Demiryolu Serserileri, on altı yaşında, yoksulluk yüzünden trenden trene atlayarak dilenerek geçinebilmiş Jack London'ın otobiyografik kitabıdır.
Bu kitap bambaşka bir Jack'i anlatıyor. Demir Ökçe ve Yanan Günışığı gibi kitaplarını okuyanlar, daha sonra meydana gelen karakterindeki farklılıkları daha rahat görebilir. Burada oldukça özgür, hafif ve sonraki ağırlığına sahip değil genç yaşı dolayısıyla.
İşte bu kitapta, hayatının ilk gençlik yıllarında soğukta, tren görevlilerinden kaçarken, bir ekmek için gururunu bir kenara bırakarak dilenirken başına neler geldiğini, ne çeşit insanlarla karşılaştığını anlatıyor.
Bölümlere ayırarak aktardığı tüm maceraları akıcı ve bilmediğimiz hayatlara dair bir zenginlik sunuyor. Kişisel olarak yorumlayacak olursam hayatımın sadece belirli birkaç yerde geçtiğini ve asla Jack'in deneyimlediği yaşantıyı ilk elden göremeyeceğimi bilmek üzücü. Çünkü bizimkiler kısır ve buhrana sürükleyici hayatlar. Kısıtlı bir deneyim, hep aynı insanlarla karşılaşma sonucuna hiç keşfedemeyeceğimiz yönlerimiz, geliştiremeyeceğimiz özelliklerimiz olacağının farkına varıyorum.
Kitabı okurken birçok duyguyu hissettim, ve iyi ki et yemiyorum dedim.
İnsanoğlu bu kadar gözü aç yok etme duyguyu sahip .
Kitapta hayvanlardan oluşan bir virüs nedeniyle et sıkıntısı çözmek için kendi türünü insanoğlunu sofraların önüne seriyor. İnsanoğlu hayvanlara uyguladığı şiddeti Kendi türüne yapıyor. Ürkütücü olsada gelecek bize neyi gösterir kitapta önünüze seriyor açıkça.
Yeni Yüzyılda Nasıl İnanmalı kitabını okurken, iletişimin aslında ne kadar derin ve çok katmanlı bir süreç olduğunu daha iyi fark ettim. Yazar, gündelik hayatta çoğu zaman fark etmeden yaptığımız iletişim hatalarını oldukça anlaşılır bir dille ele alıyor. Özellikle insanlarla kurduğumuz diyaloglarda empati kurmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulaması benim için dikkat çekiciydi.
Bunun yanında, iletişimin sadece sosyal bir beceri değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki bir sorumluluk olduğu fikri de kitapta güçlü bir şekilde yer alıyor. İslamî bakış açısıyla ele alınan bazı bölümler, iletişimde saygı, sabır ve güzel sözün önemini daha anlamlı hale getiriyor. Kitap boyunca verilen örnekler, teorik bilgilerin somutlaşmasını sağlıyor ve konuyu daha akılda kalıcı kılıyor.
Zaman zaman kendimi sorgulamama neden olan bölümler oldu; bu da eserin düşündürücü yönünü ortaya koyuyor. Anlatım dili genel olarak sade ve akıcı, bu yüzden okurken zorlanmadım. İletişim becerilerimi geliştirmek adına bana yeni bakış açıları kazandırdı diyebilirim. Özellikle dinleme becerisi ve karşımızdaki kişiye değer verme konularının hem insani hem de dini açıdan ele alınması oldukça yerindeydi.
Kitap, hem bireysel hem de toplumsal ilişkiler açısından faydalı bilgiler sunuyor. Genel olarak, kişisel gelişimi manevi değerlerle birlikte ele alan, okunması yararlı bir eser olduğunu düşünüyorum.
"Kan bağı kalmamış insanlarda can bağı" ifadesi, biyolojik bağların ötesinde, seçilmiş aileler ve kurulan derin dostlukların önemini vurgulayan oldukça etkileyici bir yaklaşım. Bu kavram, insanın hayatında aidiyet ve sadakati sadece biyolojiye değil, paylaşılan yaşanmışlıklara ve ruhsal yakınlığa dayandırdığını gösterir. Seçilmiş Aile: Biyolojik ailemizi seçemeyiz ancak hayatımızın ilerleyen dönemlerinde bizi biz yapan, zor zamanlarımızda yanımızda olan ve değerlerimizi paylaşan insanlarla "can bağı" kurarız. Bu, bazen kan bağından çok daha güçlü ve iyileştirici bir bağ olabilir. Ortak Yaşanmışlıklar: Bir insanla uzun yıllar geçirmek, ortak acıları paylaşmak veya birbirinin karakterine şahitlik etmek, kanın getirdiği zorunlu yakınlıktan ziyade, ruhsal bir hizalanma yaratır. Bu da "can bağı"nın temelini oluşturur. Koşulsuz Kabul: Kan bağı olan bireyler arasında bazen beklentiler ve geçmişin getirdiği yükler olabilir. Ancak seçilen dostluklarda veya derin ilişkilerde genellikle birbirini olduğu gibi kabul etmek ve "kendi isteğiyle orada olmak" esastır. Bu gönüllülük, bağı daha sağlam kılar. "İnsan, hayat yolculuğunda karşılaştığı ve ruhunu aynı frekansta duyumsadığı herkesle aslında görünmez bir bağ kurar. Kan, sadece biyolojik bir zorunluluktur; ancak can bağı, iki insanın birbirinin kalbine attığı imza gibidir."
Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak bir çok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen şekiller halinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapamadığımız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?
Sosyalkitap olarak platformu daha keyifli hale getirmek için küçük ama önemli bir yenilik ekledik.
Artık ileti, soru ve alıntı paylaşımlarına görsel yükleyebilirsiniz.
Bu özellikle birlikte paylaşımlar daha zengin ve daha estetik bir hal alacak. Her zaman olduğu gibi, gelişimleri sizlerle birlikte şekillendirmeye devam ediyoruz. ❤️
Bu kitap, Martı ve dört perdelik Vişne Bahçesi tiyatrosunu içeriyor. Ben EZR Yayıncılık'tan okudum. Bazı kısımlar da imla hataları ve basım hataları vardı. Ancak bunlar genel konunun anlaşılmasını etkileyecek düzeyde değildi tabii. Yine de başka bir yayınevi tercih edebilirsiniz daha sağlıklı ve akıcı bir çeviri için.
Iki tiyatro eserinde de anlaşılması zor bir tuhaflık vardı. "Bunu neden yazmış acaba?" diye düşündürüyor. Amaç eksikliği olabilir bunun sebebi. Zaten yazarın, kendisini bir karakterle aktardığını düşünüyorum. Yazar olarak karşımıza çıkan karaktere de bu şekilde bir açıklama yaptırmıştı. Yetenekli olduğunu ancak bir türlü kendi yolunu bulamadığından bahsediyordu.
Anlamsızdı ve keyifsizdi demeyeceğim yine de. Belirli bir düzenle- giriş, gelişme, sonuç- ilerleyen alışılagelmiş kitaplardan sonra bu tarz kendine has ve aykırı kitapları okumak hoşuma gidiyor. Bambaşka bir yazının varlığını keşfetmek gibi. Farklı bir zevki var normalde mânasız gelebilecek eserlerin. Bu nedenle başlarken tereddüt etmeyin derim.
Evet bitti. Zor oldu ama bitti. Neden bitti biliyor musun? İnanmaya gücüm kalmadığı için bitti. İncittiğin yerler daha geçmedi diye bitti. Senden vazgeçmem sandığın için bitti. Uğruna gösterdiğim sabrı anlamadığın için bitti. Zerre kadar değişmeyeceğin için bitti.
Aşık olduğunu kaybettiğinde mi anlarsın Tarifi olur mu bilmem ama ;
“eğer...
onu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla o hüzünden bu neşeye konup
kalkıyorsanız gün boyu nedensiz...
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
onunlayken pervaneleşen yelkovanlar, onsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir
akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, ondan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa ve o, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri onun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter,
her roman ondan söz ediyor, her çiçek onu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa, iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire onu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın o olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona o diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi ona yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke o anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
onsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep onun yüzü suyu hürmetine...
Dostluğuyla yanımda olanı da, düşmanlığıyla arkamda kalanı da o belirliyor. Ben sadece seyrediyorum… Ben kimde ne kadarsam, onlar da bende işte o kadarlar diyorum. Eksilen eksiliyor, kalan kalıyor… Ve insan, en çok da zamanla öğreniyor kime ne kadar yer vereceğini. ~