Hepimiz Einstein gibi bir dâhi ya da Michael Jordan gibi muhteşem bir sporcu değiliz, ama “fazlalıkları yontmak” hepimize, doğuştan gelen yeteneklerimize bağlı kalarak bir şekilde mükemmel olma olanağı tanıyacaktır.
Hayatla ilgili kaygılarınızın çok arttığı dönemlerde kendinize “En kötüsü ne olabilir?” diye sorun, en kötüsünü kabullenip başa çıkma yolları üretin. Endişe ile sağlığınızdan olacağınıza doğrudan çözüm yolu bulmaya odaklanın.
Üçüncü şahıs bir karakterin bir kadına yanık oluşu... Bir tutam da Sadri Alışık ile benzer yanlarından serpiştirilmiş acı bir melankoli ile tanıştırıyor, İlhami Algör. Hep Sadri'ye gıcık oluşu bundan. Aynı zamanda Sadri ile tek paydada buluşmaları ve oluşan o duygudaşlık, hisdaşlık durumu kendi içinde evrenselleşiyor. Kitap ile birlikte... Okuyucu ile birlikte... Müzeyyen tutkudan ne anlar? Üçüncü şahıs etrafında dönmüyor ki dünya, işleri rast gitsin. Sadri Alışık kaderi gibi... Kederi gibi... Hep Orhan ve Müslüm baba kıvamında bir hayattır onlara sunulan. Beğenmezsen yaşama (!) yok. Karşılıksız bir sevme biçiminin zehir zembereğe dönüşmüş yansımaları post-modern çizimler. Hoşça okuyun..
Söyle artık başımıza bu işleri açan yine erkekler değil miydi? Dönelim Van' da bir kadına, dönelim Mardin' de, dönelim İzmir' de Dönelim Birhan bak geç oluyor hava kararıyor evimize dönelim Bize bunları söyleten neydi, gülerken ağız kapatmayı, ağlarken saklanmayı Her lafa karışmamayı, yazmamayı Birhan, çizmemeyi bize dayatan kimlerdi Giydiğimiz etek boyuna, doğuracağımız çocuğa karar verenler kim Kadınlar ilk sevişmesinde neden babasının yüzünü gördü Küçücük kızlar dedesi yaşındaki adamlarla neden Neden genelevler var neden hep bir kadın otobanda Ütü reklamında bir kadın çıplak Otomobil fuarında bir kadın öyle arabalar üstünde, neden Doğum günlerimizde bize mutfak robotu hediye edenler kimlerdi Şakağımıza silahı dayayanlar kimler, kimlerdi Birhan?
"Hele her istediğini yapabileceği bir adama karşılık pek şürretli görünen bazı kimseler, karşılarında öyle her istediklerini yapamayacakları bir adam gördükleri zaman ne kadar alçak gönüllü olurlar."
Sınırlarınızı çizebilmek için temelde kendinize sevgi ve saygı duymanız gerekir. Siz kendinize saygı ve sevgi duymuyorsanız diğerlerinin duymasını bekleyemezsiniz.
Vazgeçmenin eşiğine geldiysen, bu kitabı okuduktan sonra bir daha düşün…
Hayatın neler getireceğini kimse bilemiyor. Her şeyi yoluna koyduktan sonra bir anda hayatımız tersine dönebiliyor, ummadığımız sorunlarla karşılaşabiliyoruz. Her şey yolunda ya da planladığımız şekilde giderken hayatı yaşamak kolay. Asıl başarı hayatımızın akışından çıktıktan sonra verdiğimiz tepkiler ve aldığımız kararlar… Durgun suda herkes kaptan, mühim olan dalgalı denizde gemiyi kıyıya sağ salim yanaştırabilmek… İşte gemisini sağ salim kıyıya yanaştıran Sayın Profesör Doktor Ozan Bahar’ın hikayesi… Sanma ki dert sadece sende var… Senin derdini nimet sayanlar da var…
"Bakanlar bana gövdemi görürler, ben başka yerdeyim! gömenler beni, gövdemi gömerler. Ben başka yerdeyim Aç cübbeni cüneyd ne görüyorsun? görünmeyeni! Cüneyd nerede? Cüneyd'e ne oldu sana bana olan ona da oldu. Kendi cübbesi altında cüneyd yok oldu..!"
Roman, küçük bir sahil kasabasında yaşayan balıkçı Mustafa ile eşi Mesude’nin hikayesiyle başlıyor. Çocuklarını kaybetmenin büyük acısını yaşayan çiftin hayatı, bir gün denizde buldukları göçmen bir bebekle değişiyor. Bu noktadan sonra roman, sadece onların değil, milyonlarca mültecinin yaşadığı trajediyi de gözler önüne seriyor.
Livaneli bu romanda sadece bir ailenin değil, tüm dünyanın vicdanıyla yüzleşmesini sağlıyor. Özellikle Ege kıyılarında yaşanan mülteci trajedilerini sade bir anlatımla, romantikleştirmeden ve ajitasyona kaçmadan aktarıyor. Doğanın gücü, insanların acımasızlığı ve iyiliğin sessiz ama kararlı hali, sayfalar arasında yankılanıyor.
İnsana hem hüznü hem de umudu aynı anda yaşatan bir roman. Eğer bir gün sadece edebiyat değil, insanlık üzerine düşünmek isterseniz, Balıkçı ve Oğlu tam da o gün için doğru bir kitap.
Nazım Hikmet de Atatürk'e mektup yazmıştı. Bakın ne demişti: Cumhurreisi Atatürk'ün Yüksek Katına, Türk ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla "on beş yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını "isyana teşvik etmekle" suçlanıyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri, isyana teşvik etmedim. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri, isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. Askeri, isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mürteci, satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri, isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana teşvik" damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum.
Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı. Atatürk ağır hastaydı.