ARAF’IN ÇOCUKLARI
Kapı yoktu. Ama açıldı. Taş zeminin üzerinde, yaşları olmayan çocuklar bekliyordu. Nefes almıyorlardı. Çünkü Araf'ta nefes almak yaşamak anlamına gelmiyordu. Onlar ölülerden korkmuyordu. ...
1. Bölüm

KAPI YOKTU. AMA AÇILDI.

6 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Kapı yoktu.

Ama açıldı.

Önce bunu fark etmedim.

Karşımda yalnızca taş bir duvar vardı. Ne kolu vardı ne eşiği ne de kapı boşluğu. Taşlar birbirine öylesine sıkı oturmuştu ki aralarından bir bıçak ucu bile geçemezdi.

Sonra duvarın ortasında ince bir çizgi belirdi.

Çizgi yukarıdan aşağıya indi.

Ses çıkmadı.

Bir kapının açılırken çıkarması gereken hiçbir ses yoktu.

Menteşe gıcırtısı duymadım.

Taşın sürtünmesini de.

Yalnızca içerideki havanın değiştiğini hissettim.

Soğuk dışarı çıkmadı.

İçeri girdi.

Nefes aldığım anda ciğerlerim kasıldı.

Sanki uzun zamandır kapalı tutulmuş bir yer, ilk kez benim nefesimi kabul etmişti.

Açılan yerde karanlık yoktu.

Işık da yoktu.

Bunu ilk anda anlamak zordu.

Gözlerim bir şeye alışmaya çalıştı ama alışacak hiçbir şey bulamadı. Karşımda boşluk vardı. Yine de boşluk değildi.

İçeri adım attım.

Ayağım taşa değdi.

Kapı arkamdan kapanmadı.

Çünkü kapı hiç yoktu.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Taş zeminin ortasında çocuklar vardı.

Dizlerini göğüslerine çekmişlerdi.

Daire şeklinde oturuyorlardı.

İlk bakışta kaç kişi olduklarını anlayamadım.

Sonra saymaya çalıştım.

On iki.

Yirmi üç.

Otuz yedi.

Tekrar baktığımda daha fazlaydılar.

Gözlerimi kapattım.

Açtım.

Saymayı bıraktım.

Yaşları yoktu.

Bunu yüzlerinden anlayamadım.

Çünkü yüzleri yoktu.

Her birinin başının olması gereken yerde soluk, biçimsiz bir deri vardı. Burun yoktu. Ağız yoktu. Kulak yoktu.

Yalnızca göz çukurları vardı.

İçeri doğru çökmüş, derin iki boşluk.

Kuyu gibiydiler.

Karanlıktılar.

Ama bana bakıyorlardı.

Nefes almıyorlardı.

Buna emindim.

Göğüsleri hareket etmiyordu.

Omuzları yükselmiyordu.

Taşın üzerinde bu kadar sessiz durmalarının sebebi de buydu.

Nefes almayı bekliyorlardı.

Adımı söyledim.

Sesim beklediğim kadar uzağa gitmedi.

Ağzımdan çıktıktan hemen sonra yere düştü sanki.

Hiçbiri dönmedi.

İkinci kez söyledim.

Bu kez taş zeminin altında bir şey hareket etti.

Çocuklar yine kıpırdamadı.

En küçük olan başını kaldırdı.

Onu daha önce fark etmemiştim.

Dairenin tam ortasında oturuyordu.

Boyu diğerlerinin dizlerine bile gelmeyecek kadar küçüktü.

Boynunda ip izleri vardı.

Eskiydiler.

Ama hâlâ ıslaktılar.

İzlerin içinden koyu bir sıvı yavaşça boynuna doğru süzülüyor, sonra derisinin içinde kayboluyordu.

Dudaklarını araladı.

Dudaklarının arasındaki boşluk olması gerekenden uzundu.

Ses ağzından çıkmadı.

Dişlerinin arasındaki karanlıktan aktı.

“Burada büyümüyoruz.”

Sorularımı yutkundum.

Araf, soruyu sevmezdi.

Bunu nereden bildiğimi bilmiyordum.

İçeri girdiğim andan beri bazı şeyleri biliyordum.

Taşın altında ne olduğunu bilmiyordum.

Çocukların kim olduğunu bilmiyordum.

Buraya nasıl geldiğimi de bilmiyordum.

Ama Araf'ta bazı soruların insanı sorandan önce öldürdüğünü biliyordum.

Yine de konuştum.

“Beni kim çağırdı?”

Başlarını aynı anda kaldırdılar.

Yüzleri olmadığı hâlde bunu yaptıklarını gördüm.

Göz çukurlarındaki karanlık değişti.

Çocuklar fısıldadı.

Fısıltı duvara çarpıp geri dönmedi.

Kemiğime saplandı.

“Bizi duymayanlar.”

Dizlerim çözüldü.

Ama yere düşmedim.

Taş zeminin ayaklarımı tuttuğunu hissettim.

Bir kız çocuğu dairenin kenarından doğruldu.

Saçlarını geriye itti.

Saçlarının altında deri yoktu.

Kafatası açıktaydı.

Kemiğin üzerine tırnakla kazınmış işaretler vardı.

Bazıları derindi.

Bazıları silinmişti.

Bazıları o kadar yeniydi ki kemikten hâlâ toz dökülüyordu.

Parmaklarını yere bastı.

Taş, et gibi çöktü.

Parmaklarının altında iz kaldı.

İz bir süre açık kaldı.

Sonra yavaşça kapandı.

“Bize ad verdiler,” dedi.

Sesi normaldi.

Bu daha kötüydü.

“Sonra sustular.”

Bir ad istediler benden.

Bunu söylemediler.

Hep birlikte bana baktılar.

Araf'ta bazı isteklerin söylenmesine gerek yoktur.

Birini vermedim.

İçimde isimler vardı.

Çocukluğumdan kalmış isimler.

Unuttuğumu sandığım isimler.

Hiç tanımadığım hâlde yıllardır dilimin altında taşıdığım isimler.

Hiçbirini söylemedim.

Çünkü burada ad vermek, et vermektir.

Bir adı söylediğiniz anda o ad size ait olmaktan çıkar.

Bir yerinizden kopar.

Küçük çocuk boynunu eğdi.

İp izi sıkıldı.

Bir an nefes alamıyor gibi oldu.

Ama nefes almadığını hatırladım.

“Adını söyle,” dedi.

“Hayır.”

“Bir tane.”

“Vermeyeceğim.”

Başımı çevirdim.

O anda çocukların arasında bir boşluk gördüm.

Orada bir çocuk yoktu.

Taşın üzerinde yalnızca küçük bir çöküntü vardı.

Dizlerini göğsüne çekerek uzun süre oturmuş birinin bıraktığı iz gibi.

İzin içinde bir isim yazıyordu.

Baktığım anda silindi.

En uzun boylu olan ayağa kalktı.

Ayakları yere değmedi.

Yine de taşın üzerinde yürüdüğünü duyabiliyordum.

Gövdesi omuzlarından aşağı sarkıyordu.

Sanki biri onu yanlış yerden asmıştı.

Yaklaştıkça boyu uzadı.

Ya da ben küçüldüm.

Göğsünü açtı.

İçeride kalp yoktu.

Çiviler vardı.

Paslı.

Hâlâ atan.

Her vuruşta göğsünün içinden pas dökülüyordu.

“Bizi geri gönderecek misin?” dedi.

“Geri”nin neresi olduğunu bilmiyordum.

Bunu söylemek istedim.

Dilim hareket etmedi.

Çünkü Araf'ta bilmemek de bir cevap sayılırdı.

Başımı salladım.

Yanlış cevaptı.

Bunu çocukların yüzü olmadığı hâlde anladım.

Taş zeminin altından bir ses geldi.

İlk kez o zaman gerçekten korktum.

Ses bir şeyin yürüyüşü değildi.

Bir şeyin yaklaşması da değildi.

Sanki bulunduğumuz yer, bizim altımızda yön değiştiriyordu.

En küçük çocuk bana baktı.

“Yalan söyledin.”

“Yalan söylemedim.”

“Geri neresi bilmiyorsun.”

“Bilmiyorum.”

“Bizi yine de göndereceksin.”

“Bilmiyorum.”

Bu kez bütün çocuklar ayağa kalktı.

Işık söndü.

Işık hiç yanmamıştı zaten.

Ama yokluğu değişti.

Önce çocukların göz çukurlarını kaybettim.

Sonra taş zemini.

Sonra kendi ellerimi.

Karanlığın içinde bir şeyler hareket ediyordu.

Çocuklar yaklaştı.

Dokunmadılar.

Dokunmak burada gereksizdi.

İnsan bedenine dokunmadan da içine girilebileceğini o gece öğrendim.

Düşüncelerimi saydılar.

Birer birer.

İlk düşündüğüm şeyi buldular.

Sonra onu benden aldılar.

İkinci düşüncemi buldular.

Onu da.

Her biri kafamın içinde bir çekmece açılıyor, içinden bir şey çıkarılıyormuş gibi hissettim.

Bazıları anıydı.

Bazıları isim.

Bazıları yüz.

Bazıları hiç yaşanmamış şeylerdi.

En korkuncu buydu.

Hangilerinin gerçekten bana ait olduğunu bilmiyordum.

“Bu benim,” dedim.

Karanlığın içinden bir çocuk sesi geldi.

“Hayır.”

“Bu da benim.”

“Hayır.”

“Peki ne benim?”

Uzun süre cevap vermediler.

Sonra en küçük çocuk kulağıma eğildi.

Nefesini hissetmedim.

Yine de kulağımın içi ıslandı.

“Hangisinin sana ait olmadığını söyle.”

Sustum.

Çocuklar bunu bekliyordu.

Bir düşünce gördüm.

Yıllardır benim sandığım bir düşünce.

Bana ait olmayan bir sesin, kendi sesim gibi kafamda yaşadığını ilk kez fark ettim.

Onu söylemedim.

Çocuk güldü.

Dişlerinin arasındaki boşluk açıldı.

İçeriden başka bir çocuk bana baktı.

Geri çekildim.

Taşa bastım.

Ayağımın altında bir parmak kırıldı.

Kime ait olduğunu görmedim.

Çıt sesi karanlığın içinde uzun süre dolaştı.

“Çıkabilirsin,” dedi en küçük çocuk.

Bir şey açıldı.

Kapı yine yoktu.

Ama açıldı.

Karanlığın içinde, geldiğim yere benzeyen bir boşluk belirdi.

“Çıkabilirsin,” dedi tekrar.

Sonra boynundaki ıslak ip izine dokundu.

“Bana ne olacak?”

“Bilmiyorum.”

“Yine bilmiyorsun.”

Çocuklar bir adım geri çekildi.

“Çıkabilirsin.”

Boşluğa baktım.

“Nasıl?”

Bu kez bütün çocuklar aynı anda konuştu.

“Bir yolu var.”

“Ne?”

En küçük olan yaklaştı.

İlk kez gözlerimin içine baktığını hissettim.

Göz çukurları karanlık değildi artık.

İçlerinde benim odam vardı.

Kendi yatağım.

Kendi duvarlarım.

Kendi kapım.

Ve yatağın üzerinde oturan küçük bir çocuk.

Bana sırtını dönmüştü.

“Çıkabilirsin,” dedi.

“**Ama birimizi yanında götür.**”

Kapı yine yoktu.

Ama açıldı.

Geri adım attım.

Bir kez.

Sonra bir kez daha.

Taşın dışına çıktığımı sandım.

Duvar yoktu.

Araf yoktu.

Çocuklar yoktu.

Ayaklarımın altında kendi evimin zemini vardı.

Nefes aldım.

Gerçekten nefes aldım.

Bir süre kıpırdamadan durdum.

Sonra arkamı döndüm.

Kapı yoktu.

Ama kapanmıştı.

Koridor sessizdi.

Arkamdan ayak sesi gelmedi.

Bir süre bunu dinledim.

Hiçbir şey yoktu.

Sonra göğsümün içinde küçük bir hareket hissettim.

Sanki biri karanlık bir odada yer arıyordu.

Dilim damağıma yapıştı.

Nefesim kesildi.

Ve o an anladım.

Arkamdan gelmedi.

**İçimde geldi.**
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar