Babam ve O vardı zamanın kıvrımında, göğsünün kafesinde saatler yerine yalnızca çocukken bana fırından çekip aldığı taze fesleğenle işlenmiş ekmeğin buharı babam ve onunla dolaşarak büyüyen bir yazgı dilimiydi bu; ve insan, babaların kalbine değil, onların suskunluğunun bıraktığı o devasa vedaya evlat olurmuş, özellikle de ölümün çelikten ağzı konuşmayı kestiğinde ve gökyüzü koşmayı unutup dizleri üzerine dönerek çöktüğünde.
Gök dönerken ceplerime birkaç avuç kırık zaman doldurdum, öyle ki hâlâ bitmek bilmiyor o akşamüstleri; bazı geceler babam ve o, benden çok daha hızlı yaşlanıyor zira toprağın altına giren şey yalnızca onların kemikleri değildi, ben de her gece bir miktar daha onların o katı, koyu yokluğuna gömülüyorum.
Dilaver.
“Onlar ölünce ben de zamanın karnını yarıp içini açtım.”
Şimdi kendi gözlerimin kör kuyularında uyuyorum, gözlerimin içinden sana bakıyorum ve sen de oradan bana bakıyorsun; az önce bakışmanın ağırlığı altında ____göğün sallanan bütün camdan bacakları kırıldı, gökyüzü bir daha asla yürüyemeyecek kadar ağır bir felç geçirdi ve sessizlik, omuzlarıma çöken eski, bozulmuş gözyaşları ile birlikte ölü doğmuş bir bebek battaniyesi gibi kokmaya başladı.
Dilaver, seni Mahvash’ın o küçük kalbin de ağlarken gördüğümde dolambaçlı iç organlarının arasından söküp aldım; kaç harfe, kaç felakete mal olduğunu hiç ama hiç bilmiyormuş gibi dur ve öylece ___sus, hem biliyorsun bazı isimler hecelendiğinde mezarlar göğüslerini şişirip yeniden nefes almaya başlar.
__Kemiklerini tek tek sayarak seni o soğuk çukura iterlerken, ben gecenin yırtık teninden kadife ve katran rengi bir örtüyü yukarı doğru çekip toprağın kimsesiz yüzünü tamamen kapatmak istedim; o sırada gökyüzüne tüküren, pazarlarda yabancı diller satan cellatlar dolaşıyordu etrafta ve onlar ___çocukların ses kutularını çalıp kaçtılar.
Sokak lambaları önce ciğerlerindeki nefesi söndürdü, ardından hepsi aynı anda devasa bir yangın gibi tutuştu; içim yandı, sağım yandı, solum yandı kendimi o akıl almaz yangının tam ortasında, bomboş ve kimsesiz bir mutfak durağına bıraktım.
Biliyorum Dilaver, bazı evler babaları öldüğünde ilk önce mutfaklarını kaybeder; tencereler o dakikadan sonra tek bir ses bile çıkaramaz, kaşıklar birbirine değmekten utanır, ekmek masanın üzerinde taşlaşarak soğur ve dünya, masanın o sonsuza dek eksik kalacak tarafına oturur.
Fesleğenli toprağın metrelerce altından masanın üzerindeki o buz tutmuş ekmeğe bakarsın; ben masadaki kırıntıları teker teker*+ toplarken çocukluğum bir kez daha acıkır, hem arada kalmış sofralar ölüler kalkıp gittiğinde değil, onlar asla geri dönemeyince eksilir, Dilaver…
———
Sen, ilk kez ruhuma kalk ve bana babamın o sıcak un çorbasından yap, içine biraz çocukluğumu, bir avuç fısıltılı sesini ve elinin taze un kokusunu kat; ben yine hiçbir şey olmamış gibi masanın ucuna oturup;
Sen gözyaşlarını gözlerime her döktüğünde, _______sana kalbinin içini ezberletirim. Dilaver…