ARAF’IN ÇOCUKLARI
Kapı yoktu. Ama açıldı. Taş zeminin üzerinde, yaşları olmayan çocuklar bekliyordu. Nefes almıyorlardı. Çünkü Araf'ta nefes almak yaşamak anlamına gelmiyordu. Onlar ölülerden korkmuyordu. ...
3. Bölüm

ARAF’IN İÇİNDEKİ ODA

2 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Kapı açılmadı.

Ben açıldım.

Bunu anladığımda hâlâ çocukların arasındaydım.

Hiçbiri hareket etmiyordu.

Ama artık bana bakmıyorlardı.

Beni izliyorlardı.

Arada fark vardı.

Bakmak bir şeyi görmekti.

İzlemek ise onun nereye gideceğini beklemek.

En küçük çocuk karşıma geçti.

“Artık duyabiliyor musun?” dedi.

“Neyi?”

Çocuk kulağını göğsüme yaklaştırdı.

Bir süre dinledi.

Sonra geri çekildi.

“Bizi.”

Göğsümün içinde bir ses vardı.

Çok uzaktan geliyordu.

Çocukların fısıltısı değildi.

Tek bir ses.

Yaşlı bir kadın sesi.

“Adını söyle.”

Başımı kaldırdım.

“Kim konuşuyor?”

Çocukların hiçbiri cevap vermedi.

Ses tekrar geldi.

“Adını söyle.”

Bu kez ses taş zeminin altından geliyordu.

Çocuklar geri çekildi.

İlk defa korktuklarını gördüm.

Yüzleri olmadığı hâlde korkuyu anlayabiliyordum.

En uzun olan diz çöktü.

“Buraya bakma.”

“Nereye?”

Taş zemini gösterdi.

“Altına.”

Baktım.

Taşın altında bir şey vardı.

Önce bir göz gördüm.

Sonra ikinci.

Sonra onlarca.

Taşın içinden insanlar bakıyordu.

Çocuk değillerdi.

Yetişkindiler.

Hepsinin ağızları dikilmişti.

Bazılarının gözleri açıktı.

Bazılarının göz kapakları yoktu.

Birinin yüzünde benim yüzüm vardı.

Geri çekildim.

“Bunlar kim?”

En küçük çocuk cevap verdi.

“Öncekiler.”

“Kim?”

“Araf’a girenler.”

“Ben ilk değil miyim?”

Çocuk başını salladı.

“Hayır.”

“Kaç kişi geldi?”

“Saymadık.”

“Neden?”

“Çünkü bazıları çıkmadı.”

Taşın altındaki gözlerden biri kapandı.

Sonra açıldı.

Benim sesimle konuştu.

“Çıkmadılar.”

Çığlık atmak istedim.

Sesim çıkmadı.

Ağzımı açtım.

Dilim yerindeydi.

Boğazım açıktı.

Ama ses yoktu.

Çocuk bana baktı.

“Artık Araf senin sesini de biliyor.”

“Sesimi neden istiyor?”

“Çünkü sesinle çağıracak.”

“Kimi?”

Çocukların hepsi aynı anda başını çevirdi.

Arkamdaki karanlığa baktılar.

Ben dönmedim.

Dönmemem gerektiğini biliyordum.

Ama arkamdan bir ses geldi.

Kendi sesim.

“Beni.”

Döndüm.

Karşımda ben vardım.

Aynı yüz.

Aynı beden.

Aynı kıyafet.

Fakat gözleri kapalıydı.

Boynunda eski bir ip izi vardı.

Elinde paslı bir anahtar tutuyordu.

“Beni burada bıraktın,” dedi.

“Ben seni tanımıyorum.”

Gülümsedi.

“Tanıyacaksın.”

Anahtarı taş zemine bıraktı.

Çın.

Ses bütün Araf’ta yankılandı.

Çocuklar yere çömeldi.

En küçük çocuk elleriyle kulaklarını kapattı.

“Hayır.”

“Ne oluyor?”

“Kapıyı açtı.”

“Hangi kapıyı?”

Çocuk cevap vermedi.

Çünkü arkamızda bir kapı belirmişti.

Bu kez kapının üzerinde isim yoktu.

Yalnızca küçük bir delik vardı.

Anahtar deliği.

Yerdeki anahtar kendi kendine hareket etti.

Taşın üzerinde süründü.

Kapıya kadar gitti.

Sonra havaya kalktı.

Anahtar deliğine girdi.

Çevrildi.

Klik.

Kapı açılmadı.

İçeriden bir çocuk ağlaması geldi.

Sonra ikinci.

Sonra üçüncü.

Ağlamalar çoğaldı.

Kapının arkasında yüzlerce çocuk vardı.

Kapı hâlâ açılmıyordu.

En küçük çocuk yanıma geldi.

“İçeri girmemelisin.”

“Niçin?”

“Çünkü orası çocukların yeri değil.”

“Peki kimin?”

Çocuk bana baktı.

“Senin.”

Kapının yüzeyinde bir hareket oldu.

İçeriden biri kapıya elini bastı.

Sonra ikinci el.

Sonra onlarca el.

Parmaklar kapının altından dışarı çıktı.

Tırnakları taşla kaplıydı.

Hepsi aynı anda kapıyı tıklatmaya başladı.

Tak.

Tak.

Tak.

Bir ritim oluştu.

En küçük çocuk fısıldadı:

“Konuşma.”

“Niye?”

“Çünkü cevap verirsen seni tanırlar.”

“Kim?”

Kapının arkasındaki bütün çocuklar sustu.

Sessizlik geldi.

Sonra tek bir ses:

“Annen.”

İçimde bir şey durdu.

Kalbim atmayı bıraktı sandım.

“Ne dedin?”

En küçük çocuk geri çekildi.

“Biz söylemedik.”

“Kim söyledi?”

Kapının arkasından kadın sesi geldi.

“Ben.”

Kapı aralandı.

Sadece birkaç santimetre.

İçeriden soğuk hava geldi.

Sonra bir el.

Kadın eli.

Parmaklarının arasında eski bir fotoğraf tutuyordu.

Fotoğrafı kapının altından bana doğru itti.

Eğilip aldım.

Fotoğrafta bir bebek vardı.

Kundakta.

Fotoğrafın arkasında tek bir tarih yazıyordu.

Amsterdam — 2019

Fotoğrafın altındaki çocuk bendim.

Ama fotoğrafın sağ tarafında başka biri daha vardı.

Yüzü çizilmişti.

Sadece eli görünüyordu.

Bebeğin boynunu tutuyordu.

Fotoğrafı çevirdim.

Arkasında ikinci bir cümle vardı:

“Onu Araf’a bırak.”

Nefesim kesildi.

“Bu ne?”

Çocuklar cevap vermedi.

Kapının arkasındaki kadın konuştu:

“Geçmişini arıyorsan yanlış yere bakıyorsun.”

“Sen kimsin?”

“Bunu zaten biliyorsun.”

“Hayır.”

Kadın güldü.

“Henüz bilmiyorsun.”

Kapı kapandı.

Fotoğraf elimde kaldı.

Çocuklar yavaşça ayağa kalktı.

En küçük olan bana yaklaştı.

“Şimdi anladın mı?”

“Neyi?”

“Bizi sen çağırmadın.”

“Kim çağırdı?”

Çocuk başını kaldırdı.

Araf’ın taş tavanına baktı.

“Seni bırakan kişi.”

O anda bütün ışıklar söndü.

Taş zeminin altında binlerce çocuk aynı anda nefes aldı.

İlk kez.

Ve Araf’ın tamamı nefes sesiyle doldu.

Sonra bir çocuk ağlamaya başladı.

Bir başkası güldü.

Bir diğeri adımı söyledi.

Ardından yüzlercesi.

Binlercesi.

Adımı tekrar ettiler.

Ben geri çekildim.

En küçük çocuk elimi tuttu.

“Koş.”

“Nereye?”

“Onlar uyanmadan.”

“Kim?”

Çocuk bana baktı.

İlk defa gözlerinde korkuyu açıkça gördüm.

“Araf’ın yetişkinleri.”

Taş zeminin altında bir şey hareket etti.

Çok büyük bir şey.

Ve bu kez çocuklar değil,

yetişkinler nefes aldı.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar