Konu, 16. yüzyılda Anvers’te geçer. Yahudi genç bir kız olan Esther ile yaşlı bir Hristiyan ressam arasında gelişen beklenmedik bir dostluk etrafında şekillenir .
Öyküde: Esther çocukken Hristiyanların şiddetinden kaçıp bir asker tarafından kurtarılır; sonra bir kilisede Meryem Ana tablosu için modellik yapar .
Ressam, Esther’le tanışınca onu Hristiyanlığa yönlendirmeye çalışır; bu ilişki sevgi, güven, annelik gibi duygular üzerinden “mucize” temasını işler .
“Stefan Zweig’ın okuduğum 2. kitabı… çok karmaşık bir anlatımı vardı… sonrasında olay örgüsünü toparlayarak hikayeyi sürükleyici bir yöne çekebiliyor.”
sevmek, sesinden sızan acıyı sesiyle silmesidir "koskocasın" demeden açılan kocaman kucak... savrulmanın tatlı şurubu değil midir göğsünde sıkmak? her nefeste çoğalıyor, iç istediğin kadar
sevmek, imdada imbat olup yetişmesidir sınavlara sokmadan, zaman sormadan açılan kucak. .. burdayım diyen, korkma, sararım ben seni sarıldıkça çözülür düğüm, dolaş istediğin kadar
"Adam olmuşlar mıydı? En azından büyümüşlerdi işte! Dışarıdan bakıldığında adama benziyorlardı. Belki de erken yaşta kendi başına kararlar almak durumunda kalmış yetişkin adam kalıbındaki çocuklardı onlar."
Kitabın Adı : Masumiyet Müzesi Yazarı: Orhan Pamuk Yayınevi : YKY Türü: Roman Basım Yılı : Eylül 2023 Sayfa Sayısı : 524 Sayfa
Düşünceler : 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü 'nü kazanan Orhan Pamuk ülkemizin önemli bir kısmını gururlandırmış , bu başarı O'na dünya çapında bir ün sağlamıştı.
Oysa ben O'nu çoğu kişinin adını dahi bilmediği yıllarda biliyordum. Yıllar önce ortaokulda okurken " Beyaz Kale " isimli tarihi romanını okumuştum. Daha sonra okuduğum " Benim Adım Kırmızı " ise hala en sevdiğim kitaplar listesi yapsam rahatlıkla ilk ona girer.
Yazar bu bayağı uzun romanında 1975 yılından etkisi günümüze kadar süren ve sonu trajedi ile biten bir öyküsünü anlatır.
Sibel isimli kendisi gibi zengin ,kültürlü bir kızla nişanlanmak üzere olan Kemal 'in tesadüfen karşılaştığı komşusu ve uzak akrabası Füsun ile gelişen aşkı ve süregelen olaylar zinciri bu romanın konusunu oluşturuyor.
Aşk,mutluluk,sadakat ,ahlak ,aile gibi kavramların sorgulandığı eserde İstanbul'u sosyal yaşamı da detaylıca inceleniyor.
Anlatımı kurgusu güzel, akıcı eserin eleştireceğim yönü ise maalesef bazı yerlerde çok aşırıya gidip bizi sıkan detaycı anlatımı. Bu kadar detaya gerek olmadığını eserin daha kısa yazılıp daha okunabilir olabileceğini düşünüyorum. Onun dışında birazda ağır bir roman. İlk sayfayı okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Kitap ile ilgili müzesi dahi yapılan oldukça ses getiren eserin bu övgüyü hakedecek kadar mükemmel bir kitap olmadığını düşünsemde yine de zevkle okunabilir diyorum.
Belki benim beklentilerime uygun değildi, belki de haleti ruhiyem ile bütünleşip eşsiz bir eser havası vermedi ama önçe ( sorun bende de olabilir ) bu kitap yerine " Benim Adım Kırmızı " eserini okumanızı isterdim seçme şansım olsa idi.
Akşam çökerken duvarlardan kayan gölgelerde, o gideli gecelerimi dolduran sessizlikte, binaların arasından ıslık çalan rüzgârda, oyun oynayan çocukların çığlıklarında.
Gece Yarısı Kütüphanesi romanı, hayatın anlamını ve seçimlerin önemini sorgulayan ve düşündüren bir eser. Nora Seed'in, hayatına son vermeye karar verdikten sonra, kendisini farklı yaşam ihtimallerinin kitaplarla dolu olduğu bir kütüphanede bulmasıyla başlıyor hikayesi. Nora, hayatında pişmanlık duyduğu tüm seçimleri deneyimleyebileceği bir kütüphaneye girer. Burada, farklı yaşam versiyonlarında var olurken, hangi hayatın ona gerçekten mutluluk getireceğini bulmaya çalışır. Her kitap, farklı bir hayatı temsil eder. Kitap, pişmanlık duygusunu ve keşkelerin hayatımızdaki etkisini ele alıyor. Nora'nın farklı yaşamları deneyimlemesi, pişmanlıkların aslında ne kadar göreceli olduğunu gösteriyor. Yazarın üslubu, akıcı, duygusal ve okuyucuyu içine çeken bir yapıya sahip. Benim için Gece Yarısı Kütüphanesi hayatın anlamını, seçimlerin önemini ve umudun gücünü anlatan, unutulmaz bir roman.
İnsanın kendisi hakkındaki bütün gerçekleri bilmesinin iyi bir şey olduğuna ilişkin yaygın kabul gören bir görüş var. Hiç katılmıyorum, iyi bir şey değil, insanın kendisi hakkında her şeyi bilmesi gerekmiyor; öğrenmesi halinde hayatının dengesinin bozulacağı, kişiyi dağıtıp bir daha kendine getirmeyecek gerçekleri bilmemesi çok daha iyi.
Belki de okuduktan sonra saatlerce üzerine düşündüğüm ve gerçekten hakkını vererek yazıldığını kabul ettiğim bir kitaptı Mai ve Siyah.
Aslında “mai”, hayallerimizi, umutlarımızı ve gerçekleştirmek istediğimiz şeyleri yansıtıyordu. “Siyah” ise hayatın zorluklarını, umutsuzluklarını ve bazen hiçbir zaman başaramayacağımız duygusunu temsil ediyordu.
Biz de zaten hayatı bu iki uç arasında yaşıyoruz. Mai ve Siyah tam olarak bunu anlatıyordu: Hayat umutlarla başlar, ama çoğu zaman umutsuzluklarla sınanır. Her zaman hayaller kurarız, fakat her hayal gerçeğe dönüşmez.
Ahmet Cemil de bu hayallerin peşinden koşan ama onlara hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamayan bir karakterdi.
Bu kitap, hayal kurup da hayallerine ulaşamayan herkese içtenlikle önerimdir.
Girdiğinde kapıyı yavaşça aç, çıktığında ise kapıyı yavaşça kapat. Bu dünya öyle bir yer ki haktan ibarettir. Canlı cansız, dilli dilsiz herkesin bir hakkı vardır. Kapıyı hoyratça çarpıp gidersen kapı senden hakkını, seni kendisine tekrar muhtaç ederek alır.
Ruh acı çekerken, haz duyarken inceden inceye yorumunu yapar her şeyin ve bunun böyle olması gerektiği sonucuna varır. Fırtınalar olmasa, sürekli güneşin onu kupkuru yapacağını bilir ruh. Kendi yaşamının derinlerine iner, sevilen bir bebek gibi okşar kendini veya cezalandırır. Ancak bu yüksek bilinç düzeyinde Tanrı'nın adaletinin bilincine varabilir insan.
Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların asude inzivasına iltica ettim. Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi.