“Küçük bir çocuğu korumak adına yalan söylemek belki anlaşılabilirdir, ya yetişkin bir insanın suçunu örtbas etmek? Suçsuz mudur Ömer şimdi? Ya da kim ne kadar suçludur? Değişik ihtimaller vardır evet, fakat o ihtimaller sonucu değiştirmemiştir, sonuca giden yolu kesinleştirmiştir sadace.”
Kırık Hayatlar Evi unuttuğumuz güzellikleri, yaşadığımız travmaları tüm doğallığı ve canlılığı içinde anlatıyor. Şule Toptaş hasretlerimiz, acılarımız ve çıkmazılarımızdan naif bir Türkiye romanı örüyor. Bir ilk romandan beklenmeyecek bir incelikle Elif, Ömer ve Gülperi karakterlerini edebiyatımıza armağan ediyor.
Suç, suçluluk ve çocukluk etrafında Türkiye`nin yakıcı travmalarına, karanlıklarına ışık tutuyor.
...yine de ilk seferinde içi rahat etmemiş, bahçede beni görebilecegi şekilde bir banka oturup sonbahar ayazında beklemişti. Kendimi kötü hissetmeyeyim diye de ağacın arkasına gizleniyordu. Ne bilsin çocuk pencereden ona bakıp ağladığımı. Biri hastalandığında tüm aile hastalanıyordu. Demek bizimle birlikte hastalananlara aile diyorduk.
Başımı kaldırıp göğe bakıyorum. İçimden sökülüp gelen ulumaya benzer kendi çığlığımı duyuyorum bir tek. Az önce parıldayan, gülücükler saçan, çiçekler gönderen gökyüzü sen miydin? Hangi uzlaşmanın sonucu içindeki acıyı yeryüzüne kusup bıraktın? Bak bize! Bak hepimiz ayrı ayrı nasıl yanıyoruz. Yanan etimizin dumanı ardından ışıldayacak mısın yine? Talihsiz olanlarımız öldü, daha talihsiz olanlarımızsa yaşıyor. Tekrar ve tekrar ölmek için!