Yazarlık yolculuğuna ilk adımını atan Ela Nur Tunga’nın kaleme aldığı “Her Satırda Biraz Sen”, daha ilk sayfalarından itibaren samimi bir kalbin sesini okuyucuya ulaştıran, içten ve duygusal bir eser olarak dikkat çekiyor. Genç bir kalemin cesaretle attığı bu adım, yalnızca bir kitabın yayımlanması değil; aynı zamanda duyguların, farkındalıkların ve insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu bağın görünür hâle gelmesi anlamına geliyor.
Kitabın kapağında yer alan “Kalbini susturma çünkü orada şiir var…” ifadesi, eserin ruhunu özetleyen güçlü bir çağrı niteliğindedir. Bu çağrı, insanın kendi iç sesini bastırmak yerine onu dinlemesi gerektiğini hatırlatırken; hayatın koşturmacası içinde çoğu zaman görmezden gelinen duygulara da yeniden kapı aralamaktadır.
Eserde dile getirilen, “Bir iz bırakmak istedim…” sözleri ise aslında her yazarın içindeki temel arayışı yansıtıyor. Kısacık bir yolculuk olan hayatın içinde bir anlam, bir hatıra, bir duygu izi bırakabilmek her insanın arzu ettiği bir duygudur. Yazarın “Bazı anlar geçmez, sadece sessizleşir.” ifadesi, insanın ruhunda biriken o derin ve çoğu zaman dile getirilemeyen anların şiirle nasıl yeniden hayat bulabileceğini gösteriyor.
Kitapta yer alan dizeler, genç bir kalemin duygularını saklamadan ifade etme cesaretini taşıyor.
Sükût büyüdü içimde Her nefes bir fısıltıya dönüştü. Kalemin bittiği yerde Duygularım yolunu şaşırdı. Bir adım daha atsam, Ya sana varacaktım Ya kendime…
Bu satırlar, yalnızca bir şiir değil; insanın kendi iç yolculuğunun da bir yansıması gibi okunuyor. Okuyucuya bazen bir hatırayı, bazen bir duyguyu, bazen de kendi iç sesini hatırlatan bir ayna sunuyor.
İlk kitabıyla yazarlık dünyasına adım atan Ela Nur Tunga’yı bu anlamlı ve cesur başlangıcından dolayı gönülden tebrik ediyor, kaleminin her yeni eserle daha da güçlenmesini diliyorum. Çünkü edebiyat, çoğu zaman tam da böyle başlar. Bir kalbin sessizliğini kelimelere emanet etmesiyle…
Nice satırlara, nice okurlara ve nice iz bırakan eserlere… ✨📚✍️
Bazı insanlar vardır, karnı tokken bile açtır. Çünkü asıl açlık midesinde değil, kalbindedir. Sevilmek ister insan, bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen sadece birinin yanında susarak. Hepimiz biraz sevilmekle iyileşiriz aslında. Bir omza yaslanmakla, adımızın özlemle anılmasıyla, varlığımızın bir başkasının dünyasında yer etmesiyle.
Sevgi bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Tıpkı su gibi, ekmek gibi, hava gibi. Ama çoğu zaman buna en çok ihtiyaç duyanların sesi en az duyulan ses olur. Sevgiye muhtaç insanlar sessizdir. Çünkü ne kadar haykırsalar da karşılık bulamamaktan korkarlar. Kendi içlerine kapanırlar. Bir tebessümün, bir "Nasılsın?"ın hasretiyle yanıp dururlar.
Sevmekse cesaret ister. Yüreğini açmayı, incinmeyi göze almayı… Çünkü sevgi kırılgan bir çiçektir. İlgiyle, sabırla, emekle büyür. Ama ne yazık ki, bu çağda en çok sevgi ihmal edilir. Koştururken birbirimizin yanından geçer, göz göze gelmeden yürür gideriz. Birine zaman ayırmak, kalbini anlamaya çalışmak artık neredeyse unutulmuş bir dil gibidir.
Oysa en derin özlemlerimizden biri, başka birinin size "Sen varsın ve bu yeter," demesi değil mi? Gözlerimizin içine bakarak "İyi ki varsın," diyebilen birine rastlamak... Ve biz de onu öylece, karşılıksız, pazarlıksız, olduğu gibi sevebilmek...
Sevilmeye duyulan açlık, belki de bu yüzden bu kadar derin. Çünkü içimizde bir yer, hâlâ çocuk gibidir. Kucağa alınmak, başı okşanmak, önemsenmek istiyor. Ve bunu dile getirmekten utanıyoruz çoğu zaman. Çünkü yetişkinliğin bize öğrettiği en büyük yalanlardan biri, "Güçlü olmak, duygusuz olmaktır." sözüdür.
Ama biliyoruz ki, gerçek güç, kalbini açık tutabilmektir. Sevmekten vazgeçmemek, defalarca kırılmış olsa bile hâlâ umut etmek...
Ve belki de bir gün, sevilmeyi hak ettiğine inanmaktan vazgeçmiş kalpler, bir başka kalpte kendine bir yer bulur. Belki bir gün, “Benim için buradasın, bunun farkındayım,” diyen biri çıkar karşımıza. O zaman içimizde yıllarca kilitli kalmış o kırılgan çocuk, nihayet sarılır yaşama.
Çünkü bazen bir mesajdır iyileşmek, bazen bir beklenmedik kucaklaşma, bazen bir suskunlukta anlaşıldığını bilmek... Birinin gözlerine bakıp, "Senin için buradayım," diyebilmektir sevgi. Ve o anda, dünya tüm karmaşasıyla bir kenara çekilir, sadece iki kalp kalır geriye; birbirine dokunan, birbirine iyi gelen...
Bu yüzden belki de en büyük devrim sevgiyle başlar. Birine, "Seni duyuyorum, seni hissediyorum," diyebilmekle. Çünkü bazen bir tek sevgi yeter; bir hayatı kurtarmaya, bir yüreği onarmaya, bir insanı yeniden hayata döndürmeye...
Ve belki bir gün, sevgisizliğe alışmış bu dünya, yeniden hatırlar o en eski gerçeği. Sevmek, en insanca ihtiyacımızdır. Ve sevilmek, herkesin hakkıdır.
Ama hâlâ bekleyen kalpler var bu dünyada. Bir kapının çalmasını, bir mesajın gelmesini, birinin adını seslenmesini bekleyen… “Ben buradayım, seni unutmuyorum,” diyen bir ses arayan... Bazen o ses bir cümleye sığar.
“Neredesin, didarını sevdiğim yâr?”
Çünkü bazen sevmek, sadece özlemek değildir. Bazen sevmek, birini yokluğunda da var kabul etmektir. Adını anmak, kalbinde yer açmak, sessizce içinden çağırmaktır. Ve umut etmek… Belki bir gün o da seni duyar diye.
Sevgi budur işte. Bir kalbin açlığını bir başka kalple doyurabilmektir. Sözle, bakışla, varlıkla. Yalnız olmadığını hissettirmekle.
Ve belki de bu yüzden, her insan, bir başka insanın duasıdır. Bir başka insanın bekleyişi, bir başka kalbin açlığıdır…
Ali Haydar KOYUN Yazar/Aktivist
Not: Bir Kalbin Açlığı başlıklı yazım aynı zamanda Ça(ya)lakalem Edebiyat Dergisinin ikinci sayısında yer almıştır.
Kaleminizin güzelliğini ve gücünü her daim takdir ediyor, yazdığınız her satırı büyük bir zevkle okuyorum Ebru Hanım. Sizi yürekten kutluyor ve başarılar diliyorum. Kaleminizin güzelliği ve yolu daim olsun.