Sosyalist gerçekçi edebiyatın öncü isimlerinden Maksim Gorki’nin başyapıtı Ana, yayımlandığı 1906 yılından başlayarak büyük bir üne ulaşmış ve hızla başka dillere çevrilmiş, bugün dünya edebiyatı klasikleri arasında sayılan seçkin bir yapıttır. 1902 1 Mayıs’ında tutuklanan gençlerin yargılanma sürecinden hareketle yazılan roman, 1905 Rus Devrimi’ne adanmış, 1917 Sovyet Devrimi’nin de habercisi olmuştur. Romanda, Pavel adlı gencin devrimci işçilerle tanışmasından sonra yaşadıklarından çok, annesi Pelageya’nın geçirdiği değişim vurgulanmaktadır. Çarına ve dinine bağlı, geleneksel, korumacı bir anne tipinden, sosyalizme inanan ve oğluyla birlikte mücadele eden savaşçı bir ana yaratılır romanda. Toplumdaki değişimin bireylerden başladığının, devrimin bir gençlik düşü değil, yürek işi olduğunun ifadesidir bu ve Pelageya’yı ölümsüz bir kahraman yapacaktır. Maksim Gorki’nin, çarlık Rusya’sındaki işçi ve köylüleri; tüm zorluk ve iradesiyle devrimci mücadeleyi; ispiyoncusu, namuslusu, öğrencisi, burjuvası, yoksulu, aydını, cahili ile Rus toplumunu; gerçekçi bir bakış ve üstün bir ruhla kaleme aldığı bu eser, her şeyden önce inancın ve umudun romanıdır. Dayatılan hayattan, feda edilen hayata geçişin anıtsal romanıdır. “İnsan, onurlu bir kelimedir,” diyen Maksim Gorki, Ana romanında işte bunun tasvirini yapmaktadır. Yordam Edebiyat, bu büyük eseri, yazar Zaven Biberyan’ın duru Türkçesiyle sunmaktan gurur duyuyor.
Çalışmak, yoksulluktan, açlıktan ve hastalıktan başka bir şey kazandırmıyor insanlara. Her şey aleyhimizde. Tüm ömrümüzü sabahın köründen gece yarılarına dek çalışıp didinerek tüketiyoruz, çirkefin ve aldatmacanın içinde sürünüyoruz, kahroluyoruz, öte yanda ise başkaları çektiğimiz çileler sayesinde çatlayıncaya dek yiyor, içiyor, eğleniyor. Ve bizleri köpekler gibi tasmalı, zincirli tutuyorlar, cehalet içinde bırakıyorlar, korku içinde yaşatıyorlar…
Canım benim, yaşamda bütün insanlar için yeterli ışık bulunduğunu, bir gün o ışığı herkesin göreceğini, onu bütün şenlikleriyle kucaklayacaklarını bilmek ne güzel bir şey!
Bizim çabamız, yalancılığınızın, kininizin, açgözlülüğünüzün yaratmış olduğu ve halkı korkutmak için kullandığınız umacılardan kurtaracaktır dünyayı. Siz insanı yaşamdan söküp aldınız, ezdiniz, toz ettiniz; sosyalizm sizin yakıp yıktığınız dünyayı koskocaman, görkemli bir bütün halinde birleştirir. Ve birleştirecektir de!
Ve gerçekten de efendilerimiz olan sizler, topunuz bizden daha fazla kölesiniz. Sizin kafalarınız tutsaktır, bizim ise bedenlerimiz. Sizi manen öldüren önyargıların ve alışkanlıkların boyunduruğundan kendinizi kurtaramazsınız. Oysa bizim içten özgür olmamıza kimse engel olamaz.
Aile hayatı devrimcinin enerjisini eksiltir, daima eksiltir. Çoluk çocuğa karışırsın, geçim sıkıntısı olur, ekmeğini kazanmak için çok çalışmak zorunda kalırsın... Oysa bir devrimci sürekli olarak gücünü her yönde geliştirmelidir. Bu da zaman ister. Biz hep önden gitmeliyiz, çünkü biz, tarihin zorlamasıyla, eski dünyanın yerine yeni bir hayat kuracak olan kimseleriz.
İnsanın istekleri sınırsızdır, gücü tükenmez. Gelgelelim manevi yönden dünya daha yavaş zenginleşiyor, çünkü her insan, bağımsız hale gelebilmek için, bilgi değil, para biriktirmek zorunda.
Şunu da artık biliyordu ki, halk yoksulluk içindeyken, paha biçilemeyecek zenginliklerin yanında yarı aç yarı tok ömür tüketirken, yeryüzünde her şey vardı, her şey boldu. Şehirlerde, Tanrı’nın işine hiç yaramayan altın ve gümüşle tapınaklar dolup taşarken, kilise avlularında sefiller titreye titreye boşuna bekleşirlerdi bir sadaka koparmak için. Eskiden de görmüşlüğü vardı bu manzarayı, zengin kiliselerde altın süslemeli cüppe giymiş papazlarla, kulübelerde paçavralara bürünen fakir fukara arasındaki çelişkiyi.