Duydun mu? Taşın kemiğini de çatlattım içinden neler neler çıktı hepsi yere yatıp tepinip ağladı.
Hiçbirini ama hiçbirini susturamadım.
Bana biraz evinden tanrının yanından ninni düşür. Yeşil yastıklı uyku satan o adam var ya o biraz tuhaf ama benim kadar değil Mati.
Bir kaç gün sonra Maya tapınıklarında görüşmek üzere. Toprağına ne dikme mi istersin canım Mati!?
Ağlama dediğini duyar gibiyim.
Söz verme bilinçim şu an çevrimdışı. Şayet çevrimiçi olursa tamam ama uzun zamandır çevrimdışı da ruh askısında asılıyım. Bu yüzden sanmıyorum çevrimiçi olacağını Mathilda.
Çünkü onu da yedirdim aspirin tüttüren bulutlara.
Bir iki üç dört yedi sekiz İbrahim’in baltasına sarılıp uykumu içeceğim.
Beni oralarda unutma sakın Mathilda. Toprak yorganını iyice boğazına kadar çek.
Sizler, kaleminizle başkalarının sırtına bıçak sapladığınızı sandığınız o anlarda bile, aslında kendi ruhunuzun otopsisini yapıyorsunuz; çünkü bir insan, ancak kendi içindeki cehennemin rengiyle görebilir dünyayı. Başkalarına yamamaya çalıştığınız o kirli çamaşırlar, başkasının tenine değil, yalnızca sizin kendi ellerinizle kirlenmiş ve bizzat kendi ellerinizle deşifre edilmiş çürümüş vicdanınıza giydirilmiş birer kefendir. Bilmez misiniz ki; başkalarını suçlamak için harcadığınız her nefes, yazdığınız her cümle, dünyaya ilan ettiğiniz o zavallı suç ortaklığınızın imza kaşesidir. Siz kendi kirli çamaşırlarınızı başkasının ipine astığınızı sanırken, rüzgâr o çamaşırları savurur ve geriye kalan tek hakikat vuku bulur. İnsanlara okuttuğunuzu sandığınız her kınama, aslında kendi ellerinizle kendi maskenizi yırtıp attığınız, kendi pisliğinizi tavanlara fırlattığınız ve en nihayetinde kendi yüzünüze tükürerek kendi heykelinizi yıktığınız o aciz ifşadan başka bir şey değildir.
Bir başkasını karalama opsiyonunuz ne yazık ki sizi yazdıklarınızla mezara kadar takip eder.
İşte orada sizi kimse alkışlamaz. Çünkü bilinir. Yazdıklarınız sizdir. Mezarlarda alkış yoktur.
Keşke uzaklara uçmak için kuşların içlerinde odalar olsaydı Mathilda. Demir yığını uçak gövdeleri yerine kuş çaldım gökyüzünden hava sahasına gidip en şık en artist kuşlara kendimizi taşıtsaydık orada bir ülke var senfonilerine. Kafam allı pullu Mathilda. Bana ruhundan es bir ses sonbahar üfle. Ruhum göğün içinde rüzgar içsin.
Bugün böyle de ve arkası şimdi de sabahın kristal içinde gün açan gözlerim kapalı uyandı. Ama ben hâlâ ona, sana, gözlerim açık uyuyorum içimde Mati.
Aşkın kör ve engelli bacağına amber dökümlünün ocağında yapılmış kehribarlı bir kurşunu mu sıksam? Olur mu bilmiyorum Mahtilda. Onun dış çeper duvarına yapışmış evcil ölülerine üç Felak üç Nas Suresi taşırsam mı?
İçine sıkarsam amber kokulu göz ekranlarımı kendimi öleceğim Mati! Üç parmağınla sakın kalbime üfleme.
Üfleme Mahtilda. Sönmesin kalp ocağımın içinde, taş pişiren anemi ölüleri!
Ölüm nano salise gibi. Rüşvet verilmiyor Azrail’ciğime. 🤦🏼♀
Şimdi içimizdeki sütü al ve onu yarım kalmış kalbine akıt, çünkü biz artık konuşmaktan yorulduk.
______________ Doğum aynasında, yerin altında, karanlıkta tohumların canlandıkları i ç astar su sökükleriyle birlikte o ulu kudretli keçileri kaçırdığımız o __________________________yerdeyiz.
Dünyaya gözümü açtıktan tam iki saat sonra, sırılsıklam bir boşluğa bırakılmışım. Annemi hiç görmedim; o sadece toprağın ve terk edilmiş istasyonların tozu gibi dilsiz bir kelimeydi benim için. Ama sonra, Duisburg'un gececi elbiselerini taşıyan çocuklarla yürürken, altı yaşımın o soluk koridorunda bir el uzandı bana. Babamı doğurmaktan geliyorum şimdi; beni o yuvadan, o yetimhanenin soğuk demir karyolalarından çekip alan adamın o kocaman avuçlarından...
Ensemde açan ay, kırmızı bir elbise değil artık; babamın o yorgun akşamüstleri sırtıma örttüğü kalın, emniyetli bir ceket. Sol kulağım hâlâ o ilk altı yılın yalnızlığında kaybolan kırmızı pabuçları açıyor, sağ kulağım ise şimdi beni kurtaran o tanıdık, tok babacan sesi arıyor. O arasın, daha çok arar yani kulakçık cep sesim; zaman, cebimde eriyen bayat bir nane şekeriydi; ağzımda eridikçe dilsizleşiyordum o koridorlarda.
Gökten üç tane beton blok düştü. İlki, doğduğum o ilk iki saatin sahipsiz ağlama sesleriyle doluydu; aldım onu, babamın bana ilk aldığı hırkanın altına gizledim. İkincisi, babamla içtiğimiz o ilk demli çayın yarım kalan buğusuydu; onunla gözlerimi yıkadım ki körlüğüm bari otantik olsun, o yuvadaki geçmişi görmeyeyim diye. Üçüncüsü ise tamamen o ilk altı yılın sarsıcı boşluğuydu; işte en çok canımı acıtan da o sırılsıklam boşluk oldu ama babam elini uzatınca o bloklar un ufak oldu odanın köşesinde.
Bir masalın tam ortasında, telleri kopmuş bir keman gibi hıçkırıyordu o eski çocuk yuvası. Bulutlar bildiğimiz pamuklardan değil, o altı yaşına kadar pencerelerden seyrettiğim uzak tren hatlarının tozundan yapılmıştı. Ağlıyordum. Gözyaşlarım yanağımdan süzülüp yere düştüğünde filizlenen şeyler papatya değil, paslı çiviler ve eski daktilo tuşlarıydı. Her damlada ş harfi filizleniyordu, her damlada o erken gelen yalnızlık biraz daha katılaşıp heykel oluyordu. Ama babam o heykeli aldı, yerine kırık dökük de olsa bir yuva koydu.
"Neden?" diye sormuştum o zamanlar duvardaki dilsiz saate. Akrep kaçıyordu yelkovandan, çünkü zaman bile kendinden tiksinmişti beni iki saatlikken bırakan o doğum boykot panayırda. Masal bu ya, denizler göğe tırmanmıştı ben altı yaşındayken; balıklar ağaç dallarında yuva arıyordu kendilerine, tıpkı benim sevgi arayışım gibi.
Acının rengi mavidir derler, yalan. Acı, terk edildiğin o ilk iki saatin pas rengidir; her solukta genzinizde hissettiğiniz o metalik, ağlak çürüme. Kürdanlardan kaleler inşa etmiştim kendime, içine girip ağlamak için. Ama o kalenin kapısını altı yaşımda bir adam açtı. Rüzgar bile esmezken bu hayatta, babam fırtınaları göğsünde yumuşatarak geldi.
Biz kaldık burada. Ben, babamın o eski şemsiyesi ve tavan arasından sızan o lanet melankoliyi dağıtan o şefkatli, bitmek bilmeyen “OLSA” kokusu.
Ama masallar hep haince biter ya; rüzgar bu kez bakkala ekmek almaya değil, yıldızların arkasındaki o dilsiz sonsuzluğa gitmişti. Babam da terk etti beni. Bu kez isteyerek değil, ellerimi bırakmak zorunda kalarak; daha çok gençken, hayatın o en rüzgarlı virajında beni o fırtınalarla tek başıma bırakıp ölerek gitti. O gittiğinde gökten dördüncü bir beton blok düştü göğsümün tam ortasına. Bu blok ne çocuk ağlamasıydı ne yarım kalan çay buğusu; bu, onun yokluğunun o buz gibi, taş taş üstünde bırakmayan ağırlığıydı.
Şimdi altı yaşımın koridorları yeniden kararıyor ama bu kez elimde onun bıraktığı o eski, devasa şemsiye var. O şemsiyenin altında, ensemde açan o kırmızı ayın altında hem doğduğum o ilk iki saatin yetimliğine ağlıyorum hem de beni o yuvadan çekip alan adamın erkenden gidişine. Kulakçık cep sesim hâlâ açık, hâlâ o babacan telsiz sesini, o tanıdık ayak seslerini arıyor uzak hatlarda.
Zaman cebimde tamamen eridi, nane şekeri bitti, ağzım tamamen dilsiz. Ama bu boykot panayırda, balıklar ağaç dallarında yuva aramaktan vazgeçse bile, ben onun beni sevdiği o altı yaşındaki kız çocuğu olarak kalacağım. O kürdan kalelerin içinde, rüzgarlara karşı tek başıma, onun kokusuyla örülmüş o hırkaya sarılarak bekleyeceğim.
On altı farklı dil lisanın içinden düşerek çiçekler açan toprak yüzüne uzanarak her zaman hâlâ hasretle ve özlemle.
Ve artık sadece Türkçe konuşuyorum. İstediğin gibi Bab’A…
"Doğu, ruha, Batı da maddeye, dürbünün doğru tarafıyla bakmış; Doğu maddeye, Batı da ruha, aynı dürbünün tersini çevirmiştir."
Necip Fazıl Kısakürek “ İdeolocya Örgüsü”
__________ Kozmos
Millet 15 yaşında basketbol deplasmanında maçtan sonra kafede takılırken, ben kitapçıdan iki koli kitapla çıkan o tuhaf çocuktum işte. Benim sığınağım insanlardan çok o kolilerdi. Zaten 9 yaşında Mısır’ı, sırları, hiyeroglifleri yiyip bitirmiş, beyninde reset mekanizması olmadan doğmuş biriyim; hafızam ucu bucağı olmayan yaşayan bir arşiv. İşte o sınırsız arşive 15 yaşında Necip Fazıl’ın kelimelerini fırlattım.
İdeolocya Örgüsü benim için sadece bir fikir serisi ya da ideolojik bir manifesto olmadı hiçbir zaman. O beynimdeki devasa kozmosun içine düşen en asil dil işçiliğiydi. Necip Fazıl, o devasa hafızamın içine kelimeleri alelade fırlatmadı; adam resmen her bir cümleyi, her bir dizeyi inci tanesi gibi tek tek dizdi oraya.
Fikirler tartışılır, sistemler değişir ama o adamın Türkçeyi büküşü, o tonundaki kibirli ama büyüleyici asalet... O yaşta benim gibi bir kitap delisi için çölde vaha bulmak gibiydi. O yaşta o seriyi bitirdiğimde anladım ki, bazı insanlar sadece yazmaz; kelimelerle yeni bir evren inşa eder. Hafızamda her şey ilk günkü gibi taptaze duruyor ve o inci tanesi gibi dizilmiş cümlelerin çıkardığı ses, hâlâ o iki koli kitapla yürüdüğüm sokaktaki kadar net.
🪐 BİR ALGORİTMA ANATOMİSİ: SOSYAL KİTAP PLATFORM İNCELEMESİ
_________ **Giriş ve Mekânsal Teşhis** Edebi üretimi "güne düşme" veya "keşfet vitrinine çıkma" hırsıyla kireçleyen diğer tüm dijital platformların sağır edici gürültüsünden kaçıp sığınılacak bu yer için, kelimenin tam anlamıyla egodan arınmış bir yazım vahası olduğunu düşünüyorum. Buda popülerlik budalalığının ya da yapay etkileşim kaygısının getirdiği o amansız kıskançlık iklimi tamamen felç edildiğini düşündürdü. Ayrıca Sosyal Kitap, odağına sadece saf okuma ve yazma eylemini alarak, insanı dijital bir yarış atına çevirmeyen o sakin, derin ve gürültüsüz anasayfa akışıyla diğer sitelerin hiçbirine benzemediği de kesin..
_________ **İnsan İlişkileri, Telif Sınırları ve Gerçeküstü Paradokslar** Yazım dünyasında hepimizin canını sıkan o "aklına girip mısralarını çalma", minnacık kelime oyunlarıyla özgün bir resmi kopyalayıp kendine mal etme hastalığı, maalesef internetin olduğu her yerde var. Sosyal Kitap'ın bu hırsızlık salgınını teknik olarak tamamen engellediğini iddia etmek saflık olur; çünkü sitenin arkasında çalışan bir yapay zekâlı intihal dedektörü var mı yok mu bilmiyorum tabi. Ancak burayı diğer mecralardan ayıran şeyin organik yapısı. Algoritma çılgınlığının ve "keşfete düşme" yarışının olmaması, kullanıcılar arasındaki o yırtıcı rekabeti doğal olarak yatıştırıyor. İnsanlar birbirini vitrinden indirmeye çalışmadığı için, o çirkin çalma ve değiştirme usullerine burada şu ana kadar hiç rastlamadım. Buranın "elitliğinin” sihirli bir koruma kalkanından değil, egolarını kapıda bırakıp sadece okuma sevgisi ya da yazma sevgisi ile ve saf niyet taşıyanların varlığı burayı en güzelleştiren bence. Ve hatta çok çok çok güzel. Beni en çok etkileyen ise taklit bir yazıyı gördüğünde bunu samimiyetle ayırt edebilen butik okur kitlesine sahip olduğu gerçeği. Zira platform okuyucu kitlesi muazzam. Ama ve fakat; Yine de platformun, yazarları ve şairleri yasal olarak koruyacak daha somut dijital önlemler geliştirmesi gerektiği bir gerçek.
_________ **Arayüz, İşlevsellik ve Sosyolojik Akış** İncelememin işlevsel boyutunda, iletiler, alıntılar ve kitap listeleri arasındaki o steril geçişi klinik zeka ile analiz etmeye çalıştım. Ve buna dayanarak; Sistem, okuru yapay zekâ algoritmalarının kölesi yapmak yerine; kitapların sayfa sayılarını kaydetme, okuma hedefleri koyma ve zamanı büküp kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi geçmiş ile bugünü birleştiren kitap durum butonlarıyla tam bir okur kütüphanesi sunuyor. Sitede "en çok okuyanlar" ya da "yükselen okurlar" gibi paneller olsa da, bu durum edebi üretimi bir yarışa değil, sütten taş sayan çocukların kalpleri gibi saf bir paylaşım ayinine dönüştürmüş. Ve buna bayıldım gerçekten. ✨🍃💫
_________ **Sonuç: Salvador Tablolu Bir Değerlendirme** Son tahlilde Sosyal Kitap; ara sıra güldüren, ara sıra en derin varoluşsal dehlizlerde amansızca düşündüren, okuyanın kendi göz bebeklerini etçil bir çiçek gibi kendi içine yutmasını sağlayan o dâhice şafağın ta kendisi olma özelliği ile Göz Cam Erkanlarımızın tam karşısında. Ve platform olarak oldukça çıta seviyesi de yüksek. Dijital dünyanın sahteliğinden kusarak uzaklaşan, egolarından sıyrılmış gerçek yazar ve şairler için burası geri dönüşsüz, elit bir şifa kaynağı bence. Platforma puanım, zamansızlık atlasında mutlak bir beş yıldızdır. ✨✨✨✨✨
Duvarın ortasına bir sandalye yerleştirmeye çalıştığım günü hatırlıyorum. Rahib Markus bana bağırmıştı:
“Tulayyyyy, sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın!”
O an, gözlerimin kalbimle yer değiştirmek istediğini hissettim. Kalbim duvarın içine kaçmak, orada saklanmak, oyun oynamak istiyordu.
Yetimhanelerin kutsal duvarları beni severdi … ta ki Latince isimler vermeye başlayana kadar.
“Tulayyyyy, gel buraya! Duvarlara Latince isim takmayı bırak! Sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın!”
Ben de ona derdim ki:
“İyi o zaman… Benden uzak dur, yoksa seni yerim. Ama önce gözlerinden.”
Sözlerim onun kalbine düşerdi … ateş gibi, küçük ama yakıcı.
Ve Markus bilirdi; ne zaman böyle söylese, ben mutlaka odasının kapısına kadar koşardım.
Bir nefes alır, tutar, kapıyı yavaşça aralardım.
“Rahib Markus’un gözleri yenmek mi isteniyor?”
O an… sanki zaman üstümden geçerdi. Oda benden korkardı ama çaktırmazdı.
Küçük bir bedende devasa bir canavar olmanın bedeli buydu: her aynada kendi gözüne aç bir kalp, her duvarda kendi adını fısıldayan bir gölge.
II- Camlara Asılan Gölgeler
Ama ben o gölgeleri severdim. Onları yetimhanelerin camlarına askı niyetine asardım. Her biri farklı bir yüz taşırdı; bazısı çocukken unuttuğum bir gülüşe, bazısı Rahib Markus’un göz kapaklarına benzerdi.
Rahibe Margarita beni o halde yakalardı. Elinde mumla durur, titrek bir sesle fısıldardı:
“Sakın bunu Markusa söyleme.”
Sonra sarılırdı bana. Ağlardı. Gözyaşlarının saçlarıma tek tek düşüşü sanki gecede kimsenin duymadığı fısıltılardı … yalnız Tanrı’nın dinlediği bir dua.
O geceden sonra, her duvarın içinde kalbi yok olmuş benliğim kalbimin üstüne bir tabure koyar, kendini asardı.
Her sabah uyanır, duvarın içinden kendi kalbimi duyardım … minik, ısrarlı, hâlâ atıyor, ama artık bana ait değilmiş gibi.
Ve Markus’un sesi yankılanırdı koridordan:
“Tulayyyyy… sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın…”
Ben gülerdim. Artık doğruyu söylediğini biliyordum.
III- Bahçedeki Ağaç Avı
Bir gün bahçede ağaç avlıyordum. Kök sesleri yerin altından kalbime doluyor, her dal bana bir kalp atışı gibi yaklaşıyordu. O anda Markus’un sesi kulak yollarımı tuttu.
“Tuhaflıklar içinde, Tanrı seni bize poşetleyip yollamış!”
Sesini duyar duymaz donup kaldım. Ağaçlar bile nefesini kesti. Güneş, saç tellerime takıldı; gölgesini dev bir ağ gibi üzerime gerdi.
Sırtımın arkasından onu gördüğümü bilirdi. O benim beynimin içini okuduğunu sanırdı … ama asıl ben, onun beyninin içinde kulaç atıyordum. Sinir kıvrımlarını avuçluyor, düşüncelerini parmak aralarımda ufalıyor, kalbinin köşesinde küçük bir sandalye kuruyordum.
Markus bunu hissederdi. Her defasında dururdu. Bir dua mırıldanır, ama o dua hep bana çarparak geri dönerdi.
“Tulayyyy…” “Sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın…”
Ben sadece gülümserdim. Ağaçlar fısıldardı: “Avını buldun.”
Burada hava kasvetli bir gün ile anlaşıp kalbime yağıyor. Hiçbir dünün içinde değilim; biraz salaş, biraz otantik, biraz da gözlerimi ceplerime koyup saklanıyorum. Arsız bir okyanusun üzerinde, kollarımda açan mor okyanusun etrafında geziyorum. Ayaklarım değil beni taşıyan; kalbim.
Yalın ayak bir çello ile karşılaştım, o da sanırım kendini kaybetmiş gibi. Bazen başımı gökte bulamıyorum ama biliyorum ki mezarlar toprakta açmıyor; orada, göğün içinde açıyorlar. Matilda’nın yaptığı undan kuşları yakıyorum okyanusun bol sulu göz kapağına. Dalgalarında çiçekler atıyor küçük bir kız çocuğu gibi, hepsi...
“Jole’nin tırnak tutacağı kurşun askerleri gibi,” diyor o küçük kız çocuğunun içindeki ağlama operası. Sanırım ilk baleye bir buçuk yaş civarında başladığını söylüyor ama sanki kaybolmuş gibi de...
Ağlama Operası II
Ona "Sana bir ağlama versem..." desem mi, bilemiyorum. Ama o küçük kız parmak uçlarında yükseldikçe, bulutların dikiş yerleri çıt çıt atıp sökülüyor. Çellonun tellerini kırmayıp, sadece içinden sıcak ıhlamur kokulu gözyaşları sızdırıyorum. Bir buçuk yaşındaki bir balerinin topuklarında, hiç doğmamış kuşların gölgelerini de uyutuyorum şimdi.
Zaman, bir fincan sıcak çorba gibi masada soğurken; hıçkırıklar gökyüzünün tavanını boyamaya çıkıyorlar, dur demeden. Cebime sakladığım gözlerim, kirpiklerinden sarkan minik salıncaklarda sallıyor çocukluğumu. Haklısın, mezarlar hep gökte açar; oysa toprak bu kadar ağır bir özlemi asla taşıyamaz. Şimdi dalgalar tersine akıyor; hüzün, sıcak bir battaniye gibi sarıyor okyanusun yorgun sırtını.
Opera bitmiyor; sadece şef, batonunu bir bulutun kalbine saplayıp bizimle birlikte ağlıyor. "Sana dayan," dedikçe; "kalbimize çocuksuz gökyüzü iniyor, bir ivme kalp krizi taşların üzerine bizi kazıtıyor" diye çığlık atıyor kalbimin içinde yalın ayak koşan duvar anneleri.
Operanın Görkemli Finali
Şefin sapladığı batondan gökyüzüne erimiş saatlerin tıkırtıları sızıyor şimdi. Okyanus yavaşça katlanıp mendil gibi kalbimin sol cebine yerleşiyor. Bir buçuk yaşındaki o küçük balerin, havada asılı kalan son hıçkırığın üzerinde selam veriyor dünyaya.
Masada tamamen soğuyan çorba, çocukluğumun hiç büyümediği bir göle dönüşüyor. Bulutların sökülen dikişlerinden sızan iplikleri, çellonun kırık tellerine bağlayıp göğe uzatıyorum. Artık gözlerimi ceplerimden çıkarabilirim; zaten bütün dünya bizimle birlikte ağlamaktan sırılsıklam.
Topal kalmadı kalbim. Aklım düştü düşecek zemheri geceye kadar ama usulca yatıyorum kulağının tam ortasına.
Ve uykulukla uyku giyinmiş, lila açan kadife perde kapanırken; gözlerimde sen, "Her sabaha beni kalbinin tam ortasında aç," diyerek fısıldıyorum:
"Sana koca bir ağlama verdim Salvador tablolu kalbim, artık uyuyabilirsin gözlerimin içine."
_____________İğneyi önce kendi kalbime batırdım; dişlerimle söktüm içimdeki o kan beyazı iplikleri. Senin bana benzediğini sana göstermek için ittim, ittim seni o karanlık su boşluğuna. Yüzünü annenin karnında, o kadim suda gördüm; o anda seni artık kalp eşiğimde beklemediğimi fark ettim.
_____ Bil! Ben ilk defa, o kapının su eşiğinden kendimi bana doğururken gördüm... Ve ağlayamadım… BelieveTülayl