Papanın ziyareti için tasarlanan logo hayli enteresan. https://resmim.net/cdn/2025/11/29/wDTkux.jpg batan bir lale, yükselen bir haç ve hristiyanlık -paganizm sembolü olan Triquetra sembolü. Semboller ziyaretler için değil, uzun vadeli 'rüya'lar içindir. Her şey normal ve olabilir anlayışına ise bir vurgu. Ne İstanbul'dan vazgeçildi ne de haçlı zihniyeti bir rüya. Ekmeğinden başka bir derde düşürülemeyen, ayin meselesinde dahi safi hoşgörü beklenen bu toprakların insanına hakaret olarak görüyorum. Tıpkı terör-çözüm süreci açılımından sonra şu dönemler hayli manidar... Allah şehit toprakları olan bu vatanı her daim korusun.
"Seni oluşturan şeyler üç tanedir: beden, yaşam soluğu ve zihin (noûs) Bunlardan ikisi yalnızca sen onlara özen gösterdiğin sürece senindir, üçüncüsüyse her zaman sana aittir."
Marcus Aurelius ve Epiktetos, "Başımıza dert olan, bizim nesnelerle ilgili yargılarımızdır," derken, elbette ki bir olayın anlamını kendi kendimize tanımlamak üzere içimizden geliştirmenin kendi gücümüz dahilinde bulunduğu söyleme atıfta bulunuyorlardı. Bizim başımıza dert açabilecek olan işte bu yargıdır. Ancak burada devreye stoacılığın en temel dogması girer: Ahlaki iyilikten başka iyilik ve ahlaki kötülükten başka kötülük yoktur; ahlaki olmayan, yani bizim seçimimize, özgürlüğümüze, yargımıza dayanmayan her şey de önemsizdir ve bizim için bir dert olamaz. Eğer derdimiz nesneler üzerinde verdiğimiz kendi yargılanmızsa, o halde biz bu temel dogmayı unutmuşuz demektir. Demek ki rıza disiplini, iyilikler, kötülükler ve önemsiz şeyler öğretisiyle sıkı bir bağ içinde bulunmaktadır. (XI, 16)
Herkesin kendi anlamını bulabildiği, kendince bir derinliğin izini sürebildiği eserlerin defaatle okunması, yüzlerce kitabın etkisini karşılayabiliyor..
Belki de bize ilgi çekici gelen şey, o bilinç parçalarının dağıldığı anda, bilinç üstü bir kavrayışın devreye girmesidir. Mesela Mercier ile Camier' de konuşmalar öylesine insancıl ve çarpıcıdır ki, kendini bulmayan pek az kişi vardır sanıyorum.
Beckett 'ın tutmak istediği yol biraz da insanın kendinde takılıp kalışının direncini kırabilmek bana kalırsa, kendini bu kadar önemseyen insanın, silinebilirliğinin altını çizmek.
Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan adlı romanlarından oluşan üçleme, Beckett'in en önemli yapıtlarından... Eserle ilgili karaladığım, genel bilgi ve spoiler içermeyen, notları buraya iliştiriyorum...
📎Molloy Üzerine;
İnsanlar elleri kalem tutuyorsa düşüncelerini en doğru ve etkili biçimde dile getirebilmek için uğraş verirler. Beckett adeta bu yolu tersinden yürüyor... Yani anlam yüklenen her şeyden, yalınlığa ve ilk ürpertiye... Kendi anlatılarını yarıda bırakıp, kendi sözünü kesmesi, yine Molloy'da gördüğümüz, bedensel ve zihinsel dağılışın eş zamanlılığına işaret ediyor gibiydi.
Soyutlamanın çağrışımlar ve devinimlerle zirveye ulaştığı metinde Beckett'ın sonsuzluk kaygısını, zaman dışılıkla, katlanılmaz acıyı da kayıtsızlıkla ifadelendirmesi inanılmazdı...
Bende yarattığı en büyük etki, dilin ve ona yön veren bütün yönergelerin yok edilebilirliğiydi... Karalanıp, aynı kalemin arkasındaki silgiyle silinebilen sayfalar gibi...
Bedenin ve ruhun , dıştaki kusurun içteki kusurla bütünlenmesi...
Tam, Lousse 'a veda ettiği o yağmurlu günde, Beckett Molloy yerine konuşmaya başlıyor... "Bu öyküden sıkıldım." gibi cümlelerle ifadeler netleşiyor; ölüm, uyku, gece, deniz ile ilgili yazarın kendi düşüncelerini belirleyici biçimde açıklaması akışı gerçekten hızlandırıyor.
Deniz kenarından ayrılırken metin yeniden muğlaklaşıyor.... Başta karşımıza çıkan belirsizliğin sürdürülmesinde, okura aktarılmak istenen, 'her şey hiçliğe akar.' manifestosudur. Aranan ve arayan kişinin, hattâ arayışın öznelliğini yok etmek belirleyicidir. Kendinden ve zihin akışından başka varlığı tanımayan solipsist öznede yok olan egodur. Olayları ve yaşamın akışını flu bir camdan izler gibidir. Aralıklarla bakış netleşir, hatta netliğin ötesine geçer. Ama beliren her şey, yeniden bilincin uykusuna eşlik etmelidir.
📎Malone Ölüyor Üzerine;
Odanın duvarlarının hiç görülmemiş çiçeklerden ve tavandaki ikonolardan sonra tamamen gri renge bürünmesi yaşamın ve ölümün o odaya akseden nefesiydi adeta...
Postmodern karakterlerde eşyaların önemi bazen diğer her şeyin ötesine geçer, adeta özdeşleşilmiş, bir bağımlılık halini almıştır, özellikle Malone'un her seferinde kalemlerin markalarına vurgu yapması ve sadece onunla dünü, bugünü görünür kılabilmesi, hayata onunla tutunma çabası çok çarpıcıydı.
Islahevindeki felçli mahkûmun anlattığı Saposcat'in geçmişinden yahut anımsadığı olaylardan bağımsız, hayali bir karakter olduğunu düşündürdü bana nedense... İlginç olan, hemen her eserinde bedensel ve ruhsal kusurların ön planda yer alması ama 'acı' dan, trajediden çok derin kavrayışın yaşanması.. Egonun silinişi...
Büyük felsefi yaklaşımların, hayatın içinde canlanan ruhunu, kesitler halinde görebilmek, bunun gibi metinlerin zihinsel etkisini vazgeçilmez kılıyor.
📎Adlandırılamayan Üzerine;
Estetiğin minimalize edildiği sanat, yaşamın vurgusal alanlarını psişik birer mesele olmaktan kurtarmıyor mu sizce de? Bu anlamda belli bir forma ve sisteme uygunluk göstermeyen, karşıtlıkların aynı dilden konuştuğu, edebi metinleri önemsiyorum.
Adlandırılamayan'a bir mânâ vermek gerekirse; kayıtsızlığın duyumsanışı derim. Nominalist ironi... :) Düşünsenize, görme işlevimiz bile, basit bir kamera sistemi değil çıkarımsal, çok sayıda bağlantı içeren beyin işlevinden ibaret... Yani görüntü herkese göre farklı. Bu durumda soyut gerçeklerin zihinsel özdeşliğinden kim sözedebilir :) Aslında, bir sesin kulaktan evvel, pek çok duyumsal kanalla bambaşka bir şeye dönüşmesi, bize pek çok şey söylemiyor mu? Bir sesin gerçekte ne olduğunu ifade edemiyorsak daha komplike bir duyumun kesinlik kazanması nasıl mümkün olabilir?..
Bir anlatı söz konusu olduğunda, bunun sayısız yolu bulunabilir ama "hiçbir şey söylemeden konuşabilmek"... Çok güç olmalı, bütün olasılıkları elemek ve mümkün bütün yolları yok saymak...Akıl alır gibi değil!..
Burada çevirmenin de hakkını teslim etmek lâzım, ustalık isteyen, büyük emek isteyen, çok zor bir metin.
En iyi hissettiğim 'Adlandırılamayan' oldu. Buradan bir yere varılabilir mi bilmiyorum :)
"Nesneler ruha dokunamazlar." "Onların ruha hiçbir erişimleri yoktur." "Yargılanmızı onlar üretemezler. " "Onlar bizim dışımızdadırlar. Kendileri hakkında hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey bildiremezler. " (IV, 3, 10; V, 19; VI, 52; IX, 15)
Kendine ilk imgelerin sana söylediğinden daha fazlasını söyleme. Onlar sana der ki: 'Bilmem kim senin hakkında kötü konuşmuş.' Bununla sana bir şey bildiriyorlar. Ama sana, 'Sana haksızlık yapıldı,' diye bir bilgi vermiyorlar.
Tanrı, evrende bulunan her şeyi ve bütünlüğü içinde evreni, her türlü kısıttan özgür ve bağımsız olarak yarattı, ama bütünün parçalarını da bütünün yararı için yaptı. Diğer varlıklar tanrısal yönetimi kavrayabilecek yeterlikten yoksundurlar, oysa akıl sahibi canlı, bu evren üzerinde ve kendisinin de onun bir parçası olduğu fikri üzerinde, o bütünün nasıl bir parçası olduğu ve tüm parçaların kendilerini bütüne bırakmalarının iyi bir şey olacağı üzerinde düşünebilmesini sağlayacak gereçleri içinde taşımaktadır..
Yakın zamanlı olarak: Yalçın Koç - Anadolu Mayası Sırru'l - Esrar ve Tedbirat-ı İlahiyye Zeliha Öteleş Servet Somuncuoğlu- Seyehatname İbn Sina- Risaleler Mutsuzluk Kılavuzu - Paul Watzlawick tam bir mizah deryası :)
Kişinin kendi üzerindeki, okurunada hisseler veren bilge kusurlarına.. başkasıyla eğlenen, bunu mizaha döken tatsızdır bana göre. Yahut argoyla yükselmeye çalışan dille.
Özellikle son zamanlarda e-kitap. Hem ulaşımı kolay, hem de tedavülden kalkmış birçok eseri inceleyebiliyorum. Ayrıca satın almadan önce göz gezdirme hususunda da faydası oluyor. Küçük bir not: E-kitap konusunda İslami eserlere dikkat etmeli. Değiştirme, eksiltme/ekleme mümkün olabiliyor, orijinal ibareler aranmalı.
Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürgecilikte olan Batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün Batı, televizyonlarında köpek maması reklamı yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır. Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmiş ise, bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün Batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında Batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri yalnızca kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, Batı için sadece emeği çalınacak, yer altı zenginliklerine el konacak sömürü kaynağıdır.
Türkiye'de birtakım sözcüklerin müthiş tılsımı vardır. Bunları kullanmaya başlayınca. hem ne kadar vatansever olduğunuz anlaşılır, hem de bu sorunları enine boyuna bildiğiniz ortaya çıkar. Bunlar her eve lazım sözcüklerdir. Bir arkadaşınızına yurt sorunlarını tartışıyorsunuz. Bakıyorsunuz arkadaşınız bu konuları gerçekten iyi biliyor. Çok kitap okumuş, araştırmış. Konuştuğunuz konuların bazılarını ilk kez ondan duyuyorsunuz. İşin içinden sıyrılmak istiyorsanız lafınız hazır. Şöyle hafifçe doğrulup kaşınızı havaya kaldırır ve: - Her kanaat muhteremdir kardeşim, dersiniz. Arkadaşınız da sanır ki, siz bu konularda onun gibi kafa yormuş, eninde sonunda kendinize göre bir düşünceye varmışsınız. Bu düşünüş arkadaşınızın düşüncelerine uymamaktadır. Siz arkadaşınızın fikrine katılmıyor, kibarca tartışmadan çekiliyorsunuz. Bu iyi ve zararsız bir yoldur Böylece, önce kanaat olmadığı için muhterem sayılmayacak fikirsizliğinize mazeret bulmuş olursunuz.
Her ülkede sınıflar arası çelişmeler vardır. Bu toplumsal bir gerçektir. Ancak asıl büyük ve temel çelişme, sömüren ülke ile sömürülen ülke arasında sürdürülmektedir.
(...) Sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. Entellektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir. Kusura bakmasınlar, bizde solcu aydınlar halka sorunlarını anlatma yerine, birbirlerine karşı bilgi ve kültür gösterilerine kalkışmışlar, bunun içindir ki bütün enerjilerini birbirleri ile uğraşarak harcamışlar ve harcamaktadırlar. Şimdi iki takıma ayrıldık. Bir kısmımız ille de işçi sınıfı önderliği deyip tartışmayı kesiyor, bir kısmımız buna karşı. Halkın bu çatışmalardan bir haberi var mı dersiniz?
(...) Büyük kentlerdeki işçi mitingleri biraz da düşündürücüdür Toplantıyı izleyenler öğrenci, öğretmen, aydın, yani ara tabakalar. Konuşmacılar hep işçi sınıfı önderliğinden söz açar ve alkışlanırlar. Alkışlayanlar kim? işçi olmayanlar. Sağcı sermayeci partilerin toplantılarını ise hep kasketliler doldurur. Ve kendi ekonomik yaşantılarına karşı sözleri, kendi öz sorunlarıymış gibi dinlerler. Binlerce emekçi, bir halk düşmanını, bir demagoğu alkışlarlar. Aynı soruyu soralım. Konuşanlar kim? Kapitalistler alkışlayanlar kim? Emekçiler! Kapitalist olmayanlar! Bir kısır döngüdür bu. Emekçi sömürüldüğü için sorunlarına ve emeğinin bilincine sahip çıkamaz. Aydın, emekçi ile ilişki kurma olanaklarına sahip çıkmadığı için kendi kendine toplumculuk yapar.
(...) Türkiye, az gelişmiş değil geri bırakılmış bir ülkedir. Bugün dünya gerçekleri, ülkeleri, gelişmiş ve geri kalmış ülkeler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Geri kalmış ülkelerde sınıflararası sömürme-sömürülme ilişkisi, bu ana çelişmenin kurallarına göre sürdürülmektedir. Çünkü sistemi, işleyişi ve tanımı fereğince, uluslararası para akımına dayanan kapitalizm, enternasyonal bir örgüt olarak geri kalmış bir ülkede, sermayeci küçük bir azınlıkla işbirliği yapmaktadır. Geri kalmış ülkelerde komprador burjuvazi denen ve yabancı sermaye komisyonculuğu ile icrayı sanat eyleyen bu çevreler, ister istemez zorunlu olarak dış merkezlerden yönetilmektedirler. Sermayenin bağlı olduğu merkezler, sermayenin kullanılış koşullarını saptırarak, ülke içinde küçük ama etkili bir azınlığı denetimleri altına almaktadırlar.
(...) Ruhun ya da yönetici ilkenin üç temel etkinliği vardır. Öncelikle, bedenin duyumlarından gelen imgeleri kullanarak bir iç söylem (ki bu yargıdır) geliştirir: Karşısına çıkan nesne ya da olayın ne olduğunu ve daha da önemlisi kendi için ne ifade ettiğini bildirir. Stoacılığın tamamı bu iç söylem anında, zihindeki görüntüler hakkında verilen yargılar sırasında yaşanır. Epiktetos da, Marcus Aurelius da bunu defalarca yinelemişlerdir: Her şey yargıdan ibarettir; bizim derdimiz olan şeyler nesneler değil, bizim onları nasıl değerlendirdiğimiz, haklarında nasıl bir fikir oluşturduğumuz, onlar için nasıl bir iç söylem geliştirdiğimizdir.
Bunun hesabını pek tutmuyorum, ölçü dahilinde tabii. Kültürü temsil eden, özellikle sahaf türünde bir eserse özellikle. Ama günümüzdeki ne idüğü belirsiz, özellikle genç dimağları hedefleyen, genellikle şirketi ve üzerinden çıkarmadığı takım elbisesiyle etrafta amaçsızca dolaşan manasız, ruhsuz, çerez dahi denilemeyecek kitaplara otobüs parasını dahi vermem. Yazarı yürüsün, zihni açılsın. :))
Kitap okurken üzerine dökülmeyen kahve benim içim kafi :) bir de yazılanların ruha sirayet etmesi.. zira kahve de, çay da, bunların türevleride 'kitaplar dahil' insana eşlik eden yalnızca bir aracı. O eser tesir edemedikten, yalnızca tüketildikten sonra kahvenin en âlâ olmasındaki mâna nedir?
Pek olmadı diyebilirim. En son yarım bırakmayı düşündüğüm -ismi lazım değil yahut yazarına serzeniş- eserini uzun denilebilecek bir dönem okumuştum, çözümlemek adına da. Kitap artık cildinden feragat edip, kese kağıdına dönüşmüştü :)
İbn Sina&İbn Tüfeyl - Hay bin Yakzan eserini çok severim. İçerisinde Nezihe Araz'ın Anadolu Evliyaları'ndaki uhrevilik kadar Alvarlı Muhammed Lutfi Hazretleri'nin Hülasatül Hakayık ve Mektubat-ı Hâce Muhammed Lutfî eserindeki demini bulurum. Bir seçim yahut öncelik belirtmek mümkün değil. Rahmana ulaştıran ve O'nu arayan sözü dinlerim.
Halkın yoksulluk ve geriliği üzerinde vesayet kurmak isteyenlerin ilk başvuracakları sözcükler, komünistlik, Rus uşaklığı ve "Moskova'ya ... Moskova' ya ... " suçlamalarıdır.
Bu satırların yazıldığı günlerde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin resmi konuğudur. Ve "bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis eden ve bir sosyal sınıfı ortadan kaldıran" 1917 ihtilalinin lideri Lenin'in mezarı başında saygı duruşunda bulunmakta, kadehini Rus Komünist Partisi onuruna kaldırmaktadır. Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Ferruh Bozbeyli ise, yine "memleket içinde müesses iktisadi ve sosyal temel nizamları yıkan" Mareşal Tito'nun Yugoslavya'sında, komünist kalkınma yöntemlerini incelemektedir Komünist Romanya'ya yapılan gezinin dedikoduları ise basında henüz tazeliğini yitirmemiştir Doğaldır ki iktidara "ortanın solu, Moskova yolu" propagandaları ile gelen, tüm namuslu aydınları, yazarları, romancıları, düşünürleri Rus casusluğu ile suçlayan, on dört yaşındaki çocukları ihtilal tahrikçisi diye hapishanelere atan, Beatles taklidi gitaristleri kırmızı ceket giydikleri için komünisttir diye yakalamaya kalkan, Yargıtay Başkanı'ndan hukuk öğrencisine kadar herkesi Moskova'ya bağlı olmakla suçlayanların Moskova gezileri, üzerinde önemle durulması ve düşünülmesi gereken bir konudur. *(Kim, 29 Eylül 1967)
Düşünceler, gelecek düzenlerin tohumlarıdır. Gelecek kuşaklar bu tohumların başakları ile büyüyecekler. Öyle ise, tohumların düşeceği, başakların boy atacağı toprağı iyi tanımak gerekir. Milli mücadelenin kanları ile yoğurulmuş topraklar, şimdi aydının alın terini bekliyor. Çünkü, milli kültürü, kültür emperyalizmin pençesinden kurtarıp milli temellere oturtmak ilericilerin ilk görevidir. Özentilerden kurtulmanın ve gerçekten halka yakın olmanın tek yolu budur.
Seçimlerde ilçeye 10.000 tank vadedenlere göre değil.:)
(...) Halk için savaşanların halka her yönden yakın olmaları gerekir. Bu ise eninde sonunda bir "entellektüel tercih" sonucu saptanan strateji olarak değil, duygusal içtenliklerin bilgilerle güçlenerek oluşumu ile kazanılmalıydı.
Özenti, sadece komprador burjuvazinin yaşantı düzeyine duyulan özentilerde değil, kendini ilerici sayan aydınların düşünüş kurallarında yatıyordu. Batı eğitimi görmüş, bu uygarlığın kültürü ile kafasını doldurmuş nice diplomalı, aydın geçinen kişiler, halkını hor görmekte bir müstemleke subayı gibi rahatlılar. Bütün bunlar egemen sınıfların içerisinden çıkmış, egemen batı kültürünün koşullarına göre yetişmiş, kişiliklerini böyle bir ortamda biçimlendirmiş olanlar için belki doğaldı. Toplumsal kök, kendi sınıfsal niteliğini kendi bilinciyle koruyordu.
Diyalektiğin içinde sonuç önermelerini öncüllere bağlayan, doğada her türlü nedeni bir araya getiren ve davranışlarda eylemlerin arasında kusursuz bir uyum sağlayan hep aynı ve tek bir akıldır.
Stoacılık insanın kendi kendiyle tutarlı oluşunun felsefesidir. Bu felsefe, yaşamın özü konusunda dikkat çekici bir sezgi üzerine kuruludur. Bundan dolayı da yaşayan kişi varlığının daha ilk anından itibaren içgüdüsel olarak kendi kendiyle uyum halindedir: Kendini korumaya, kendi varlığını ve onu korumaya çalışan her şeyi sevmeye yatkınlık gösterir.
Papanın ziyareti için tasarlanan logo hayli enteresan. https://resmim.net/cdn/2025/11/29/wDTkux.jpg batan bir lale, yükselen bir haç ve hristiyanlık -paganizm sembolü olan Triquetra sembolü. Semboller ziyaretler için değil, uzun vadeli 'rüya'lar içindir. Her şey normal ve olabilir anlayışına ise bir vurgu. Ne İstanbul'dan vazgeçildi ne de haçlı zihniyeti bir rüya. Ekmeğinden başka bir derde düşürülemeyen, ayin meselesinde dahi safi hoşgörü beklenen bu toprakların insanına hakaret olarak görüyorum. Tıpkı terör-çözüm süreci açılımından sonra şu dönemler hayli manidar... Allah şehit toprakları olan bu vatanı her daim korusun.
Sokrates'in etik geleneği, Herakleitos'un fiziksel ve "maddeci" geleneği ve Aristoteles ile Megara Okulunun diyalektik geleneği. Stoacı yaşam biçimi, Sokratesçi yaşam biçimiyle aynı çizgi doğrultusunda yer alır: Her şeyin boyun eğmek zorunda olduğu tek değer, ahlaki iyilik, yani erdemdir. Sokrates'in, Platon tarafından kaleme alınan Sokrates'in Savunması'nda dediği gibi, "İyi insan için, ister hayatta, ister ölmüş olsun, hiçbir kötülük mümkün değildir. " Hiçbir kötülük mümkün değildir," demenin nedeni, iyi insan ahlaki kötülüğü hiç bilmeyeceği ve ahlaki kötülükten başka bir kötülük de olmadığı için, başkalarına kötülük olarak görünen ölüm, hastalık, zenginliğin kaybı, hakaretler gibi şeylerin onun için kötülük sayılmayacağıdır. Ancak, değerlerin bu şekilde dönüştürülmesi, yalnızca kişinin ya kendisi ya da bir başkasıyla geliştireceği bir diyalog, bir logos, bir akıl yürütme yoluyla kendini incelemesine dayalı olan entelektüel ve etik bir işlem sayesinde gerçekleşebilir.
"Yaşamını mümkün olan en iyi biçimde geçirmek: Bunu yapabilecek gücü de ruhumuzda bulabiliriz, tabii eğer önemsiz şeylere karşı kayıtsız kalabilirsek."
Her şey karşılıklı olarak birbirine bağlıdır ve aralarındaki bağda kutsaldır. Başka bir deyişle hiçbir şey bir diğerine yabancı değildir: Gerçekte her şey belli bir düzen içindedir ve her bir şey de ayrı ayrı, aynı dünya düzenine katkıda bulunur; her şey tek bir dünyayı oluşturur ve her şeyin içinden tek bir Tanrı, tek bir öz, tüm akıl sahibi varlıklarda ortak olan akıldan ibaret tek bir yasa, tek bir gerçek geçer.
Dikte yoluyla yazmanın çeşitli sakıncalar taşıdığının altını, katipler kullanmasıyla ünlü olan Hieronyrnus şöyle çiziyor: "Yazmadan önce kalemini mürekkebe bizzat daldırıp birkaç defa çevirmek zorunda kalacağın için yalnızca yazılmaya gerçekten değer olan şeyleri yazmak başka şeydir, katibi bekletmemek kaygısıyla hiç susmamak için ağzına gelen her sözcüğü yazdırmak bambaşka."
Düşünceler, ilkçağda adına hypomnema denilen ve "günü gününe tutulmuş kişisel notlar" biçiminde tanımlayabileceğimiz yazın türüne aittir. O çağda çok yaygın olan bir uygulamaydı bu. En dikkat çekici örnekleri arasında da İmparator Neron'un zamanında, bu da demek oluyor ki MS l. yüzyılda yaşamış evli bir kadın olan Pamphila'nın yayımladığı hypomnemata sayılabilir. Bugüne ne yazık ki ulaşmamış olan bu derlemenin başına koyduğu giriş yazısında, kocasıyla birlikte geçirdiği, "tek bir gün ya da tek bir saat" kesintiye hiç uğramamış olan otuz yıllık evlilik yaşamı boyunca, kocasından ve evlerini ziyaret etmeye gelen konuklarından ya da okuduğu kitaplardan öğrendiği her şeyi not almış olduğunu belirtmiştir. Bu notları hiçbir düzene koymadan, konulara göre ayırmadan, her şeyi yaşanmış olduğu sıra içinde bırakarak, yani hypomnemata şeklinde yazmış olduğunu anlatır. Yayımlanırken, bu notları konularına göre belli bir düzene koymayı da düşündüğünü, ancak bu çeşitliliği ve plansızlığı daha çekici ve zarif bulduğunu da ekler. Yayımlanma sırasında yalnızca bu giriş bölümüyle, bir de anlaşıldığı kadarıyla birkaç geçiş metni yazdığı görülmektedir. Bu şekilde arka arkaya dizilmiş olan notları filozofların yaşamıyla, tarihle, belagatle ve şiir sanatıyla ilgilidir.
Bizim, günümüzde birbirinden ayırt etmiş olduğumuz on iki kitap, yazarın gözünde de kendi içlerinde bir bütünlüğü olup da birbirlerinden farklı olan düşünce dizilerini oluşturuyor muydu? Yoksa bu bölümleme, yalnızca biçime ya da eserin üzerine yazılmış olduğu malzemenin boyutlarına bağlı olan, tamamen rastlantısal nitelikte bir şey miydi? Yoksa bu kitaplar birbirlerinden, Marcus Aurelius'un ölümünden sonra bir yazman tarafından ya da belki onuncu yüzyılda eseri ilk defa yayımlayan Arethas tarafından mı ayrılmışlardı? Vaticanus'ta kitaplar ara sındaki ayrımların çok az belirgin, neredeyse hiç yok gibi olduğu da görülebilir.
Epiktetos'un dediği gibi, felsefenin asıl amacı, özel bir paltoyla dolaşmak değil, doğru bir akla sahip olmaktır. Felsefe sert döşekte uyumaktan ya da diyaloglar yazmaktan ibaret değildir, onun asıl işlevi, karakteri yükseltmektir. Felsefeyi ne sofistçe böbürlenmelerde, ne kitabi anlatımlarda, ne görkemli hitabetlerde ne de gösterişin içinde değil, tam aksine ancak yalınlıkta bulabiliriz.
(...) Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğu'nun kültür hayatı, Asya stepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşaıdı. Onun içindir ki, Doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokini ile, doğu ise tesbihi, gülsuyu ve şalvarı ile anıldı. Birinin geriliği, harbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı. Bu muydu uygarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna, henüz adımını bile atmamış ...