O yüzden insan insana mecburdu, muhtaçtı işte. Bunu bilmeli, dünya ve insana bunu bilerek bağlanmalıydık. İnsan bu eksikli tabiatı icabı bencildi. Bu bencillik de onu kötü yapmaya yetiyordu.
İnsanları birbirine düşman eden şeyin sevgisizlik ve bundan kaynaklanan tahammülsüzlük olduğunu, bunun ancak sevgiyi öğreten iyi kalpli insanların evrensel ölçekli gayretiyle aşılabileceğini söylüyorlardı. İnsan yalnızdı, çaresizdi. Bitkiler gibi kök verip yüzyıllarca dünyaya tutunamıyor ya da hayvanlar kadar mükemmel koku alamıyor, hızlı koşamıyor, uzakları göremiyor, kanatlanıp uçamıyordu.
Ama lanet gelsin ki insan da hayvan da bu döndükçe eskimiş koca dünyayı paylaşmak zorundaydı. Paylaşmak da değil ya, karşılaştıkları her noktada birbirlerine zarar veren bir kaçınma belki.
Dedem, hayvanlarla insanların birbirine hiç mi hiç ihtiyacı olmayan iki ayrı medeniyet olduğuna inanırdı. Bir kuş, ömrü boyunca hiçbir insana rastlamasa da kuşluğundan bir şey eksilmezdi. Bir insan, bir defa bile keçi sütü içmeden, dana eti yemeden yaşayıp gitse acından ölmezdi.
Ölüm döşeğindeki kadının bileziğini çalıp hovardalığa giderken Allah’ın bizim tarafımızı tutmayacağı açık, hem de karşımızda bu kadar yerinde bir beddua dururken.
Kadının nüfus kâğıdında bile erkekler çarpışıyordu. Onların hiçbir şeyine, hiçbir lütfuna, hiçbir iyilik, anlayış ya da hoşgörü gösterisine ihtiyacı yoktu artık. Soyadlarına bile.
Azıcık sevildi diye, belki de ömür boyu aşağılanmış hissettirmekten başka hiçbir şeye yaramayacak bir şefkatle, bıraksalar çaresizce helak olup tükenecekmiş de, neyse ki bir erkek onu lütfuyla kanatları altına alıverince kurtulmuş gibi muamele görsün diye kalan ömrünü don, çorap yıkayarak, koltukta sızmış adamın üstüne battaniye taşıyarak geçirmeyecekti.
Bir kadın neden bütün hayatını başkalarının mutluluğu üzerine kurup sonra da her mutsuzlukta kabahatli çıkan olmak zorundaydı ki zaten? Aman şu üzülmesin, aman buna laf gelmesin diye bütün bir ömrü gereksiz bir mengenenin sıkışıklığında geçirdikten sonra bir de üstüne, sanki doğuştan verili bir görevi başaramamış gibi her sızlanışında taşa tutulmak neden kaderi olsundu?
Bir felaket bekleniyordu. Ne de tatlıdır felaket beklemek. Çok gülündü mü başa bir iş gelecek diye endişe etmek ne serin, ne leziz bir korkudur. Çünkü insan, neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken insan yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye.
Atölye, günlerdir temizlenmemiş izlenimi veriyordu. Her hareketinde kalın bir is tabakası havalanıyor, zemin gri ve siyah tonlarında kirli bir halıyı andırıyordu. Kasvetli tozları küreğe toplayarak çöpe taşıdı. Etraf darmadağındı. Sandıklar indirilmiş, kutular boşaltılmış, raflar kaışsmış, tezgãh; altlı üstlü metal parçalarla dolmustu. Yerde yılan gibi kıvrılarak salınan zinciri gördü. Eğilip aldı. Tenini ürperten halkaları parmaklarının arasından kaydırarak ilerlemeye başladı. Zincirin diğer ucu Nizam'ın elindeydi. Avucunda öyle bir sıkmıştı ki Rehberi Hanım'ın gücü, açmaya yetmedi. Nemli gözlerle ocağa baktı... Ateş sönmüştü.
Bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz.
“En yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi... hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.” İlhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinçdışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.
Birini öldürdüğün zaman, muhakkak ki ondan bir şeyler bulaşır sana: Bir resim, bir koku, bir nefes... Bir ah bir lanet bir ses... "Maktulün bedduası" derim ben buna. Bedenine yapışır kalır...
Halbuki ne şeytana azizim, ne şeytanı ? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak alışkanlığı var...
Halbuki ne şeytana azizim, ne şeytanı ? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak alışkanlığı var...