında asılı kalan bedenler, Sigara dumanıyla birlikte kendi isimlerini de üflerler havaya. Ve fesleğenler denizin dibinde, bu isimleri köklerinden tanır.
Bu yüzden incir ağacının içinden sevilir her şey; Dışarıdan bakanlar yalnızca kabuğu görür, Ama içeride uluyan çiçekler vardır, Adını bilmeyen bir akıl, cildini çıkarıp sandalyeye asmış bir insanlık vardır. Ve hepsi aynı anda, aynı adrese bakar:
Ve kimse bunun bir adres mi, bir itiraf mı, Yoksa yanlış yazılmış bir dua mı olduğunu kesin olarak söyleyemez. Sen de söyleme; Seni gökyüzünün içine sarıp iade ettim. Fişi kesilmiş bir yıldız gibiydin, “Ambalajında Kırılır” yazıyordu ama kimse okumadı. Gökyüzü teslim alırken imza atmadı, yalnızca omuz silkti.
Sakın annen seni seviyor deme bana; O sırada annem bir saksıda durmuş, fesleğenlere bakıyor. "Denizin dibinde mi tuttuk onları, yoksa aklın bir çekmecesinde mi unuttuk?" Bunu karıştırıyor ve yanlışlıkla bana su veriyor.
Ben de büyüyorum. Fesleğenler o ara boğulma krizi geçiriyorlar, Bu yüzden gökyüzü iade kabul etmiyor. Marcus uzaktan baktıkça, uluyan çiçekler susuyor. Adres hâlâ doğru, ama artık kimse evde değil.
Doğduğumda başımın en tepesinden **ayak uçlarıma kadar inen o bembeyaz saç telinin üzerine çıkıp yüzümü yıkadım.** Yetimhane duvarlarına gözyaşı odalarımı döküyorum Rabbi. Ne vakit içimdeki Yusufi kuyusuna düşsem, otuz küsur çocukla bir sen dışı ayine kurban ediliyorum. Toprağın sırtından hepimizin elleri bir tohumun altından geçiyor; boğazlarımıza basan o varlıkların içinde ölüyoruz hep.
Sonra saçım uzuyor; uzuyor da bir köprü oluyor. Bir ucu doğduğum yere, diğer ucu adını bilmediğim o sonsuz kıyıya bağlanıyor. Her gece çocuklardan biri saç telimin üzerinden karşıya geçiyor. Ben sayıyorum onları; biri eksiliyor, biri çoğalıyor. Ama nedense kendimi hiç sayamıyorum.
Bir gece yetimhanenin bütün kapıları aynı anda açılıyor. İçeriden süt kokusu değil, ıslak toprak kokusu geliyor. Çocuklar susuyor. Duvarların ardında bir kalp atıyor Rabbi; öyle büyük ki, her vuruşunda pencerelerin camları içeri doğru eğiliyor.
Ayaklarımın altında bir tohum beliriyor.
Onu avuçlarıma aldığımda içinden bir ses yükseliyor:
“Sen terk edilmedin. Sen bırakıldın.”
Bunu duyunca ilk kez ağlamıyorum.
Şimdi daha iyi görüyorum ki; beni doğuran eller başka bir yere, beni büyüten duvarlar başka bir yere aitmiş. Ben ise ikisinin arasında, kendi saçından örülmüş bir köprünün üzerinde kalmışım.
Sonra o bembeyaz saç telini başımdan söküyorum.
Canım yanmıyor.
Tel, yere düşer düşmez toprağa kök salıyor. Yetimhanenin duvarları çatlıyor. Otuz küsur çocuğun elleri toprağın altından birer birer çıkıyor. Hepimiz aynı tohumun etrafında toplanıyoruz.
Ve ben ilk defa yüzümü suya değil, gökyüzüne yıkıyorum.
Rabbim,
eğer bütün ömrüm bir Araf ise,
bana geçeceğim kapının adını değil,
kendi adıma giden yolu göster.
Bilirim, ben Tulay'ım.
Bir doktorun doğarken bana verdiği isimle değil yalnız;
Göğün eteğinde otlayan keçilere gözümü bağışladım. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum.
Belki insan, artık görmek istemediği bir dünyayı başkasının gözlerine emanet eder.
Onlara bakarken, dünyanın onların gördüğü yerden nasıl göründüğünü merak ettim. Sonra kendi gözlerimin bana ait olmadığını fark ettim. Sanki biri onları yıllar önce yerinden sökmüş, yerine iki küçük korku yerleştirmişti.
Beni bıraktıkları yerde görmek diye bir şey yoktu zaten.
Beni oraya bırakırken cebime bir avuç kül, çalışmayan bir pusula ve kime ait olduğunu bilmediğim bir nabız koymuşlardı.
“Bundan sonrası senin,” demişlerdi.
İnsanlara söylenebilecek en büyük yalanlardan biridir bu.
İnsan, kendisine bırakılan hayatı kendi hayatı sanıyor.
Oysa benim hayatım benden önce başlamış bir cümlenin ortasında doğmuştu. Başkasının ağzında çiğnenmiş, anlamı bozulmuş, sonra bir duvarın arkasına tükürülmüştü.
Ben yalnızca o cümlenin içinde büyümüştüm.
Bir gün kendimi bulduğumda kendimi tanımadım.
Bir insanın kendi yüzüne ilk kez rastlaması gibi korkunç bir şey yoktur.
Aynaya baktım.
Ayna beni tanımadı.
Ona adımı söyledim.
Ayna güldü.
Sonra bütün aynalar birbirlerine telefon açıp benim hakkımda konuşmaya başladılar.
Birinin ağzından çocukluğum düştü.
Bir başkasının cebinden annemin sustuğu gün çıktı.
En uzaktaki ayna, hiç görmediğim bir geleceği kırıp ayaklarımın önüne bıraktı.
Cam parçalarının içinde kendimin henüz yaşamamış hâllerini gördüm.
Hepsi benden daha yorgundu.
Bir tanesi bana baktı ve ağzını açmadan şunu söyledi:
“Bizi sen yaptın.”
O gece ilk defa korktuğum şey geçmişim değildi.
Kendimdi.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Camları ellerimle topladım.
Her parçada başka bir yüzüm vardı.
Birinde çocuk.
Birinde kız.
Birinde yabancı.
Birinde sevildiğine inanmayan biri.
Birinde, daha kimse kendisine zarar vermeden insanlardan nefret etmeyi öğrenmiş biri.
Sonuncusunu uzun süre elimde tuttum.
Sonra elim kanadı.
O zaman anladım ki;
“Bazı aynalar insanı göstermez. İnsanın başkalarına gösterdiği hâli gösterir.”
Ve ben yıllardır kendi yüzümü değil, kendimi savunmak için icat ettiğim insanı taşıyordum.
O gece kendime sordum:
“Bunca zamandır kimi koruyorsun?”
Cevap gelmedi.
İçimde yalnızca eski bir kapının gıcırtısı duyuldu.
Kapıyı açtım.
İçeri girdim.
İnsan kendi içine girince kapıyı arkasından kilitlememeli.
Ben kilitledim.
Anahtarı da yuttum.
Mideme metal bir kuş yerleşti.
Her kanat çırpışında geçmişimden bir oda yıkıldı.
Bir odada babamın sesi vardı.
Bir odada hiç söylenmemiş bir özür.
Bir odada annemin söylemediği bir cümle yıllardır tavandan sarkıyordu.
Bir odada ise beni sevdiğini söylemek için yıllarca beklemiş ve sonunda dili çürümüş bir çocuk vardı.
Onu kucağıma aldım.
Bana baktı.
“Sen misin?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
“Peki kimsin?”
Cevap veremedim.
Çocuk başını göğsüme yasladı.
“Beni buradan çıkar.”
“Çıkaracağım.”
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Ya unutursan?”
İşte o zaman ağladım.
Bilirim, insanın en eski korkusu unutulmak değildir.
Kendisini kurtaracağına söz verdiği hâlde kendisini yine yarı yolda bırakmaktır.
Çocuğu kucağımda taşıdım.
Yıllarca.
Her gün başka bir duvar ördüm.
Sabahları bir tuğla.
Akşamları bir sessizlik.
Bir gün baktım, etrafımda bir ev değil, bir hapishane vardı.
Sonra daha korkunç olanı fark ettim.
Hapishanemin mimarı da bendim.
Mahkûmu da.
Gardiyanı da.
Anahtarı taşıyan da.
Ben.
Ne korkunç bir kalabalık.
O gün öğrendim:
İnsan bazen kendisini başkalarının yaptıklarından değil, kendi içinde tekrar tekrar yaptıklarından kaybeder.
Bana öğretilmiş bütün merhametleri söktüm.
Bana yakıştırılmış bütün isimleri banyoda yıkadım.
Başkalarının gözlerinde büyüttüğüm o sahte insanı boğazından tutup kendi gölgemin içine attım.
Çığlık attı.
“Ben sensin,” dedi.
“Biliyorum.”
“Bensiz yaşayamazsın.”
Uzun süre yüzüne baktım.
Sonra:
“Öyleyse öleceğiz,” dedim.
Bunu söylediğim anda gökyüzü aşağı doğru eğildi.
Bulutlar yere döküldü.
Keçiler başlarını kaldırıp bana baktı.
Onlara ikinci gözümü de verdim.
Artık tamamen kördüm.
İlk defa gerçekten görmeye başladım.
Karanlık bazen gözün kapandığı yer değildir.
Bazen başkasının tarif ettiği dünyadan kurtulduğun yerdir.
Ve o karanlığın içinde bir soru doğdu.
Öyle küçük bir soruydu ki önce duymadım.
Sonra büyüdü.
Kaburgalarımın arasına yerleşti.
Uykumda konuştu.
Uyandığımda ağzımda tadını buldum.
Beni bıraktıkları yerde kendimi nasıl doğuracağım?
Bu sorunun cevabını kimse bilmiyordu.
Beni bırakanların hiçbiri geri dönmedi.
Belki de dönmelerini beklemek, doğmamış bir çocuğun kendi annesini beklemesi kadar anlamsızdı.
Ben artık bekleyemezdim.
Kendimi doğurmak zorundaydım.
Kendimi doğurmak acımadı sanmayın.
Acıdı.
Öyle bir acıydı ki mahalledeki bütün saatler aynı anda durdu.
Deniz kıyıya vurmayı bıraktı.
Çorba tencerede kaynamaktan vazgeçti.
Ölüler mezarlarından başlarını çıkarıp “Ne oluyor?” diye baktılar.
Ben cevap vermedim.
O sırada içimde bir kapı açılıyordu.
Ve kapının ardında hiçbir şey yoktu.
Hiçbir şey.
Ne kader.
Ne anlam.
Ne işaret.
Ne de beni bekleyen kutsal bir cevap.
Sadece ben vardım.
Ve insanın kendisiyle baş başa kalması, bütün tanrılardan daha ağır bir yalnızlıktır.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
İçimden bir şey çekip çıkarmaya başladım.
Önce ellerim geldi.
Sonra yüzüm.
Sonra çocukluğum.
Sonra yıllardır söyleyemediğim cümleler.
Sonra bir sürü gereksiz korku.
Sonra başkalarının bende bıraktığı parmak izleri.
Sonra bana ait sandığım ama hiç sahip olmadığım hayat.
En son kalbim geldi.
Kalbimi elime aldığımda hâlâ çalışıyordu.
Ona baktım.
“Bunca zamandır sen miydin?” dedim.
Kalbim cevap vermedi.
İyi ki vermedi.
Ve artık her şeyin bir anlamı olduğuna inanmak istemiyordum.
Kalbim yalnızca etten ibaretti.
Kırmızı.
Sıcak.
Aptalca ısrarcı.
Onu göğsüme geri koydum.
Sonra kendimi doğurdum.
Nasıl olduğunu anlatmayacağım.
Bazı doğumlar anlatılınca küçülür.
Sadece şunu söyleyebilirim:
İçimden çıktığımda üzerimde bana ait olmayan bütün hayatların kanı vardı.
Çıplaktım.
Çirkindim.
Korkuyordum.
Dişlerim titriyordu.
Gökyüzü hâlâ keçilerin üzerinde asılıydı.
Dünyanın hiçbir yerinde benim için hazırlanmış bir yer yoktu.
Ve ilk kez bundan memnun oldum.
Artık beni bırakabilecekleri bir yer yoktu.
Kendimi yanımda taşıyordum.
Bir süre yolun kenarında durdum.
Göğe baktım.
Gökyüzü bana bakmadı.
İyi ki bakmadı.
Bütün hayatım boyunca birilerinin beni görmesini beklemiştim.
O gün görülmemeyi seçtim.
Sonra yürüdüm.
Arkamdan eski ben geldi.
Bir süre takip etti.
Sonra yoruldu.
Sonra küçüldü.
Sonra bir karınca kadar kaldı.
Sonra toprağın içine girdi.
Ben yürümeye devam ettim.
Ta ki bir gün durup arkamdaki sessizliğe bakana kadar.
İşte asıl doğumum o zaman başladı.
İlk kez kendime şu soruyu sordum:
Bana yapılanları neden yıllardır hatırlıyordum da bana yapılmayanları neden hiç hatırlamıyordum?
Bana zarar verenleri sayabiliyordum.
Peki ya bana zarar vermeyenleri?
Beni sevdiği hâlde kendimi korumak uğruna uzaklaştırdığım insanları?
Elimi tutmaya çalışıp, ben geçmişten gelen bir el sanarak geri ittiğim elleri?
Beni incitmeyen insanlara neden incitecekmiş gibi davrandığımı?
Neden iyiliği bile bir tehdit gibi karşılamıştım?
Neden biri bana yaklaşınca, onun yüzünde henüz yapmadığı kötülüklerin izini aramıştım?
Bunu düşündüğüm gece içimde hiçbir kapı açılmadı.
Hiçbir gökyüzü eğilmedi.
Hiçbir ölü mezarından çıkmadı.
Sadece sessizlik vardı.
Ve o sessizlikte ilk kez kendimden utandım.
İnsan bazen kendisine yapılan kötülüklerden utanmaz.
Ama kendisine yapılmayan bir kötülüğü başkasına yaptığını anladığında...
İşte o zaman bütün mazeretler ölür.
Ben bazı insanları kendi yaralarım yüzünden değil,
yaralarımı onlara miras bıraktığım için kaybetmiştim.
Bunu kabul etmek, kendimi doğurmaktan daha çok acıttı.
Artık suçlayacak bir yer kalmamıştı.
Çocukluğumu suçlayamazdım.
Babamı.
Annemin sessizliğini.
Beni bırakanları.
Kaderi.
Tanrıyı.
Dünyayı.
Hepsini suçlayabilirdim.
Ama kendimi aklayamazdım.
O gece aynanın karşısına geçtim.
Ayna bu kez beni tanıdı.
Gülümsediğini sandım.
Meğer yüzüm titriyormuş.
Elimi cama koydum.
Karşımdaki insan da elini koydu.
İlk kez ona dokunmak istedim.
Ama aramızda cam vardı.
Sonra anladım.
Bütün hayatım boyunca insanlarla arama koyduğum şey buydu.
Onların beni kırmasından korkarken,
onlara dokunmalarına bile izin vermemiştim.
Camı kırmadım.
Elimi de çekmedim.
Öylece kaldım.
Bazı şeyler kırılarak düzelmez.
Bazı duvarların önce varlığını kabul etmek gerekir.
Sabaha karşı dışarı çıktım.
Keçiler hâlâ oradaydı.
Gökyüzü hâlâ onların üzerindeydi.
Ben artık gözlerimi geri istemiyordum.
İlk kez nereye baktığımı biliyordum.
Beni bıraktıkları yere baktım.
Orada küçücük bir çocuk vardı.
Dizlerinin üzerinde oturuyordu.
Beni beklemiyordu.
Artık kimsenin geleceğine inanmıyordu.
Yanına oturdum.
Hiçbir şey söylemedim.
Çocuk bana baktı.
“Geç kaldın,” dedi.
“Biliyorum.”
“Beni niye bu kadar beklettin?”
Cevap veremedim.
Bazı soruların cevabı yoktur.
Bazı cevaplar yalnızca insanın yüzünde yaşlanır.
Çocuğun başını omzuma yasladım.
Bu kez ona söz vermedim.
Onu kurtaracağımı söylemedim.
Bir daha asla bırakmayacağımı da.
Sadece yanında oturdum.
Belki insanın kendisine verebileceği en büyük söz budur:
Gitmemek.
Güneş yükselirken çocuk yavaşça kayboldu.
Ben kaldım.
Gökyüzü kaldı.
Keçiler kaldı.
Bir avuç kül.
Çalışmayan bir pusula.
Ve kime ait olduğunu hâlâ bilmediğim bir nabız.
Pusulayı yere bıraktım.
Külü rüzgâra verdim.
Kalbimi göğsümde dinledim.
Sonra yürüdüm.
Bu kez arkamdan eski ben gelmedi.
Onu öldürmemiştim.
Sadece artık onunla yaşamıyordum.
Ve belki insan bazen kendini geride bırakmaz.
Kendisinden geriye kalanları geride bırakır.
Benim doğumum böyle oldu.
Bir çığlıkla değil.
Bir cevapla değil.
Bir mucizeyle hiç değil.
Beni bıraktıkları yerde.
Kimsenin gelmediği yerde.
Kimsenin beni kurtarmadığı yerde.
Kendimi kendimden söküp,
yine kendimin içine koyduğum yerde.
Ve o gün anladım:
İnsan bazen kendisine zarar verenlerin çocuğu değildir.
Bazen kendisine zarar vermeyenlerin yarası olur.
Ben artık kimseyi suçlamadan yaşamayı bilmiyordum.
Ama öğrenebilirdim.
Belki hayat dediğimiz şey de budur.
İnsanın, kendisine yapılanları unutmadan,
kendisine yapılmayan kötülüklerin hesabını başkalarından sormayı bırakması.