Martin Eden, kapıdan içeri girdiği o ferah girişin aslında onu nereye götüreceğini bilseydi yine de o kapıdan içeri girer miydi?
Gerçekte aşk insanı ne kadar değiştirebilir bilemiyorum ama Martin Eden'i tepeden tırnağa değiştiriyor. Üstelik bunu emek vererek, dürüstçe gerçekleştirmesi karakterin en sevdiğim yanı oldu. Kitaplara meraklı, öğrenmeye aç bu genç adam kendini aşık olduğu kadının yanına yakışır bir hale getirmek için çok çalışıyor. Zamanla ait olduğu 'alt sınıftan' daha farklı düşünmeye başlayan Martin, hayatını devam ettirebilmek için yazar olmaya karar veriyor. Bu süreçte okuyor, yazıyor ve asla vazgeçmiyor. Nihayetinde gelişen bir çok olaydan sonra toplumdan kabul gören Martin sevdiği kadına şöyle sorar: "Neden daha önce göze almadın?" diye sordu sertçe. "İşim gücüm yokken... Açlıktan ölürken... Şimdi kimsem o zaman da aynı adamdım, insan olarak, sanatçı olarak aynı Martin Eden' dım; o zaman neden yapmadın? Kafamı duvarlara vura vura kendime sorduğum soru buydu." (s.457) Yazar Jack London ile Martin Eden'ın hayatları arasında benzerlik olduğu belirtilen kitapta bir aşk hikayesi ve toplumsal sınıf farkının yan ısıra, felsefe, politika ve varlık konuları da çok güzel işlenmiş.
Bence Martin yine o kapıdan seve seve girerdi. Keyifli okumalar.
Almenya'ya İletiler Yazarın dili oldukça metaforik. İç hesaplaşmasını ve yaşadığı psikolojik dramı en çıplak haliyle kâğıda dökmüş; bunu yaparken de son derece cesur davrandığını söylemeliyim.
Eserin bir kadına hitaben yazılmış olması, onu türünün diğer örneklerinden ayıran en belirgin fark. Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’ındaki o baskın melankolik ruh halinin aksine; burada yer yer melankoli sezilse de yazarın daha çok umudun ellerine sıkıca sarıldığını görüyorsunuz.
Betimlemelerindeki ince ayrıntılar, okuru adeta ip üstünde yürüten hassas bir dengeye sahip. Yazarın başka bir kitabı çıksa hiç düşünmeden alır okurum. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Ah Matmazel Noraliya ve kararsız Ferit. Yoksa Ferid mi demeliydim. Baştan söyleyeyim çok uzun bir inceleme yazmayı düşünmüyorum. Umarım bunu başarabilirim. Kitabın ana karakteri Ferit, yaşadığı şehir İstanbul. Daha ilk sayfada beni öyle bir kaosun içine sürükledi ki; kim kimdi, şimdi kime bunu söyledi, bu adamın psikolojik sorunları mı var, burası nasıl bir yer, sende nerden çıktın be adam gibi, elli tane soru sorarken buldum kendimi. Sorunun kendimde olduğunu düşündüm. Sesli kitap uygulamasından dinlemeye karar verdim. Bu fikir biraz olsun işe yaradı gibi. Belli bir sayfaya kadar sürükledi beni. Peyami Safa'nın daha önce "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" kitabını okumuştum. Dili zengin ama sadeydi o kitabında. Fakat bu, aman Allah'ım!... Beni nasıl bu kadar çok yordu. Kitap iki bölüme ayrılmış. İlk bölüm; kararsız bir karakterin yapmak isteyip de yapamadıkları, hayal dünyası ve halüsinasyon gibi pek de izahı olmayan iç hesaplaşmarıyla geçiyor. Yazar karakterleri tanıtıyor bu süreçte. Psikolojik, felsefik ve sosyolojik her açıdan ele alınmış, her biri farklı hikâyeye sahipler. İkinci bölümde ise; kitaba asıl ismini veren Noraliya ile tanıştırıyor bizi. Bu tanışma ile geçen zamanı oldukça uzun tuttuğunu düşünüyorum. Olaylar, mekanlar, hesaplaşmalar bana Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" kitabını anımsatıyor. Hatta Raskolnikov'dan esinlendiğini bile düşündüm. Değişik bir tarz çalışması denemek istemiş olabilir bu eserinde. Keşke hayatta olabilseydi de bunu sorma şansım olsaydı Peyami Safa'nın kendisine. Buraya kadar pek olumlu bir inceleme yazmamış gibi olabilirim fakat gerçek şu ki; kitap tüm bu düşüncelerime rağmen bir sanat eseri niteliğinde. O tasvirler, edebiyatın zenginliği, yarım sayfalık uzun uzadıya noktanız ve hayran bırakan cümleler, heyecanlandıran olaylar, kişilik analizine varıncaya kadar okuyucuyu düşündüren karakterlerin ilginçliği ve psikolojik durumlarını anlatış tarzı beni çok etkiledi. Bu Türk Edebiyatı'nın güzelliği değil de, ne peki?
Yazarın ruhuna rahmet, kitaba başlayacak olanlara da şimdiden kolaylık ve selâmet dilerim. Dip not: Bana kalırsa, İstanbul'da yaşayan her kim olursa olsun biraz şairdir biraz yazar.
“Sevdalı Buluşma”yı okurken, Kemal Özer’in sözcüklerle kurduğu o sakin ama yoğun dünyaya adım attığımı hissettim. Şiirler, abartıya kaçmadan ama duygu yüklü bir biçimde ilerliyor; ben de her sayfada kendi iç sesimle yeniden karşılaştım. Aşkın hem yaralayan hem de iyileştiren tarafını, yalın bir anlatım içinde adeta içime doğru çöken bir sıcaklıkla deneyimledim. Kitabı bitirdiğimde, kısa ama kalıcı bir sarsıntının içimde yer ettiğini fark ettim.
“Günübirlik Hayatlar”ı okurken kendimi her öykünün eşiğinde dururken buldum; sanki Yalom beni sessizce kolumdan tutup insan ruhunun çatlaklarına götürüyordu. Her hikâyede, bir danışanın iç dünyasındaki karmaşıklığın yanı sıra kendi iç sesimi de duydum. Yalom’un yalın ancak sezgisel dili, psikoterapiyi soyut bir disiplin olmaktan çıkarıp gündelik yaşamın içine yerleştiriyor. Kitabı kapattığımda bir dizi tanıdık yüzle vedalaşmış gibi hissettim: kısa süreli ama iz bırakan karşılaşmalar. Bu geçicilik duygusu, kitabın bende bıraktığı en güçlü etki oldu.
En Güzel Politik Fıkralar”ı okurken, kitabın beni en çok cezbeden yönü hafızamızdaki politik dönemeçleri mizahın süzgecinden geçirerek yeniden yaşamamı sağlaması oldu. Fıkralar kısa, yalın ve zaman zaman keskin; ancak her biri, dönemin siyasal atmosferini anlamak için beklenmedik bir mercek sunuyor. Okudukça hem güldüm hem de kimi yerlerde düşündüm. Kitap, politik mizahın toplumsal hafızayı nasıl diri tuttuğunu hissettiren, hızlı tüketilen ama akılda kalan bir derleme gibi geldi bana.
Toprak Ana’yı okurken kendimi hem savaşın yıkıcılığına hem de toprağın insanı ayakta tutan gücüne tanıklık ederken buldum. Aytmatov’un sade ama derin üslubu, Tolgonay’ın iç sesiyle birleşince metin benim için bir ağıt ile direncin aynı anda var olduğu bir anlatıya dönüştü. En çok etkilendiğim nokta, kayıpların ağırlığı altında ezilse bile insanın toprakla kurduğu bağ sayesinde hayata tutunabilmesiydi. Kitabı bitirdiğimde savaşın yalnızca cephede değil, insanın vicdanında da sürdüğünü düşündüm; Aytmatov bunu çarpıcı bir içtenlikle hissettirdi. Keyifle okuyun.
Turgenyev’in Babalar ve Oğullarını okurken kendimi iki çağ arasında sıkışmış karakterlerin iç çatışmalarına tanıklık ederken buldum. Bazarov’un radikal tavrı ilk başta bana itici gelse de, ilerledikçe onun da kırılgan bir yan taşıdığını fark ettim. Gelenek ile yenilik arasındaki gerilimin yalnızca karakterlere değil, benim kendi düşünüşüme de temas ettiğini hissettim. Roman, sakin bir Rus taşrası atmosferi içinde görünse de, aslında düşünsel bir meydan okuma sunuyor. Bitirdiğimde, değişimin kaçınılmazlığı ve kuşaklar arasındaki görünmez uçurum üzerinde yeniden düşündüm; Turgenyev’in hâlâ güncel kalan bu çatışmayı ne kadar incelikle işlediğine bir kez daha hayran kaldım. Keyifli okumalar.
Atalar Cengi, Türk mitolojisini ve Orta Asya kültürünü merkeze alan, destansı bir anlatı sunuyor. Çağlayan Yılmaz, romanda kadim inançları, sözlü kültür öğelerini ve savaşçı toplulukların yaşam pratiklerini gün yüzüne çıkarıyor. Metin, ritüelleri, doğaüstü unsurları ve kahramanlık temasını iç içe geçirerek okuyucuyu kadim bir zamanın atmosferine taşıyor. Yazar, hem tarihsel duyarlılığı hem de mitik dili koruyarak sürükleyici bir anlatım kuruyor. Roman, geleneksel Türk kültürüne ilgi duyan okurlar için bütünlüklü ve akıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Keyifli okumalar.
Bahadır Yenişehirlioğlu’nun Aşk Çölü, aşk, inanç ve insanın içsel arayışlarını merkezine alan duygusal bir roman. Yazar, karakterlerin ruh hâlini betimlemekte oldukça başarılı; özellikle çöl metaforu üzerinden yapılan yalnızlık, sabır ve teslimiyet vurguları kitabın ana taşıyıcı unsuru. Hikâye zaman zaman ağır ilerlese de duygu yoğunluğu güçlüdür. Dil akıcı, mesajları net ve tematik olarak Yenişehirlioğlu’nun önceki eserleriyle uyumlu bir çizgi sunuyor. Aşk Çölü, içsel dönüşüm ve manevi derinlik arayan okurlar için kısa sürede okunabilecek, duygu yüklü ve sade bir roman niteliğindedir.
Bu eser, Fatih Sultan Mehmet dönemindeki istihbarat faaliyetlerini tarihsel verilerle kurgusal unsurları harmanlayarak anlatan akıcı bir çalışma niteliği taşıyor. Yazar, dönemin siyasi dengelerini, devletler arası rekabeti ve Osmanlı’nın istihbarat mekanizmasını sade fakat etkili bir dille sunuyor. Kitap, tarih meraklıları için bilgilendirici; hikâyeleştirilmiş anlatımıyla genel okur için de sürükleyici bir okuma deneyimi sağlıyor. Özellikle Osmanlı istihbarat yapısının arka planını merak edenler için güçlü bir başvuru niteliği yaratıyor. Keyifle okuyun.
“Cengiz Han’a Küsen Bulut”, mitolojik anlatım ile tarihsel gerçeğin sınırlarında gezinen, güçlü bir sembolik dil kullanan kısa fakat yoğun bir eser. Kitap, Cengiz Han figürünü yalnızca bir hükümdar olarak değil, doğa ile insan arasındaki gerilimlerin merkezinde yer alan bir arketip olarak ele alıyor. Bulutun küskünlüğü, hem iktidarın hem de insanın sınır tanımazlığının şiirsel bir metaforu hâline geliyor. Yazar, sade fakat etkili bir anlatımla okuyucuyu hem düşünsel hem duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. Hikâyenin ritmi akıcı, imgeleri ise kalıcı. Kısa hacmine rağmen çok katmanlı bir okuma sunması eserin en dikkat çekici yönü.