"Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? Bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.
Sonda söylemem gerekeni mi başta söyleyeyim; yoksa bunu yazının en başında zaten söylemeli miyim, bilemiyorum. Jodi Picoult ters köşeleri❤️ ben . Ne yazsa okurum dediğim yabancı yazarlar sıralamasında kesinlikle.. İçim yana yana , yakıla yakıla ağlayarak okudum yine. Anne olmam, tıpkı onunki gibi 1 erkek ve 2 kız çocuğuna sahip olmam, ağlayışlarımda etkili olmuş mudur? Mümkün. Ama hal böyle olmasaydı da sonuç fazla değişmezdi. Bu kadının kitaplarını seviyorum çünkü sürekli güncel konularla tüm insanlığı etkileyecek şekilde yazıyor ve sanki yazdığı her şey tartışmaya açık gibi duruyor. Olayları tüm kahramanların bakış açısıyla yazmasına da bayılıyorum. Sonuç olarak dediğim gibi ne yazsa okurum 👌🤌
Ve ne zaman biri bana gülümsese, ışıklı alnında yürek yırtıcı çağrısının şifresini çözerim: “Yaklaş bana, benim de ölümlü olduğumu iyi gör!” Ya da gözlerim karardığında, tebessümün sesi direnilmeze aç kulaklarda dalgalanır: “Bak bana, bu son defa olacak.”
Saçlarını rüzgarla tarıyordu. Kızın parmakları bütün baharlardan inceydi, yeşildi. Dolunay gökyüzünü bırakmış, gelmiş al yanaklarında terliyorum. Kirpiklerinin her açılıp kapanmasında bin ağaç çiçekleniyor, bin ağaç yaprak döküyordu.
Hevesleri, beklentileri, erteledikleri, kursağında kalmış kelimeleri, kaçırılmış bakışları, gizledikleri, bitirilmemiş mektupları, susuşları ve istemsiz veda edişleriyle tamamlanmamış bir cümledir insan.
Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. onun sırrına ulaşamayacaklar.
Yazar Aylin Koç’un kaleme aldığı ilk kitabı "Denediklerim ve Öykülediklerim," anlatı türlerinin sınırlarını esneten biçimsel kalıplardan bağımsız bir okuma deneyimi sunar. Tam anlamıyla bir öykü ya da klasik bir deneme olarak nitelendiremeyeceğimiz bu kitap türler arası bilinçli bir geçişkenlik sergiler. Aylin Koç’un metinleri; hikâye, deneme, mektup, iç monolog ve gözleme dayalı eleştiriler arasında serbestçe dolaşırken, anlatı tekniklerine olan hâkimiyetini de görünür kılar.
Eserin biçimsel yapısında lineer bir kurguya bağlı kalınmaz. Bölümler arası geçişler zaman zaman hızlı görünse de duygusal süreklilik korunur; metinler arasında dikkatle örülmüş bir zincir bağı sezilir. Duru, akıcı ve melodik bir dilin hâkim olduğu anlatılarda, bazı metinlerin arasına serpiştirilmiş şiirsel pasajlar metinlere canlı, içten ve samimi bir atmosfer kazandırır. Bu bağlamda eser, yalnızca içerik açısından değil, üslup yönüyle de özgünlük taşır.
Kitabın tematik düzleminde toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri önemli bir yer tutar. Kadın bedeninin metalaştırılması, güzellik algısının tarihsel inşası, kadınların kamusal alandaki görünürlüğü, erkek egemenliğinin gündelik yaşam pratiklerine yansımaları, mahalle kültürünün şekillendirici etkisi ve toplumsal normların birey üzerindeki belirleyiciliği metinlerde sıklıkla işlenir. Bu çerçevede yazar, bireyin toplum içindeki kimlik ve konumuna dair güçlü bir farkındalık sunar. Özellikle Gırcır Böceği metaforuyla anlatıcının doğrudan okura seslenmesi, metne sıcaklık katarken; bireysel hafızanın derinliklerinde toplumsal baskılara karşı kimlik inşasının nasıl yeniden üretildiğini gösterir.
Metinlerin duygusal altyapısı ise ses, sessizlik, duyarlılık, mutluluk, mutsuzluk, paylaşmak, mesafe, dostluk, barış, hatıralar, hayaller, özlem ve sevgi gibi soyut kavramlar etrafında şekillenir.
Aylin Koç’un anlatılarında insan-doğa ilişkisi belirgin bir şekilde öne çıkar. Kimi anlatılarında yazar, görünenle görünmeyen, içle dış arasında ince ve duyarlı bir hat çizer. Verdiği her detay aslında bir çağrışımı besler, tıpkı yer incirinin doğada kendiliğinden belirmesi gibi... Doğa, yalnızca bir fon olarak değil; insan ruhunun metaforik yansıması olarak da ele alınır. Bu anlatım biçimi, esere evrensel bir duygu katmanı kazandırırken, doğayla insan arasında kurulan simgesel benzerlikler aracılığıyla anlatılar derinleşir. İncir Çiçeği ve Kelebek Zannedilen Dantelkanat bunun en bariz örneğidir. İncir Çiçeğinde görünürde trafik ışıkları üzerine bir gözlem sunulsa da metin, durmak-geçmek, kural ve iktidar gibi soyut kavramların simgesine dönüşerek toplumsal cinsiyet rollerini sorgulayan bir derinlik kazanır. Kelebek Zannedilen Dantelkanatta ise ekim ayı anlatılırken çam kese tırtılları gibi yan yana dizilen insanların güz yaprağı misali hayattan kopuşu üzerinden 10 Ekim 2015 Ankara Tren Garı Katliamına güçlü bir atıf yapılır.
Yazarın anlatı dili, sıradan ayrıntılar arasında gezinirken sessizce yerleşmiş toplumsal kabulleri görünür kılar. Metnin çeşitli yerlerine serpiştirilen halk söylemleri çocukluk hafızasına ait detayları yansıtır. Anlatılardaki çocuk bakışı, ahlaki sezginin ve duygusal farkındalığın merkezi haline gelir. Fatma teyzelerde olduğu gibi kimi zaman hafif bir ironiyle, kimi zaman çocuksu bir şaşkınlıkla bu kabullerin üzerine eğilir. Farklı karakterlerdeki Fatma teyzelerin temsil edildiği sahneler; görünmeyen mağduriyetler, zenginlik, fakirlik, kadın bedeni, geleneksel değer yargıları ve halk inanışları etrafında şekillenir.
Örneğin kolundaki tek bileziğe “ölümlüğüm” diyen ve yalnızlığın içinde darp edilen kadın figürü hem maddi hem varoluşsal olarak kırılgan bir yaşamın sembolü olur. Anlatıcının tanıklığıyla aktarılan “yabancı değildir, yalnız olduğunu bilen biri yapmıştır,” sözleri ise bu şiddetin yalnızlık ve sosyal güvencesizlikle doğrudan ilişkili olduğunu sezdirmesinin yanı sıra sorgulanmadan meşrulaştırılmış kabullere dikkat çeker. Yine Fatma teyzelerden biri, kısa olan saçlarının ucuna boncuklar takarak arkadan öne doğru uzatmasının sebebini “İslam’a göre kadının saçı, göğsünü kapatacak kadar uzun olmalıymış,” diye açıklar. Benzer biçimde “Peygamberin karısının adı Fatma’ymış” şeklindeki gerçek dışı sözler anlatıcı tarafından çocuklukta edinilen kutsal bilgi olarak algılanıp hatırlanır. Otuzlu yaşlarında yanlış edinilen bu bilginin ironiyle yoğrulmuş sorgulayıcı bir farkındalıkla “meğer o klasik bir sözmüş” ve “konu buymuş” ifadeleriyle cümleye dışarıdan dilsel bir mesafe ile yaklaşarak bu tür yanlış bilgilerin halen dolaşımda olduğunu ima eder.
Eserdeki anlatılar kimi zaman düşünsel bir düzlemde başlayıp kurmaca evrene doğru sürüklenir. Kültürel bir deneme gibi başlayan bazı metinler, okuyucuyu bir öykünün içine, kimi zaman da geçmişin daha da gerisindeki bir ana misafir eder. Bu türsel serbestlik, denemenin düşünsel tonunu kırarak kurmaca dünyanın gerçekliğiyle yeni bir bağ kurar.
Aylin Koç’un kalemi, bireyin dış dünyanın yüklerinden arınıp kendi sesiyle yürüyebilmesini arzulayan bir yerden seslenir. Özellikle “Herkes İyi Olmanı İstemeyecek” başlıklı yazı, insan doğasına ilişkin güçlü tespitler sunar. Başarı, kıskançlık, kutlama yoksunluğu ve dışsal yargılar gibi kavramlar etrafında şekillenen bu metin, yalnızca kişisel gelişim çerçevesinde değil, aynı zamanda varoluşsal ve felsefi bir bağlamda değerlendirilebilir.
Denediklerim ve Öykülediklerim toplamda otuz altı anlatıdan oluşur. Öne çıkan başlıklar arasında Serendipçe, Ding Dong, Atık Sandıklarımız, Doğada Özgürlük Arayışı, Bazen İstanbul Bazen İzmir, Gölgenin Sözü, Kelebek Zannedilen DantelKanat, Fatma Teyzeler, Zamanda Kaybolan Saatçi ve Tarihin Sutyeni gibi dikkat çekici metinler yer alır. Bu anlatılar hem bireysel hafızanın hem de kolektif bilincin izlerini taşıyarak okura düşünsel ve duygusal derinliği olan bir okuma deneyimi sunar.
Kitabın arka kapağındaki satırlar yazarın anlatımındaki samimiyeti ve insana dair gözlem gücünü açıkça ortaya koyar.
Bu kitabı neden okumalısın? Denedik. Yaşadık, Anlattık. Hayat üstümüze düşen rollerden ibaret değil. Bazen sessiz bir çığlık, bazen gülüşlerimizin arkasına gizlenen kırıklar...Bu kitap, bir insanın gördüklerini, içinden geçtiklerini, kendisiyle ve hayatla ettiği uzun sohbetleri anlatıyor.
Politik önyargıların azaltılmasında, bireylerin farklı perspektifleri anlamalarını teşvik eden eğitim programları etkili olabilir. Örneğin, farklı ideolojik gruplardan bireylerin bir araya gelerek diyalog kurduğu etkinlikler, önyargıları azaltmak için güçlü bir yöntemdir.
Camlı Teras'ın ikinci Ağaç İncir Kuşu cildi bitti! Yazarın dili o kadar sıcak ve bizden ki, okurken kendinizi hikayenin tam ortasında hissediyorsunuz. Günlük hayatın içtenliği ve karakterlerin samimiyeti sayfaları nasıl çevirdiğinizi unutturuyor. Keyifli, yormayan, su gibi bir okuma serüveniydi. Tebrikler, nicelerine!
Aydınlanma felsefesinin başlamasına yol açan John Locke ve aydınlanma felsefesinin zirve noktası olarak kabul edilen David Hume'un karşılaştırılması üzerine yazılmış bir eserdir. Eserde aydınlanma felsefesinin temsilcilerinin din anlayışlarına kapsamlıca yer verilmiş yer yer bu düşüncelere dair başka filozoflarında görüşleri aktarılmıştır. Her ele alınan konunun sonunda filozofların düşünceleri değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Eser akademik bir dille ele alınmasına rağmen okuyucuyu boğmayan, okunmasından lezzet alınan bir eserdir. Eser üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde John Locke'nın bilgi kuramı ve din anlayışı üzerine, ikinci bölümünde ise David Hume'un bilgi kuramı ve din anlayışı üzerine ve üçüncü bölümde ise her iki filozofun anlayışlarının karşılaştırılması üzerine çalışma yapılmıştır.
Kur’ân-ı kerîm, hiçbir dile, hattâ arabcaya da terceme edilemez. Herhangi bir şi’rin, kendi diline bile, tâm tercemesine imkân yokdur. Ancak meâli ve îzâhı olur. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını anlamak için tercemesini okumamalıdır. Bir âyetin ma’nâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyetde, ne demek istediğini anlamak demekdir. Bu âyetin herhangi bir tercemesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Terceme edenin, bilgi derecesine göre yapdığı meâlini öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin yapdığı tercemeyi okuyan da, Allahü teâlânın dediğini değil, terceme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.
Kanaatkar kişi elindeki ile yetinmesini bilir huzur ve güven içinde yaşar tutkuların kölesi açgözlü kimseye daha fazla kazanmanın telaşına düştüğü için ömrü boyunca sıkıntı ve yorgunluk çeker
Ve gerçekten de efendilerimiz olan sizler, topunuz bizden daha fazla kölesiniz. Sizin kafalarınız tutsaktır, bizim ise bedenlerimiz. Sizi manen öldüren önyargıların ve alışkanlıkların boyunduruğundan kendinizi kurtaramazsınız. Oysa bizim içten özgür olmamıza kimse engel olamaz.
Bizim nesil dış dünyayı sinema perdelerinden tanımıştır: Aya ilk insanın ayak basışını, 1966 Dünya Futbol Kupası finallerini ve "Batı dedikleri"ni sinemayla öğrendik. Avrupa'da ortaçağın ne demek olduğunu, uzak denizlerin ve diyarların fethini, papalarla kralların çatışmasını, engizisyonu ve tabiî Amerikan tarihinin ana hatlarını böylece hıfzettik. Bu tedrisat esnasında yanlış şeyler öğrendiğimiz olmuyor değildi: Zencilerin yamyamlığını, beyaz adamın medeniliğini, Kızılderililerin vahşetini, Çinlilerin sinsi kalleşliğini bize sinema öğretmiştir (!). Meselâ Alamo kalesine saldıran Meksikalıların neden alçak olduklarını hâlâ bilemem.
"Bizde" dedi, "Ölmüş bile olsa sevdiklerimizin bedeni azizdir. İnsanın topraktan yaratıldığına, bu yüzden de toprağa karışması gerektiğine inandığımız için de onu toprağa gönül huzuruyla veririz.”
Kitabın Adı : Yeraltından Notlar Yazarı : Dostoyevski Yayınevi: İletişim Yayınları Türü : Roman Basım Yılı: 2016 Sayfa Sayısı: 212 Sayfa
Düşünceler : Dostoyevski ( 1821-1881 ) en sevdiğim ,zevkle okuduğum yazarlardan birisidir. Bu kitabını da daha önce okumuştum ancak okuma grubumuzun bu ayki kitabı olması hasebiyle tekrar okudum. 1864 yılında yayınlanan bu eser yazarın okunması en zor kitabı olarak bilinir. Bu nedenle en az iki kez okunması faydalı olur.
Olay St Petersburg kentinde geçiyor. Diğer yan karakterlerin ismi verilse de ana karakterin ismi yok. Bu yönüyle ilginç bir eser. Kitabın ana karakteri kendini 'Yeraltından bir kişi ' olarak tanımlıyor. Bu yüzden de eserin Adı bu olmuş.
Kitabın ilk bölümünde ana karakterin 40'lı yaşları anlatılıyor. Bu yataki iç çatışmaları ,hastalıkları ,acıdan zevk alışı ve etkisiz karakteri üzerinde duruluyor.
Kitabın ikinci bölümünde ise anlatıcı gençliğine gidiyor hikayecikler şeklinde karakterinin olgunlaşma süreci anlatılıyor.
Pek çok esere gönderme yapılan romanda yazarın çok sevdiği Gogol 'un "Palto" 'su na da hoş bir gönderme yapılmış. Ayrıca ana karakterin sarhoş olduğu bölümlerde ise yine yazarın bu eserden iki yıl önce yayınlanan " Tatsız Bir Olay " öyküsünün tadı var.
Eserde sürekli bir hastalık metaforu ,modern dünya eleştirisi ve garip bir şekilde acıyı yüceltme dürtüsü var.
Ana karakter pek sevilecek birisi değil. Arkadaşlarından gördüğü aşağılanma hissini Lisa isimli bir kadını ruhsal yönden ezerek tatmin etmeye çalışıyor mesela. Sürekli düşünüyor ama tatbik etmiyor,gürlüyor gürlüyor ama yağmıyor.
Dostoyevski bu eserden sonra bir daha böyle bir roman yazmadı. Daha açık ,daha belirgin, mesajlarını daha net veren eserler yazdı. Yani yerüstünden yazdı diyelim.
İlk bölümü biraz sıkıcı gibi görünse de oldukça dikkat çeken, etkileyici bir eserdi. Yazacak çok şey daha var ama yetim yok maalesef. Kısaca lütfen okuyun,mutlaka okuyun diyorum.