...yine de ilk seferinde içi rahat etmemiş, bahçede beni görebilecegi şekilde bir banka oturup sonbahar ayazında beklemişti. Kendimi kötü hissetmeyeyim diye de ağacın arkasına gizleniyordu. Ne bilsin çocuk pencereden ona bakıp ağladığımı. Biri hastalandığında tüm aile hastalanıyordu. Demek bizimle birlikte hastalananlara aile diyorduk.
Başımı kaldırıp göğe bakıyorum. İçimden sökülüp gelen ulumaya benzer kendi çığlığımı duyuyorum bir tek. Az önce parıldayan, gülücükler saçan, çiçekler gönderen gökyüzü sen miydin? Hangi uzlaşmanın sonucu içindeki acıyı yeryüzüne kusup bıraktın? Bak bize! Bak hepimiz ayrı ayrı nasıl yanıyoruz. Yanan etimizin dumanı ardından ışıldayacak mısın yine? Talihsiz olanlarımız öldü, daha talihsiz olanlarımızsa yaşıyor. Tekrar ve tekrar ölmek için!
Kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, onlara hiç aldırmadan, onların seslerine, kokularına, isteklerine, sevgilerine ve nefretlerine aldırmadan kendim olmalıyım ben, kendim olmalıyım, diye tekrarlıyordum, sehpanın üzerinde memnun duran ayaklarıma ve tavana üflediğim sigara dumanına bakarak; çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ve onların olmamı istedikleri o insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi, diye düşünüyordum.
Pazar günleri, hayatın intikam günleri.Neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.
Bir çocuğu kaybettiğİnizi ne zaman anlarsınız? Tek bir anıdan müteşekkil olamaz, bu küçük aşamalarda gerçekleşen bir şey. Tuhaf, küçük değişiklikler, farkına bile varılmayan detaylar. Fakat mutlaka bir başlangıç noktası olmalı, aniden sıçrayan bir mesafe. Aile ve çocuk arasında bir uçurum. Bu uçurum bir kez oluştu mu kopuş sadece devam eder. Çünkü en başından yoktur, değil mi?
Hayatta ki en önemli şey sence ne?' diye sordum. Biliyor musun ne dedi? 'Özgürlük.' Bunu duymak beni gerçekten üzdü. Çünkü hayattaki en önemli şeyin ben olduğumu söyleyeceğini sanıyordum.
Ansızın bu dünyada hiç yaşamamış olduğu hissine kapılması onu şaşırtmıştı. Bu doğruydu. Hiç hayatını yaşamamıştı. Hatırlayabildiği çocukluk döneminden beri yaptığı tek şey sadece sabretmekti.
İçimizde yaşamayı sürdüren çocuğa kulak vermeliyiz. O çocuk, büyülü anın hangi an olduğunu bilir. Onun gözyaşlarını kolayca bastırabiliriz, ama sesini boğamayız. O çocuk, varlığını hep sürdürür. O küçücük çocuklara ne mutlu ki gökyüzü krallığı onlarındır. Yeniden doğmayı bilmezsek, yaşama, çocuk gözlerimizin saflığıyla ve heyecanıyla yeniden bakmayı başaramazsak, yaşamımızın bir anlamı kalmaz.
Koltukta kamburu iyice çıkmış durumda oturan, kapkara melankoli dalgaları içine gömülen eski padişah sigara üzerine sigara tüttürüp odayı dumana boğarken "Annem ölmeseydi bunlar başıma gelmezdi." diye düşündü. "Son ihtilal bile. Şu dünyada en kötü şey annesizlik."