Kapı yoktu.
Ama açıldı.
Taş zeminin üzerinde, yaşları olmayan çocuklar bekliyordu.
Nefes almıyorlardı.
Çünkü Araf'ta nefes almak yaşamak anlamına gelmiyordu.
Onlar ölülerden korkmuyordu.
...
Duvarlar yerindeydi. Lambanın sarı ışığı tavandan aşağı dökülüyordu. Kapımın önündeki paspas eğrilmişti. Sol taraftaki duvarda yıllardır görmeye alıştığım çatlak hâlâ vardı.
Her şey yerindeydi.
Bu yüzden hiçbir şeyin yerinde olmadığı daha kolay anlaşılıyordu.
Anahtarı elimde tuttuğumu fark ettim.
Ne zaman cebimden çıkardığımı hatırlamıyordum.
Kapının önünde uzun süre bekledim.
Açmak istemedim.
İçeri girmek de istemedim.
Ama dışarıda kalmak için bir nedenim yoktu.
Bir nedenim olmalıydı.
Kapıyı açtım.
Evin içi karanlıktı.
Işığı açmak için elimi uzattım.
Anahtarın yerini bulamadım.
Duvar olması gereken yerde yumuşak bir yüzey vardı.
Elimi çektim.
Tekrar dokundum.
Taş değildi.
Boya değildi.
Deri gibiydi.
Nefes alıyordu.
Elimi geri çektim.
Işık yandı.
Duvar yine duvardı.
Uzun süre ona baktım.
Çatlak yerindeydi.
Hiçbir şey hareket etmiyordu.
Kendi kendime bunun yorgunluk olduğunu söyledim.
Araf'ta uzun süre kalmıştım.
Ne kadar uzun olduğunu bilmiyordum.
Belki birkaç dakika.
Belki bir gece.
Belki yıllardır oradaydım ve şimdi ilk kez evime dönmüştüm.
Bu düşünceyi hemen susturdum.
Susturmak kolaydı.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Olduğum yerde donup kaldım.
Göğsümün tam ortasında küçük bir hareket.
Bir kas seğirmesi değildi.
Kalp atışı da.
Bir şey yer değiştiriyordu.
Sanki dar bir yerde oturmuş, daha rahat bir pozisyon bulmaya çalışıyordu.
Nefesimi tuttum.
Hareket kesildi.
Nefes aldım.
Tekrar başladı.
“Burada mısın?” dedim.
Sesim boş koridorda yankılandı.
Cevap gelmedi.
Sonra göğsümün içinden küçük bir ses duyuldu.
“Hayır.”
Geri çekildim.
Sırtım kapıya çarptı.
Ses yeniden geldi.
Bu kez daha yakından.
“Buradasın.”
Kendi göğsüme baktım.
Elimi üzerine koydum.
Kalbim atıyordu.
Altında başka bir şey daha vardı.
Düzensiz.
Küçük.
Sabırsız.
Elimi çektiğim anda hareket etti.
Parmaklarımın altından bir şey geçti.
İçeriden.
Derimi germeden.
Kemiklerime dokunmadan.
Ama oradaydı.
Bütün gece uyumadım.
Yatağa girmedim.
Salondaki koltuğa oturdum ve sabahı bekledim.
Ev sessizdi.
Fazla sessizdi.
Buzdolabının sesi yoktu.
Dışarıdan araba sesi gelmiyordu.
Borulardan su geçmiyordu.
Sessizliğin içinde kendi nefesimi dinledim.
Sonra ikinci bir nefes duydum.
Kendi nefesimden yarım saniye sonra geliyordu.
Nefes aldım.
Bir.
Sonra ikinci nefes.
Nefes verdim.
Bir.
Sonra ikinci nefes.
Kıpırdamadım.
İçimdeki şey nefes almıyordu.
Bunu biliyordum.
Çocuklar nefes almayı beklerdi.
Demek ki ses içeriden gelmiyordu.
Koltuğun karşısındaki koridorun ucuna baktım.
Karanlıkta biri duruyordu.
Küçük bir gölge.
Başını eğmişti.
“Buraya gel,” dedim.
Gölge kıpırdamadı.
“Sen misin?”
Cevap vermedi.
Işığı açmak için ayağa kalktım.
Koridora yaklaştım.
Gölge yoktu.
Yerde küçük, ıslak ayak izleri vardı.
Bir çocuğa aitti.
Koridorun sonundan başlıyorlardı.
Bana doğru geliyorlardı.
Sonra birden bitiyorlardı.
Göğsümün önünde.
Elimi ağzıma kapattım.
İzlerin bittiği yere dokunmadım.
İçimdeki şey kıpırdadı.
Bu kez daha sert.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Kusacak gibi oldum.
Boğazıma kadar gelen şey yukarı çıkmadı.
Geri indi.
Bir çocuk sesi duydum.
Çok uzaktan.
“Bizi duymayanlar.”
Kulaklarımı kapattım.
Ses kesilmedi.
“Bizi duymayanlar.”
“Sus,” dedim.
O anda evin bütün ışıkları söndü.
Pencereden dışarı baktım.
Sokak lambaları yanıyordu.
Karşı apartmanın pencerelerinde ışık vardı.
Sadece benim evim karanlıktı.
Ve karanlığın içinde çocuklar konuşmaya başladı.
İlk başta bir taneydi.
Sonra iki.
Sonra daha fazla.
Fısıltıları duvarların arasından geliyordu.
Yatak odasından.
Mutfaktan.
Banyonun içinden.
Ama en çok kendi göğsümden.
“Sus,” dedim tekrar.
Bir çocuk güldü.
“Bizi yine mi susturacaksın?”
Ayağa kalktım.
Kapıya yöneldim.
Evden çıkacaktım.
Anahtar kapının üzerindeydi.
Elimi uzattım.
Anahtar yoktu.
Kapı kolu yoktu.
Kapı yerinde değildi.
Yerinde duvar vardı.
Duvarın ortasında ince bir çizgi belirdi.
Yukarıdan aşağıya.
Sessizce.
Geri çekildim.
Çizgi açıldı.
Kapı yoktu.
Ama açıldı.
Karşımda Araf yoktu.
Kendi yatak odam vardı.
Yatağın üzerinde çocuklar oturuyordu.
Daire şeklinde.
Hepsi bana bakıyordu.
Bu kez yüzleri vardı.
Hepsi benim yüzümdü.
Ama farklı yaşlardaydılar.
Dört yaşında.
Sekiz.
On iki.
On altı.
Kırk.
Hiç yaşlanmamış olanlar.
Hiç büyümemiş olanlar.
Her biri farklı bir anda bırakılmış hâlimdi.
Korkarken.
Susarken.
Görmezden gelirken.
En yakındaki konuştu.
Ağzı yoktu.
Ses göğsümün içinden çıktı.
“Bizi böyle bıraktın.”
Ellerini kaldırdılar.
Parmakları fazla fazlaydı.
Ek yerlerinden saydam bir sıvı sızıyordu.
Kan değildi.
Soğuktu.
Yere damladığında buharlaşıyordu.
Buhar yükselip kelime şekilleri aldı.
Okumaya çalıştım.
Okunmuyordu.
Okunması yasaktı.
Bir çocuk diz çöktü.
Dizleri ters yönde eklemlenmişti.
Göğsünü kendi elleriyle açtı.
İçeride dişlerle örülmüş bir kese vardı.
Keseden çürümüş bir ninni sesi sızıyordu.
“Bunu bize sen öğrettin,” dedi.
“Ben size hiçbir şey öğretmedim.”
Çocuk başını kaldırdı.
“Susmayı öğrettin.”
Başka biri sırtını döndü.
Omurgası dışarıdaydı.
Omurlarının arasına isimler kazınmıştı.
Bazıları silinmişti.
Bazıları hâlâ tazeydi.
Parmağıyla birini gösterdi.
Benim adım.
Araf'ta ad, çivi gibidir.
Söylendiği yere saplanır.
İsmime baktım.
Onu okumadım.
Okursam yeniden bana ait olacağını düşündüm.
Belki de zaten hiçbir zaman benim değildi.
Hava ağırlaştı.
Nefes almak zorlaştı.
Her nefeste içeri birini daha alıyormuşum gibi hissediyordum.
Göğsümde yeniden hareket oldu.
Bu kez saklanmadı.
Bir şey kaburgalarımın arasında yukarı doğru ilerledi.
Küçük bir el göğsümün içinden bastırdı.
Derim dışarı doğru gerildi.
Avucumu göğsüme bastım.
El kayboldu.
En küçük çocuk bana yaklaştı.
Ayakları yoktu.
Sürünerek geliyordu.
Boynundaki ip izi bu kez canlıydı.
Sıkılıyor.
Gevşiyor.
Tekrar sıkılıyordu.
“Şimdi sıra sende,” dedi.
“Neye?”
Cevap vermedi.
Alnıma baktı.
Sonra bütün çocuklar aynı anda bana doğru yaklaştı.
Dokunmadılar.
Ama alnım açıldı.
Acı hissetmedim.
Bu daha kötüydü.
Düşüncelerim ayrılmaya başladı.
Sanki kafamın içinde birbirine karışmış yüzlerce ses vardı ve biri onları tek tek ayırıyordu.
Bir düşünce.
Bir ses.
Bir korku.
Bir isim.
Bir çocuk.
“Hangisi sana ait?” diye sordular.
Cevap veremedim.
Çünkü hiçbirini seçemiyordum.
Bir çocuk göğsümün üzerine çıktı.
Ağırlığını hissetmedim.
Sonra bana baktı.
“Benim adım ne?” dedi.
“Bilmiyorum.”
“Beni sen çağırdın.”
“Hayır.”
“Bizi duymayanlar çağırdı.”
“Ben onları duydum.”
Çocuk gülümsedi.
“Geç kaldın.”
Göğsüme doğru eğildi.
İçime girdi.
Bağırmadım.
Bağırmak, hâlâ bütün olduğuna inanmak demektir.
Işık yine yoktu.
Ama bu kez karanlık da değildi.
Evim görünmüyordu.
Çocuklar görünmüyordu.
Araf da.
Sadece doluydu.
İçim.
Göğsüm.
Boğazım.
Başım.
Sanki bütün bedenim tek bir odaydı ve biri bütün kapıları içeriden kilitlemişti.