İleti 21s

Ağzımda Uzak Bir Orman Büyüyor




I. Kalp Düğmelerini Söken Yağmur

Gece, göğün cebinden dikiş iğnesine
benzeyen
bir ay çıkardı.
Ayın ucunda dünya asılıydı
ters çevrilmiş,
içinden evler dökülen bir cep.

Sonra yağmur başladı.

Ama bunlar damla değildi;
her biri, gökten düşerken
kendi çocukluğunu taşıyan
saydam bir kafatasıydı.

Ve damlaların çocukları
ıslak bir yeşille doğdu.

Yeşil saçlıydılar.
Saçları, yağmurun dünyaya değmeden
önce
gördüğü son ormanlardan örülmüştü.
Kimi saçında bir bataklık saklıyordu,
kiminin buklesinde
hiç doğmamış bir ağacın kuşları vardı.

Yeryüzüne iner inmez
ilk yaptıkları şey
insanların göğsündeki düğmeleri saymak
oldu.

Birinin dört düğmesi vardı:
biri annesine,
biri ölü bir dosta,
biri henüz gelmemiş bir sabaha,
biri de adı konulmamış korkuya dikilmişti.

Bir başkasının gömleği
baştan aşağı iliklenmişti.
O, yıllardır ağzını
kalbinin üstünde taşıyordu.

Yeşil saçlı çocuklardan biri
ona yaklaştı.
Elinde, denizden çıkarılmış
küçük bir pas anahtarı vardı.

“Bunu çevirmeyeceğim,” dedi.
“Yalnızca hatırlatacağım.”

Anahtarı kalbe dokundurdu.

İçeride bir kapı açıldı.
Kapının arkasından
süt dişleriyle gülen bir karanlık çıktı.
Karanlık, adamın yüzünü takındı
ve yıllardır söyleyemediği
o tek cümleyi
onun yerine söyledi.

Şehir bir anda gevşedi.

Binaların omuzları düştü.
Kaldırımlar,
üzerlerinde biriktirdikleri
bütün ayak izlerini kustu.
Köprüler birbirine sokuldu;
nehirler, aralarındaki mesafeyi
utangaç bir çocuk gibi kapattı.

Bir evin çatısından
kırmızı bir merdiven büyüdü.
Basamaklarında
dün doğmuş gölgeler oturuyordu.
Gölgelere isim sorulduğunda
hepsi aynı cevabı verdi:

“Bizi siz unuttunuz.”

Yeşil saçlı çocuklar
mezarlıklara da uğradı.
Ölülerin adlarını taşlardan söküp
kendi saçlarına bağladılar.
O gece,
mezarlar ilk kez aşağıdan değil,
içeriden aydınlandı.

Bir mezarın içinden
dikiş makinesi sesi geldi.
Toprak, siyah bir kumaş gibi
titredi.
Ölü bir terzi,
insanların parçalanmış kalplerini
tek tek yeniden dikiyordu.

Fakat düğmeleri yanlış yerlere dikti:

Merhameti, öfkenin yakasına;
özlemi, gururun cebine;
affetmeyi, intikamın boğazına;
aşkı, en çok korkulan yere.

Bu yüzden sabah olduğunda
kimse eskisi gibi uyanamadı.

Bir çocuk, babasına sarılırken
kendisinden büyük bir kış çıkardı.
Bir kadın, aynaya baktığında
yüzünde
doğmamış kızının gözlerini gördü.
Bir adam, kapısını açınca
karşısında kırk yıl önce terk ettiği
kendi gölgesini buldu.

Gökyüzü hâlâ yağıyordu.

Yeşil saçlı çocuklardan en küçüğü
avuçlarına iki damla aldı.
Birini kulağına götürdü,
ötekini toprağa bastırdı.

Kulağına götürdüğü damlanın içinde
uzak bir deniz vardı.
Toprağa bastırdığı damlanın içindeydi
bir kalp.

Kalp, toprağın altında
küçük bir düğme gibi attı.

Bir kez.
İki kez.

Sonra bütün şehirdeki insanlar
göğüslerinin ortasında
görünmez bir kopma sesi duydu.

İlikler çözüldü.

İnsanların içinden
söylenmemiş mektuplar,
pişmanlığın beyaz kuşları,
çocukluk kokan merdivenler,
unutulmuş sevgililerin parmakları
ve yıllardır beslenen
o küçük, karanlık canavarlar çıktı.

Hiçbiri kaçmadı.

Hepsi yağmurun önünde
sıraya girdi.

Yeşil saçlı çocuklar
onlara yeni adlar verdi.

Pişmanlığın adı: geç kalmış ışık.
Yalnızlığın adı: içeride kalan kapı.
Korkunun adı: doğmamış cesaret.

Aşkın adıysa
kimsenin ağzına sığmadı.

O adı bir taşın altına sakladılar.

Taş, o günden beri
her yağmurda biraz daha ısınıyor.

Ben hâlâ o şehrin kıyısında
düğmesiz bir gömlekle geziyorum.

Göğsüm açık değil;
göğsüm artık yok.

Ne kapı ne de eşik.

Ne zaman yağmur yağsa
yeşil saçlı çocuklardan biri
içeri girip lambaları yakıyor.

Ve kalbim

Bir zamanlar kapalı tutulmuş
küçük, kör bir oda

her seferinde biraz daha büyüyor.

Dışarıda dünya ıslanıyor.
İçeride,
kimsenin aklına gelmeyecek bir şey oluyor:


II. Damlaların Çocukları

Ben hâlâ o gecenin cebinde yürüyorum.

Gömleğimde tek bir düğme eksik
koparken içinden küçük bir yağmur çıktı.

İçinde sen.

Yeşil saçlı çocukların sonuncusu
seni alıp dilinin altında sakladı.
O günden beri ne zaman
susacak olsam
ağzımda uzak bir orman büyüyor.

Sabahları göğsümün tam ortasında
ıslak bir ilik izi buluyorum.

Kimseye söylemiyorum.

Söylesem, adının üstüne yemin eden
katre kuşların gözyaşları yığılacak.
Söylemesem, tüm ormanların içi yanacak.

İçi yanacak ormanlara
yeşil saçlı çocuklar geri dikildi.

Tırnaklarımdan biri
onlarla birlikte gitti.

Sen gibi.

Şimdi yağmur dindi,
sonbahar yapraklarını içerek.

Yerde yalnızca
yaprakların dökülmesinden yapılmış bir düğme
kaldı
sıcak, canlı, atan.

Onu avucuma aldım.

O anda bütün gökyüzü
göz kapaklarını değil,
bizi kapattı.

Sonra avucumdaki düğme
gömleğime geri dikildi.

Ve içimde,
kimsenin doğmadığı bir yerden
bir çocuk ağlamaya başladı.

Sen gibi.
Ben gibi.

Ağlayan çocuğu susturmak için
ağzımı kapattım.

İçeriden biri,
benim parmaklarımla
dudaklarımı açtı.

Açtı.
Açtı.

Ve hâlâ onun sana sarılarak uyuyabilmesi için,
ağzımda uzak bir orman büyüyor.





London✨🍃
üç eylül
128