Gece, göğün cebinden dikiş iğnesine benzeyen bir ay çıkardı. Ayın ucunda dünya asılıydı ters çevrilmiş, içinden evler dökülen bir cep.
Sonra yağmur başladı.
Ama bunlar damla değildi; her biri, gökten düşerken kendi çocukluğunu taşıyan saydam bir kafatasıydı.
Ve damlaların çocukları ıslak bir yeşille doğdu.
Yeşil saçlıydılar. Saçları, yağmurun dünyaya değmeden önce gördüğü son ormanlardan örülmüştü. Kimi saçında bir bataklık saklıyordu, kiminin buklesinde hiç doğmamış bir ağacın kuşları vardı.
Yeryüzüne iner inmez ilk yaptıkları şey insanların göğsündeki düğmeleri saymak oldu.
Birinin dört düğmesi vardı: biri annesine, biri ölü bir dosta, biri henüz gelmemiş bir sabaha, biri de adı konulmamış korkuya dikilmişti.
Bir başkasının gömleği baştan aşağı iliklenmişti. O, yıllardır ağzını kalbinin üstünde taşıyordu.
Yeşil saçlı çocuklardan biri ona yaklaştı. Elinde, denizden çıkarılmış küçük bir pas anahtarı vardı.
İçeride bir kapı açıldı. Kapının arkasından süt dişleriyle gülen bir karanlık çıktı. Karanlık, adamın yüzünü takındı ve yıllardır söyleyemediği o tek cümleyi onun yerine söyledi.
Şehir bir anda gevşedi.
Binaların omuzları düştü. Kaldırımlar, üzerlerinde biriktirdikleri bütün ayak izlerini kustu. Köprüler birbirine sokuldu; nehirler, aralarındaki mesafeyi utangaç bir çocuk gibi kapattı.
Bir evin çatısından kırmızı bir merdiven büyüdü. Basamaklarında dün doğmuş gölgeler oturuyordu. Gölgelere isim sorulduğunda hepsi aynı cevabı verdi:
“Bizi siz unuttunuz.”
Yeşil saçlı çocuklar mezarlıklara da uğradı. Ölülerin adlarını taşlardan söküp kendi saçlarına bağladılar. O gece, mezarlar ilk kez aşağıdan değil, içeriden aydınlandı.
Bir mezarın içinden dikiş makinesi sesi geldi. Toprak, siyah bir kumaş gibi titredi. Ölü bir terzi, insanların parçalanmış kalplerini tek tek yeniden dikiyordu.
Fakat düğmeleri yanlış yerlere dikti:
Merhameti, öfkenin yakasına; özlemi, gururun cebine; affetmeyi, intikamın boğazına; aşkı, en çok korkulan yere.
Bu yüzden sabah olduğunda kimse eskisi gibi uyanamadı.
Bir çocuk, babasına sarılırken kendisinden büyük bir kış çıkardı. Bir kadın, aynaya baktığında yüzünde doğmamış kızının gözlerini gördü. Bir adam, kapısını açınca karşısında kırk yıl önce terk ettiği kendi gölgesini buldu.
Gökyüzü hâlâ yağıyordu.
Yeşil saçlı çocuklardan en küçüğü avuçlarına iki damla aldı. Birini kulağına götürdü, ötekini toprağa bastırdı.
Kulağına götürdüğü damlanın içinde uzak bir deniz vardı. Toprağa bastırdığı damlanın içindeydi bir kalp.
Kalp, toprağın altında küçük bir düğme gibi attı.
Bir kez. İki kez.
Sonra bütün şehirdeki insanlar göğüslerinin ortasında görünmez bir kopma sesi duydu.
İlikler çözüldü.
İnsanların içinden söylenmemiş mektuplar, pişmanlığın beyaz kuşları, çocukluk kokan merdivenler, unutulmuş sevgililerin parmakları ve yıllardır beslenen o küçük, karanlık canavarlar çıktı.
Hiçbiri kaçmadı.
Hepsi yağmurun önünde sıraya girdi.
Yeşil saçlı çocuklar onlara yeni adlar verdi.
Pişmanlığın adı: geç kalmış ışık. Yalnızlığın adı: içeride kalan kapı. Korkunun adı: doğmamış cesaret.
Aşkın adıysa kimsenin ağzına sığmadı.
O adı bir taşın altına sakladılar.
Taş, o günden beri her yağmurda biraz daha ısınıyor.
Ben hâlâ o şehrin kıyısında düğmesiz bir gömlekle geziyorum.
Göğsüm açık değil; göğsüm artık yok.
Ne kapı ne de eşik.
Ne zaman yağmur yağsa yeşil saçlı çocuklardan biri içeri girip lambaları yakıyor.
Ve kalbim
Bir zamanlar kapalı tutulmuş küçük, kör bir oda
her seferinde biraz daha büyüyor.
Dışarıda dünya ıslanıyor. İçeride, kimsenin aklına gelmeyecek bir şey oluyor:
II. Damlaların Çocukları
Ben hâlâ o gecenin cebinde yürüyorum.
Gömleğimde tek bir düğme eksik koparken içinden küçük bir yağmur çıktı.
İçinde sen.
Yeşil saçlı çocukların sonuncusu seni alıp dilinin altında sakladı. O günden beri ne zaman susacak olsam ağzımda uzak bir orman büyüyor.
Sabahları göğsümün tam ortasında ıslak bir ilik izi buluyorum.
Kimseye söylemiyorum.
Söylesem, adının üstüne yemin eden katre kuşların gözyaşları yığılacak. Söylemesem, tüm ormanların içi yanacak.
İçi yanacak ormanlara yeşil saçlı çocuklar geri dikildi.
Tırnaklarımdan biri onlarla birlikte gitti.
Sen gibi.
Şimdi yağmur dindi, sonbahar yapraklarını içerek.
Yerde yalnızca yaprakların dökülmesinden yapılmış bir düğme kaldı sıcak, canlı, atan.
Onu avucuma aldım.
O anda bütün gökyüzü göz kapaklarını değil, bizi kapattı.
Sonra avucumdaki düğme gömleğime geri dikildi.
Ve içimde, kimsenin doğmadığı bir yerden bir çocuk ağlamaya başladı.
Sen gibi. Ben gibi.
Ağlayan çocuğu susturmak için ağzımı kapattım.
İçeriden biri, benim parmaklarımla dudaklarımı açtı.
Açtı. Açtı.
Ve hâlâ onun sana sarılarak uyuyabilmesi için, ağzımda uzak bir orman büyüyor.
Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele tertemizse gönlün Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsan Kimseden korkmuyorsan dünyada Dostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan hele İyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey Çok güzel şey doğrusu... Melih Cevdet Anday
Buram buram kâğıt kokusuyla matbaadan çıkan son kitabım ARİNNA'ya kavuşmama sayılı günler kaldı.
Uzun bir emeğin, sabrın ve özverinin ürünü olan bu yolculukta bana destek veren herkese gönülden teşekkür ediyorum. Özellikle kitabımın yayına hazırlanma sürecinde editörlüğüyle büyük katkı sağlayan, Sessiz Taşıyıcılar kitabının değerli yazarı sevgili kalemdaşım Ebru Asya'ya ve bu eserin okurlarla buluşmasına vesile olan alternatif Yayınevi sahibi Sayın Oğuz Akçeşme'ye çok teşekkür ediyorum.
Kitapsever dostlar, ARİNNA'yı internet üzerinden satış yapan kitap sitelerinden temin edebileceği gibi imzalı olarak temin etmek isteyenler ise özelden iletişime geçebilirler. 🥰🌹❤️
Seni unutmak ha! Aklımın karatahtasından Silerim de bütün boş anıları, Bütün kitaplarda yazılan, çizilenleri, Gençliğimden, öğrenciliğimden kalanları, Yalnız senin buyruğun kalır ...
Hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından Hangi el nakış nakış gergef dokur adından Susarsam, anlatır mı seni göklere tarih Bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih Gelmedin; koptu zincir; parçalandı anılar Sardı bütün ruhumu tükenmeyen ağrılar Kalbimin pembe köşkü harap oldu; gelmedin Bahçesinde açan gül turâb oldu; gelmedin Bil ki kıyamet kopsa, bu ateş sönmeyecek Heyhat!.. Şair mehtaba bir daha dönmeyecek
Bir eleştiri kitabı hakkında bir şeyler yazmak konu şiir ve şair olunca daha da zor oluyor. Hele de bu kitap “Dünyaya Saldıran Şair” olunca..
Bir tavsiye ile tanıştığım bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm Poemıca. Şair “Şiir Hakkında Söylenecek Sözlerin İlki” başlığı altında okurların çoğuyla aynı dili konuşmadığını baştan söylüyor. Ayrıca şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiğini ve bunu şiir hakkında cümleler kurmaya alışkın kişilerin bile fark edemeyeceğini ekliyor. Şiire meraklı olduğum için özellikle “şiir hakkında bir cümle kurmaya başlayınca şiirin o alanı terk ettiği” söylemini sevdim. Belki de şiir bir duygudur; özlem, nefret ya da aşk gibi. Onları tanımlamak için kullanılan hiçbir kelime onların gerçek karşılığı değildi, yani şiir gibi. Sanırım artık şiirin ne olduğu sorusuna, kendimce cevap verebilirim.
“Her kelime zihnimizden ona dair bir hareket başlatmasını bekler.” (s.29) Kitap tam da böyle bir etki bırakıyor, okudukça düşündüren ve altını çizeceğiniz bir çok cümle var. Bunun yanı sıra şairin öncüsü olduğu neo-epik şiir kavramı ile tanışıyoruz. Bu kavramı ve şairin şiir görüşünü daha iyi anlayabilmek için “Neo Epik Şiir” adlı kitabı okunacaklar listemde.
İkinci bölüm Lonca, bazı İkinci Yeni şairlerinden: İsmet Özel, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Sezai Karakoç ile başlıyor. Şairlerin şiirleri üzerinden eleştiri ve açıklamalarla devam ediyor. Şairlere ayrı başlıklar oluşturulmuş ama Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya ve Cahit Zarifoğlu’nun aynı temaya yazılmış üç şiiri bir başlık altında ayrıca incelenmiş. Ardından İlhan Berk, Behçet Necatigil, Süleyman Çobanoğlu, Murat Menteş, Hakan Şarkdemir ve Levent Sunal başlığı ile sona eriyor. Bu bölüm de ilk bölüm gibi okuması hoş ve zevkli. Yirmi sekiz yaşında olan bu kitapta Dylan Thomas, T.S. Eliot (şairin adı sıklıkla geçiyor), Percy Bysshe Shelley gibi birçok önemli isimlerden de bahsedilmiş, okura dünyaya açılan bir kapı aralanmış.
"Gelse de trenden ikimiz insek camları buğulu iki tas çorba bir kitap — çantana korkup tutunmuş kâğıdı samandan şiiri zorba
ve o hışırdayan uykudan geçsek sobanın ayrımsız adaletinden çok büyük bir yağmur işte başlamış kimse çıkmayacak bugün evinden
böyle susuyorum ben çok değiştim sense nasıl denir – hâlâ o kızsın dinle ağlayarak çıkrık sesini işte şu dünyada yapayalnızsın
her neyi dilesek burada olmaz en büyük erdemi bunun, susamak yalar yarasını içte bir geyik hepsi bu kadardır: adı yaşamak." Hudayinabit Süleyman Çobanoğlu
-Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim- diye düşündüm.; Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı. Bayağı uğraştım. Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti. Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum. Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım. Müziği de ayarladım. Geldiler. 20 yaşında ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz. Birden 20 yaşımı, 35 yaşımın karşısına oturttum. 40 yaşımın karşısına da, ben geçtim. yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu. Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi. Yatıştırayım dedim. -Sen karışma moruk- dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı. Evin de içine ettiler. Ben de kabahat. Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine… Can Yücel
Geldim… Sözle değil, yürekle. Sessizce ama kararlı, Bakışlarının derinliğinde durmaya geldim.
Geldim işte, Yılların öğrettiği gibi usulca, Kendimden emin, senden etkilenmiş halde…
Ve gözlerine bakarak diyeceğim sana: Geldim…
Geldim… Suskun geçen mevsimlerin ardından, Kalbimde sakladığım en net hisle geldim sana.
Geldim işte… Yorgun değil, umutla. Kırılmış değil, kabullenmiş bir kalple. Sadece senin gözlerinde dinlenmeye geldim.
Ve gözlerine bakarak, hiçbir kelimeye sığmayacak bir sessizlikle diyeceğim: Geldim...
Geldim... Usulca, rüzgârın tenine dokunduğu gibi… Sessizce, ama içimde binlerce sözcükle. Yolumun sonu senmiş gibi, Ve kalbim sana çoktan varmış gibi geldim.
Geldim işte… Yılların ağırlığını dışarıda bırakıp, Sadece sevgimi aldım yanıma. Bir bakışına sığınmak, Bir gülüşünde soluklanmak için geldim.
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden. bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri. dökülen inci seslerini belki de. yitikgillerden bir şey ele geçirilen ve hemen kaybolan. bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan. yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde. göksel bir şey sıyırıp geçen bizi. ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi...
Sahi nedir sevmek Kalp midir insana sev diyen? Yoksa yalnızlık mıdır körükleyen? Sahi nedir sevmek; Bir muma ateş olmak mı... Yoksa yanan ateşe dokunmak mı?
Çaresizlikle fırlatılmış bir alyansı aramak ıssız bir kumsalda... içine yerleşilebilecek bir duyguyu... boşa çıkmış Söz’ü... tam her şey bu dünyaya uydurulduğu anda... anlaşılmaz bir kadın gibi başını öteye çevirirdi yaşam........
bir güzellikten iyileştiremediler beni bir sedef adasında yitirdim onu. o benimdi o yüzden elyazısı yok. yıldızlar istemiyorum artık. nilüfer çiçeğinin su üzerindeki yapraklarından biri olmak istiyorum.
"Yarın farklıdır bugünden, Adı değişir hiç olmazsa, Kara bir suyu geçiyoruz şimdilerde, Basarak yosunlu taşlara. Sen bugünden yarına birazcık umut sakla." Metin Altıok
dün sabaha karşı, kendimle konuştum. ben hep kendime çıkan bir yokuştum. yokuşun başında bir düşman vardı, onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum... Özdemir Asaf
ve ne kadar da güzeldir ümitli insanların arasında gülümsemek üstelik bir yaz günü denizin kenarında dünyayi değiştirecek bir çocuk gibi hissetmek belki de diyorum kendi kendime bugün yapılacak en güzel şeydir gücümün yettiği kadar koşabilmek düşün ki bu günler bir daha gelmeyecek yaşamak gerek yaşamak gerek.
Birileri yok etti nerede şimdi o sihir? Bakımsız günlerdi. Ben çok hercai yaşadım kim bu dediler. Bütün bunlara ne gerek vardı aslında? Doğru sözcüğü bulup bulmadığımıza kim aldırıyor?