Saraybosna, 1992. Saraybosna Radyosu’nun anlatıcısı Tijan, savaş başladığında henüz on yaşındadır, ve o gün ilk defa tanıştığı patlayıcı kokusunu bir daha asla unutamaz. Saraybosna alevler içindeyken bu naif çocuk da yavaş yavaş ergenliğe adım atar. Ateş altındaki kentin harabelerinde dolaşır, kaçanların ve ölenlerin geride bıraktığı eşyaları toplar, topladıklarını karaborsada yiyecek karşılığında değiş tokuş eder. O ve arkadaşları hayatta kalmayı öğrenirlerken savaşın onları kuşatan varlığını kabullenirler. Gelgelelim her şey gibi bunun da bedelleri vardır ve ağırdır.
Saraybosna Radyosu, yakın geçmişin en yıkıcı dönemlerinden birini büyüme eşiğindeki bir çocuğun gözünden anlatıyor. Bir şehrin yıkımı bir ailenin savruluşuna, bir çağın kapanışı bir bireyin arayışlarına zemin hazırlıyor. Ingeborg Bachmann ödüllü Tijan Sila, zamanımızın bir portresini melankolik ve trajikomik bir dille resmediyor.
Savaş çoktandır sadece dehşet verici olmakla kalmıyordu, dehşeti öyle bir yoğunluğa ulaşmıştı ki insan gerçekliği kıpkırmızı bir tülün arasından gördüğünü sanıyordu.
Okul, bu vicdani çatışmanın ıstıraplarını sona erdirdi; insanın öz çocuğunun sorumluluğunu kendinden başka birinin üstlenebilmesi, boğulmadan önceki saniyede nefes almak gibi bir his olmalı.
Hayatta kalanlar için savaş, benzersiz ilkeler ve süreçlerle belirginleşmiş, içine kapalı bir yaşam fasılasını tasvir eder. İnsan savaşı neredeyse gerçekdışı bir çerçevede hatırlar. Savaşta yaşananlar başka hiçbir yerde yaşanmaz. Savaş dışında nerede çocuklar beş santigrat derecede ders görürler ve tek parmaklı yün eldivenler takmalarına rağmen not tutmaya çalışmak zorunda kalırlar?
Radyoda, bize gerçek öğretmen olmayan insanların ders vereceğini, çünkü gerçek öğretmenlerin çoğunun öldüğünü, kaçtığını ya da cephede savaştığını söylediler.