Peyami Safa’nın daha önce yarıda bırakmak zorunda kaldığım bir kitabı vardı. Çünkü gerçekten diline alışmak zordu; oldukça ağır bir dil kullanıyordu. Zaten kendisinin dilinin ağır olduğunu bildiğim için kitaplarını pek tercih etmezdim. Ama Dokuzuncu Hariciye Koğuşu beni gerçekten çok etkiledi. Okurken sürekli “acaba bir sonraki sayfada ne olacak?” diye merak ettim. Üstelik dili hiç de düşündüğüm gibi ağır değildi. hatta bazen keşke bu kadar az sayfa olmasaydı da hikayenin devamı olsaydı dediğim zamanlar çok oldu.
Kitapta, ayağı yedi yıldır alçıda olan ve durumu oldukça kötü olan bir hastanın gözünden hayata bakıyoruz. Aslında o, “belki ayağım iyileşir” umuduyla hayata tutunmaya çalışıyor. Gittiği her doktor bacağının kesilmesi gerektiğini söylese de o bunu kabullenmiyor. Her gün pansuman yaptırmak zorunda kalışıyla birlikte, onun yaşamını ve iç dünyasını adeta kendi gözlerinden görüyoruz.
Düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa, sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda ve daha eskimemiş tüfeklerle ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp, bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda, bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın; ömrünü yetim bir bebek gibi bırakmanın bulvarlara, bozgunlara ve yanlış yalan aşklara…
Kalbin mal,evlâd,mevkı,medh olunmak gibi çeşidli arzûları ve bağlantıları ve sevdikleri görülür ise de bu sevgilileri hakîkatde hep bir sevgilisi içindir. O biricik sevgilisi de, kendi nefsidir.
Bu kitap beni ilk sayfadan içine çekti. Hem heyecanlandıran hem ters köşe yapan hem de yer yer gerçekten ürperten bir hikâyeydi. Tam “olayları çözdüm” dediğim anda şaşırttı. Sadece korku değil, aynı zamanda derinden üzen ve psikolojik olarak etkileyen bir kitaptı. Atmosferi o kadar güçlü ki, insanı sarmaşık gibi sarıyor ve bırakmıyor. Gerilim ve duygu yoğunluğu sevenlere kesinlikle tavsiye ederim. 📚✨
Söyle artık başımıza bu işleri açan yine erkekler değil miydi? Dönelim Van' da bir kadına, dönelim Mardin' de, dönelim İzmir' de Dönelim Birhan bak geç oluyor hava kararıyor evimize dönelim Bize bunları söyleten neydi, gülerken ağız kapatmayı, ağlarken saklanmayı Her lafa karışmamayı, yazmamayı Birhan, çizmemeyi bize dayatan kimlerdi Giydiğimiz etek boyuna, doğuracağımız çocuğa karar verenler kim Kadınlar ilk sevişmesinde neden babasının yüzünü gördü Küçücük kızlar dedesi yaşındaki adamlarla neden Neden genelevler var neden hep bir kadın otobanda Ütü reklamında bir kadın çıplak Otomobil fuarında bir kadın öyle arabalar üstünde, neden Doğum günlerimizde bize mutfak robotu hediye edenler kimlerdi Şakağımıza silahı dayayanlar kimler, kimlerdi Birhan?
Jack London'ın kendi hayatından alıntılar yaparak alkolün etkisinin nasıl yavaş yavaş sirayet ettiğini gösteren bir kitap. Beş yaşında içkiyle tanışmasından itibaren hayatının sonuna kadar alkolün hep elinin altında olduğundan şikayet ettiği ve nedenlerini de yine kendi hayatıyla açıkladığı bir eser ortaya koymuş.
Telefon kullanmayan insan pek kalmamıştır günümüzde. Düşünün ki bir gün arama yaptığınızda ancak uzaylı kaynaklı olabilecek frekanslar sayesinde zombiye dönüşüyorsunuz.
Ana karakterlerimiz Clay, Tom, Jordan gibi bir grup insan ise o gün telefon kullanmayacak kadar şanslılar. Bu sayede zombileşmekten kurtuluyorlar. Bir araya geldikleri insanlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Işin ilginç yanı ise frekans zombileri sıradan yaratıklar değil. Telepatik yetenekleri var ve insanların akıllarını yönetebiliyorlar. Olayların tanıtılmasından, çözümlenmesine kadar en ince teferruatlar bile akıllıca yazılmış. Aksiyon, gizem, fantastik ve gerilim türlerinin daha iyi harmanlandığı bir kitap ve bunu becerebilen daha yetenekli bir yazar bulamayabilirsiniz. Olumsuz yorumlar da gözüme çarpmıştı ama onları dikkate almamanızı öneririm.
İyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi; Kabil'in bakış açısından bildiğimiz kıssaların içinde Saramago'nun kurgu bineğiyle zaman sıçramalarıyla tanıyoruz. Adem ile Havva'nın oğlu, Habil'in eti tırnağı ama onu öldürüp içinde yaşatanı, Lilith'in şehvetinin kölesi, İbrahim'in oğlunun koruyucu meleği, Sodome ve Gomore'deki masum kadın ve çocukların yüreği, Lut'un hikayesinin tanığı, Eyüb'ün habercisi, Nuh'un insan soyunu devam ettirme mücadelesindeki girişimini bertaraf edeni olarak tanıyoruz Kabil'i. "Gezgin ve sürgün" mahkumiyetinin yolculuğunda Kabil, yazgısındaki onu yaşamaya mecbur eden anlamı ararken bir düelloda buluyor kendini. Vicdan, dürüstlük, mantık sahip olduğu en güzel değerler iken kardeş katili olmayı içinden atamayışını kadim şahsiyetler üzerinden şahit oldukları ile korkusuz bir yüzleşmeyle bırakıyor yeryüzünün sessizliğine... Kabil'in soruları, her seferinde ona hatalarını hatırlattığı muhatabı, tüm bunlar okuru tersköşe yapıyor. Sert bir kitap olduğu söylenebilir bu yüzden tavsiyem okurken hassasiyetlerinizi paranteze almanızdır. Zira sıra dışı bir kitap. Nicelik olarak hacimli olmasa da miras bıraktığı sorular, beyninizde hatırı sayılır bir hacimde şişiyor. Eğlenceli ve bol virgüllü bir anlatıma da sahip.
Ortadoğu’nun Dicle ve Fırat uygarlığı olarak bilinen bir nehir vadisi uygarlığı, Mısır’dan eski olsa bile İbrani Tevrat’ında burası “Aram Naharayim” başka bir deyişle “İki nehrin arası” olarak adlandırılır.