Kırk iki köprüden geçtim bugüne dek, ne altında bir ince su, ne üstünde gökkuşağı. Soluğum yalnızlık, gövdem küf kokuyordu. Sonra esirgediklerine bir özür, bir bağış gibi dünya seni kattı ömrüme. Yalnız gözleri değil, hücreleri görmeye başlayan bir körün sevinciydi yaşadığım. …ağzın bulutların ülkesiydi. Gövdene bakıp bakıp ‘iyilik bu’ diyordum. Yitiklerimin de kazançlarımın da adı oldun bir gülüşlük vakitte.
Muhammed b. Ka’bü’l-Kuradi’ye “Müminin hangi huyları onu alçaltır?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “Çok konuşmak, sırrı açıklamak ve herkesin söylediğini kabul etmek.”
Kitapta Peygamberimize yoldaş olan, onun ahlakıyla yoğrulan 33 sahabenin her biri, kendine has farklı özellikleri ile ele alınıyor.
Posta Kutusundaki Mızıka ile tanıdığım Ali Ural, yine aynı enfes üslubuyla kalemini döktürmüş. Okuyanlar bilir ki sahabe hayatı okumak ve bunları akılda tutabilmek hiç kolay değildir. Ali Ural bunu kitapta o kadar güzel başarmış ki otuz üç sahabenin hayatından kesitler sunarken sizi asla sıkmıyor, su gibi akıp gidiyor üstelik bunu inanılmaz edebi bir dille yapıyor. Kesinlikle takdire şayan 👏🏻
Ve kitabın ismi... Kitabı satın almadan önce hiç araştırmadım çünkü yazarının Ali Ural olması benim için yeterliydi. Fakat okuduktan sonra isminin ne kadar manidar olduğunu anladım. Efendimiz kainatın güneşi ve sahabeler ondan aldığı ışığı saçan yıldızlar...
Daha önce birçok sahabe hayatını konu alan kitap okumuş birisi olarak hiçbirinin bu kadar akılda kalıcı olmadığını belirtmek isterim. Asr-ı Saadeti tüm derinlikleriyle bizlere sunan, okurken kendinizi adeta Peygamberin dizinin altında hissedeceğiniz bu kıymetli kitabı mutlaka okumalısınız.
Şu nahif anlatıma bakar mısınız? 👇🏻
📍"Ne güzel bir sesi var Bilal'in. Huşuyla ürperten bu sesi yanında taşıyor Hz. Peygamber hayatı boyunca. Yolculuklar ve gazalar bu sesle yoğruluyor. Bir sabah uykudan bu sesle uyanıyor Nebi: 'Namaz uykudan hayırlıdır.' Ezanın sonuna Bilal'in ilave ettiği bu cümleden öyle hoşnut oluyor ki, 'Bu ne güzel bir söz. Sabah ezanlarında söylemelisin bunu'! diyor Bilal'e.
O sabahtan beri uyku ve namaz terazinin iki kefesinde. Namaz ağır basarken sisler dağılıyor.
Ve ezandan sonra Hz. Peygamber'in penceresine doğru sesleniyor Bilal: 'Ey Allah’ın Resûlü! Namaz!' Sonra mescide geçerek kamet getiriyor, saf tutarken güneşin arkasında yıldızlar."
Kaçılacak bir kitap olmalı yine de. Ruhumuzun ancak ona kaçtığında dinginleşeceği bir kitap. Ondan uzak kaldığımız için anlamadığımız birbirimizi. Seneler geçse de hep yepyeni kalacak bir kitap. Bir melekten işitilen ilk defa. Bir melekle inen yeryüzüne.
Hevesleri, beklentileri, erteledikleri, kursağında kalmış kelimeleri, kaçırılmış bakışları, gizledikleri, bitirilmemiş mektupları, susuşları ve istemsiz veda edişleriyle tamamlanmamış bir cümledir insan.
Büyüklerimiz derdi ki: “Bir kitap okudunuz ve aklınızda sadece iki cümle kaldı. Zaten maksat oydu.” O kitabın okunmasındaki maksat, o iki cümlenin akılda kalmasıdır.
Cenâb-ı Allah ile olan ilişkimizde haddi aştığımız zaman Allah’ın (c.c.) feyzi ve bereketi kesiliyor üzerimizden. Biz bunu fark etmiyoruz. İşlerimiz rast gitmiyor diyoruz. İşte o feyiz ve bereketin kesilmesinden başka bir şey değil.
Dostum İbrahim “Dünyanın en güzel gülü henüz açmadı!” dediğinde ben onun bir gülistanda açacağını sanmıştım. Meğer o dikenler, diken yaraları, gözyaşları ve kan damlaları arasında açacakmış. Bir gül bu kadar mı zahmetli büyürdü? Bir gülün etrafında bu kadar mı diken çok olurdu?
Beyniniz neredeyse bedeniniz de oradadır. Ruhunuzun dünyaya çiçeklerle dolu bir vadiden bakmasını tercih edin. Hırs ve kötülüklerle dolu bir uçurumun kenarından değil.
Diyorum ki kendime, birazdan eriyecek buzullar. Bütün nehirler taşacak, volkanik dağlar patlayacak, cümle akrep kendini sokacak, turnalar kanatlarını yolacak. Dünya duracak birazdan. Bir çocuk ölünce çünkü, dünya durmalı.
Babası bu defa gözlerinin ta içine bakacak kızının. ‘Sana baba nasihati,’ diye cevap verecek. ‘Kimseden sevgi dilenme. Dilencilere kıymetli bir şeyini vermez hiç kimse.’
Anlatmakta en az işe yarayan vasıta, kelimeler. İçleri mi boşaldı, hor mu kullandım, yoksa sadece yaşlandım mı, emin değilim. Susmanın bir ifade biçimi olduğunu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim.
Benim kendime karşı duyduğum suçluluk, benim başkalarına karşı duyduğum suçluluk, benim durup dinlenmeksizin, mütemadiyen duyduğum suçluluk… Ve ruh yaşım, kemik yaşımın önüne geçti böylece.
İnsan sadece sigara, tiner yahut hap tiryakisi olmuyor ki. Mutsuzluk da bir iptila, yalnızlıktan geberecek gibi hissetmek ya da suçluluk da. Hangimizin ruhunun neye yapışıp çürüyeceğini kim bilebilir?