tulayaslan_cancersoldiers
@believetulayl
İleti
25g
Ağaçlar Fısıldardı



Yetimhane Yıllığından

—————


I- Duvarın Ortasındaki Sandalye

Duvarın ortasına bir sandalye yerleştirmeye çalıştığım günü hatırlıyorum.
Rahib Markus bana bağırmıştı:

“Tulayyyyy, sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın!”

O an, gözlerimin kalbimle yer değiştirmek istediğini hissettim.
Kalbim duvarın içine kaçmak, orada saklanmak, oyun oynamak istiyordu.

Yetimhanelerin kutsal duvarları beni severdi …
ta ki Latince isimler vermeye başlayana kadar.

“Tulayyyyy, gel buraya!
Duvarlara Latince isim takmayı bırak!
Sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın!”

Ben de ona derdim ki:

“İyi o zaman…
Benden uzak dur, yoksa seni yerim.
Ama önce gözlerinden.”

Sözlerim onun kalbine düşerdi …
ateş gibi, küçük ama yakıcı.

Ve Markus bilirdi;
ne zaman böyle söylese,
ben mutlaka odasının kapısına kadar koşardım.

Bir nefes alır, tutar,
kapıyı yavaşça aralardım.

“Rahib Markus’un gözleri yenmek mi isteniyor?”

O an…
sanki zaman üstümden geçerdi.
Oda benden korkardı ama çaktırmazdı.

Küçük bir bedende devasa bir canavar olmanın bedeli buydu:
her aynada kendi gözüne aç bir kalp,
her duvarda kendi adını fısıldayan bir gölge.


II- Camlara Asılan Gölgeler

Ama ben o gölgeleri severdim.
Onları yetimhanelerin camlarına askı niyetine asardım.
Her biri farklı bir yüz taşırdı;
bazısı çocukken unuttuğum bir gülüşe,
bazısı Rahib Markus’un göz kapaklarına benzerdi.

Rahibe Margarita beni o halde yakalardı.
Elinde mumla durur, titrek bir sesle fısıldardı:

“Sakın bunu Markusa söyleme.”

Sonra sarılırdı bana.
Ağlardı.
Gözyaşlarının saçlarıma tek tek düşüşü
sanki gecede kimsenin duymadığı fısıltılardı …
yalnız Tanrı’nın dinlediği bir dua.

O geceden sonra,
her duvarın içinde kalbi yok olmuş benliğim
kalbimin üstüne bir tabure koyar,
kendini asardı.

Her sabah uyanır,
duvarın içinden kendi kalbimi duyardım …
minik, ısrarlı, hâlâ atıyor,
ama artık bana ait değilmiş gibi.

Ve Markus’un sesi yankılanırdı koridordan:

“Tulayyyyy… sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın…”

Ben gülerdim.
Artık doğruyu söylediğini biliyordum.


III- Bahçedeki Ağaç Avı

Bir gün bahçede ağaç avlıyordum.
Kök sesleri yerin altından kalbime doluyor,
her dal bana bir kalp atışı gibi yaklaşıyordu.
O anda Markus’un sesi kulak yollarımı tuttu.

“Tuhaflıklar içinde, Tanrı seni bize poşetleyip
yollamış!”

Sesini duyar duymaz donup kaldım.
Ağaçlar bile nefesini kesti.
Güneş, saç tellerime takıldı;
gölgesini dev bir ağ gibi üzerime gerdi.

Sırtımın arkasından onu gördüğümü bilirdi.
O benim beynimin içini okuduğunu sanırdı …
ama asıl ben,
onun beyninin içinde kulaç atıyordum.
Sinir kıvrımlarını avuçluyor, düşüncelerini parmak aralarımda ufalıyor,
kalbinin köşesinde küçük bir sandalye kuruyordum.

Markus bunu hissederdi.
Her defasında dururdu.
Bir dua mırıldanır, ama o dua hep bana çarparak
geri dönerdi.

“Tulayyyy…”
“Sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın…”

Ben sadece gülümserdim.
Ağaçlar fısıldardı:
“Avını buldun.”
















…19…….kuzeyde…
Believe-TüLa(y)L
974