“Şimdilerde o günleri ananlar hep ‘Sarıyaz’ diyorlar adına. Haziranın gevreyen toprak üstünde buram buram tüttüğü son demlerinde, topu topu on iki günlük bir zamandı oysa. Ama bütün bir mevsim, yıllar boyu hatırlanacak kadar yüklü geçmişti. Tarihe ‘Sarıyaz’ diye düşüldü o günler.”
Sarıyaz, okurları bir kıyı kasabasının tozlu yollarına, birbirine sarmalanmış hayatların izini sürmeye çağırıyor. Kalp kırıklıkları, umutlar ve yalnızlıkla örtülmüş bu hikâyeler, hayata dair her rengi, insanı kendine çeken bir dille anlatıyor. Bu öykülerde Mahir Ünsal Eriş’in karakterleri; sevdayla, hüsranla ve hayata tutunma çabasıyla, okura âdeta ayna görevi görüyor. Sokağın dili, evlerin sessizliğinde yankılanırken, samimiyeti ve dürüstlüğüyle Sarıyaz tanıdık ama özgün bir dünya kuruyor.
Hayatın gerçeklerine olduğu kadar insanın içsel dünyasına da dokunan, duygu dolu bu eserin her satırında merhamet ve incelik bulacak, Eriş’in içtenliğini her zamanki gibi hissedeceksiniz.
Üstelik de birkaç güne tüm insanlığın yüzümden çok çıplak vücudumu tanıyacağı büyük bir rezilliğin kapısındayım. Öyle bir çare bulmam lazım ki daha fazla acı duymadan hepsinden sıyrılabileyim. Öyle bir şey ki!
İster mağara duvarına hayvan resimleri çiziyor olsun ister sonsuz katlı gökdelenlerden trilyonluk işleri yönetsin, insanları gütmek, anlamadığı gizemleri kurcalayarak onları şaşkına çevirip peşine takmak, ne kolaydı.
O yüzden insan insana mecburdu, muhtaçtı işte. Bunu bilmeli, dünya ve insana bunu bilerek bağlanmalıydık. İnsan bu eksikli tabiatı icabı bencildi. Bu bencillik de onu kötü yapmaya yetiyordu.
İnsanları birbirine düşman eden şeyin sevgisizlik ve bundan kaynaklanan tahammülsüzlük olduğunu, bunun ancak sevgiyi öğreten iyi kalpli insanların evrensel ölçekli gayretiyle aşılabileceğini söylüyorlardı. İnsan yalnızdı, çaresizdi. Bitkiler gibi kök verip yüzyıllarca dünyaya tutunamıyor ya da hayvanlar kadar mükemmel koku alamıyor, hızlı koşamıyor, uzakları göremiyor, kanatlanıp uçamıyordu.
Ama lanet gelsin ki insan da hayvan da bu döndükçe eskimiş koca dünyayı paylaşmak zorundaydı. Paylaşmak da değil ya, karşılaştıkları her noktada birbirlerine zarar veren bir kaçınma belki.
Dedem, hayvanlarla insanların birbirine hiç mi hiç ihtiyacı olmayan iki ayrı medeniyet olduğuna inanırdı. Bir kuş, ömrü boyunca hiçbir insana rastlamasa da kuşluğundan bir şey eksilmezdi. Bir insan, bir defa bile keçi sütü içmeden, dana eti yemeden yaşayıp gitse acından ölmezdi.
Ölüm döşeğindeki kadının bileziğini çalıp hovardalığa giderken Allah’ın bizim tarafımızı tutmayacağı açık, hem de karşımızda bu kadar yerinde bir beddua dururken.