Yazarımız bir sinirbilimci olduğu için romanımız bir nöro-roman . Yazarımız romanın içine sinir bilimi ile ilgili bilimsel bilgiler yerleştirdi.Bu bilimsel veriler roman kurgusunun içine ustalıkla yerleştirildi ve roman kahramanlarının eşliğinde bir mükemmel bir hikâyeye dönüştü. Romanda baş kahraman diye bir şey tam olarak yok . Olay örgüsü bütün kahramanlar üzerinden ilerliyor ve insan beyninin hangi sınırlara ulaşabileceğini net bir şekilde okuyucunun önüne seriyor . Ayrıca romanda bazı özel “güçlere” sahip insanların bunun farkında olmayıp herkesi kendi gibi sanmasından da bahsediyor ta ki bunun böyle olmadığı anladıkları ana kadar . Kısacası konusu ve kurgusuyla çok sürükleyici bir roman okudum .
Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama gerçekliğin, rahatlık ve mutlulukta görmediğim, acıda gördüğüm gerçekliğin, acının gerçekliğinin acı olmadığına inanıyorum. Eğer içinden geçebilirsen. Eğer sonuna kadar ona dayanabilirsen.
Geçtiğimiz 20 bin yılda insan türü, taş uçlu mızraklarla mamut avlamaktan uzay mekikleriyle Güneş Sistemi'ni keşfetmeye doğru attığı her adımı, maharetli elleri ve büyük beyinlerinin evrimi sayesinde başarmadı (hatta beyinlerimiz eskiye oranla daha küçük). Dünyayı ele geçirmemizi sağlayan en can alıcı özellik, birçok insanı bir araya getirip birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayabilmekti. İnsan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, Homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek işbirliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor.
"Benim içimdeyse, sanki çok, çok eskiden doğmuşum gibi bi' duygu var... Hayatımı, bitmez tükenmez kuyruğu olan bir elbise gibi sürüklüyorum sırtımda..."
Devrim için kalabalıklar asla yetmez. Devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. Devrim için, "Kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "Destekleyenler ne kadar etkin işbirliği yapabilir?" diye sormanız gerekir. Rus Devrimi 180 milyon köylü Çar'a karşı ayaklandığında değil, bir avuç komünist kendini doğru zamanda doğru yerde bulduğunda başlamıştır. 1917'de 3 milyonluk Rus orta ve üst sınıfına karşılık Komünist Parti'nin yalnızca 23 bin üyesi vardı.20 Ancak komünistler iyi organize olarak dev Rus İmparatorluğu'nu ele geçirmeyi başardılar. Rusya'da otorite Çar'ın zayıf ellerinden Kerensky'nin geçici hükümetinin titreyen ellerine kayarken, komünistler tüm gücü ellerine geçirdiler.
Kitapta toplumu toplum yapan birçok farklı etkenden bahsedilmiş. "Bütün toplumların en eskisi ve tek doğal olanı." Dediği aileden, kölelikten, toplumun durumundan, mülkten, yasama sistemlerinden, toplumsal dinden ve monarşi, demokrasi gibi yönetim biçimlerinden bahsedilmiş her bir bölümde.
Toplumda ortaya çıkması muhtemel sorunları nasıl çözmek gerektiğine dair tavsiyeler vermiş.
Okuduğum ilk kitabı olan Emile tarzında, çok kapsamlı ve üzerine detaylı bir şekilde düşünüldüğü belli oluyordu bu kitabında da. Sosyolojik açıdan birçok yararlı nokta çıkarılabilir ancak daha önce okuyanların yaptığı yorumlara da katılıyorum. Bazı konularda günümüzün değişimlerine doğal olarak uymayan fikirleri de vardı.
İçinde yaşadığınız ve parçası olduğunuz toplumu daha iyi anlamak ve eleştirel şekilde analiz edebilmek için bu kitabın okuyucalara yardımcı olabileceğini düşünüyorum.
bazen zaman durur... içimdeki sosyolojik temleri canlandırır, çağ açan gülüşün bazen zaman durur... içimdeki sistematik düşten yolcu olurdu, ağlak ben bazen zaman durur... içimdeki hirâ'nın gözleri açılır, mucizelere susarım bazen zaman durur... içimdeki hendeklerde kalmış zaferlerim kavuşur, sevinirim bazen zaman durur... içimdeki ben'de seni görür, görmek, görülmek, aşka örülmek...
salgın üzerinden insanlık hallerini, dayanışmayı ve umudu irdeleyen çarpıcı bir romandır. Oran şehrinde çıkan veba salgını, bireylerin ve toplumun nasıl değiştiğini, değerlerin nasıl yeniden şekillendiğini gözler önüne seriyor.şehir karantinaya alınıyor ve halk ölümle, hastalıkla ve tecritle yüzleşmek zorunda kalıyor. Doktor Bernard Rieux başta olmak üzere, farklı karakterler, vebayla mücadele ederken, kendi iç dünyalarında da bir sınavdan geçiyorlar.
Roman, birbirini tanımayan 10 kişinin ıssız bir adaya davet edilmesiyle başliyor . Neden bu adaya davet edildiklerini kendilerini de bilmiyorlar ama davete katılıyorlar.Adada gizemli bir ev sahibi var ama ortada kimse görünmüyor. Kısa süre sonra davetliler, geçmişte işledikleri suçlarla yüzleşiyor ve birer birer ölmeye başliyorlar.Her ölüm, çocuk tekerlemesini andıran bir şiire göre gerçekleşiyor. Karakterlerin geçmişte işledikleri suçlar ve bunun psikolojik yükü ön planda.Aslinda Hukuki olarak cezalandırılmamış suçların “başka bir güç” tarafından cezalandırılması fikri işleniyor. Romanın okuru sürekli şüphe içinde tutan bir yapısi var Katilin kim olduğu son ana kadar netleşmiyor İzole bir ada ortamı, karakterler arasındaki paranoyayı artiriyor
Allah'a yönelenler artık sağnak sağnaktı. Gülümden yana bir akın vardı, her yönden ve her iklimden... Işığa koşuyordu koşanlar, nura koşuyordu kelebekler. Büyük demeden, küçük demeden, kadın demeden, erkek demeden....
Bazen asillerden, bazen dul, bazısı zenginmiş, bazısı kul Siyah ırktan, beyaz ırktan, kimi elliden kimi kırktan... Ta Yemen'den, Bahreyn ve Basra'dan, Habeş illerinden ve diyarı Kisra'dan... Gülümün kokusu bahçeleri tutmuş, gül çağı başlamıştı; insanlığa insaniyet pek güzel yakışmıştı.