ARAF’IN ÇOCUKLARI
Kapı yoktu. Ama açıldı. Taş zeminin üzerinde, yaşları olmayan çocuklar bekliyordu. Nefes almıyorlardı. Çünkü Araf'ta nefes almak yaşamak anlamına gelmiyordu. Onlar ölülerden korkmuyordu. ...
4. Bölüm

ARAF’IN YETİŞKİNLERİ

2 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Araf’ın yetişkinleri nefes aldığında çocuklar sustu.

Bunu ilk kez o zaman anladım.

Çocukların fısıltıları kesildi.

Ağlamaları durdu.

Taşın altındaki hareket bile sona erdi.

Sanki bütün Araf, birilerinin uyanmasını bekliyordu.

En küçük çocuk elimi bırakmadı.

Parmakları buz gibiydi.

“Bana bak,” dedi.

Baktım.

“Ne olursa olsun onların söylediklerine inanma.”

“Kim bunlar?”

Çocuk cevap vermedi.

Koridorun sonuna baktı.

Orada üç kişi duruyordu.

İnsan biçimindeydiler.

İlk bakışta sıradan insanlardı.

Biri yaşlı bir adamdı.

Üzerinde beyaz bir elbise vardı.

Ellerini önünde birleştirmişti.

İkincisi orta yaşlı bir kadındı.

Başını eğmişti.

Üçüncüsü genç bir adamdı.

Yüzünde hiçbir ifade yoktu.

Üçünün de ayakları çıplaktı.

Ama taş zemine bastıkları yerde ayak izi kalmıyordu.

Yaşlı adam bana baktı.

Gülümsedi.

“Geç kaldın.”

Bu cümleyi daha önce duymuştum.

Çocuklardan.

Ama onun ağzından çıktığında başka bir anlam taşıyordu.

“Burası neresi?”

Adam başını eğdi.

“Araf.”

“Biliyorum.”

“Hayır.”

Gülümsemesi genişledi.

“Henüz bilmiyorsun.”

Kadın araya girdi.

“Buraya gelen herkes önce kendini masum sanır.”

Genç adam güldü.

“Sonra herkes başkasını suçlar.”

“Ben kimseyi suçlamıyorum.”

Yaşlı adam bana yaklaştı.

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Peki bizi neden çağırdın?”

“Ben sizi çağırmadım.”

Adam başını yana eğdi.

“Çocuklar da böyle söyledi.”

En küçük çocuk elimi daha sıkı tuttu.

Adam çocuğa baktı.

“Sen hâlâ burada mısın?”

Çocuk cevap vermedi.

Adam eğildi.

“Senin artık konuşmaman gerekiyordu.”

Çocuk geri çekildi.

“Bana dokunma.”

Adam elini kaldırdı.

Çocuk titredi.

Ama adam ona dokunmadı.

Sadece gülümsedi.

“Bak.”

Bana döndü.

“Çocuklar korkaktır.”

İçimde bir şey koptu.

“Hayır.”

Adam kaşlarını kaldırdı.

“Ne?”

“Çocuklar korkak değil.”

“Öyle mi?”

“Onlar sizden korkuyor.”

Adam güldü.

“Bizden değil.”

Elini göğsüne koydu.

“Günahlarından.”

Kadın konuştu:

“Biz hata yaptık.”

Genç adam başını salladı.

“İnsan nefsine yenilebilir.”

Yaşlı adam ekledi:

“Sonra tövbe eder.”

Üçü birden bana baktı.

Sanki beklediğim cevabı vermemi istiyorlardı.

“Sonra?”

Kadın gülümsedi.

“Temizlenir.”

Araf sessizleşti.

“Kim temizlenir?”

Kadın cevap vermedi.

“İnsan.”

“Peki çocuk?”

Yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Çocuk ne?”

“Çocuk.”

“Onun da bir sınavı vardır.”

İçimdeki öfke büyüdü.

“Çocuk sınav değildir.”

Yaşlı adam ilk kez sinirlendi.

“Her şeyi anlamıyorsun.”

“Anlamak istemiyorum.”

“Sen kimsin?”

“Bilmiyorum.”

“Biliyorsun.”

“Hayır.”

Adam bana yaklaştı.

“Sen bizi suçlamak için geldin.”

“Hayır.”

“Bizi yargılamak için.”

“Hayır.”

“Bizi cehenneme göndermek için.”

Başımı salladım.

“Hayır.”

“Öyleyse neden buradasın?”

Çocukların arasına baktım.

Hepsi susuyordu.

Sonra cevap verdim.

“Onları duymak için.”

Yaşlı adamın yüzü değişti.

İlk kez korktu.

Çünkü Araf’ın yetişkinleri için en tehlikeli şey suçlanmak değildi.

Hatırlanmaktı.

Kadın geriye çekildi.

“Bizi yanlış anladın.”

“Hayır.”

“Biz de mağdurduk.”

“Olabilirsiniz.”

“Biz de acı çektik.”

“Buna inanmıyorum demedim.”

“Öyleyse neden bizi suçluyorsun?”

“Çünkü acı çekmiş olmak, başka bir çocuğa acı çektirme hakkı vermez.”

Sessizlik.

Genç adam yere baktı.

“Ben nefsime yenildim.”

Araf'ın duvarları titredi.

Bir çocuk ağladı.

Yaşlı adam hemen konuştu:

“Şeytan kandırdı.”

Taş zeminin altında bir ses yükseldi.

Çocukların hepsi başını kaldırdı.

En küçük çocuk fısıldadı:

“Yalan.”

Adam çocuğa baktı.

“Ne dedin?”

Çocuk ilk kez yüksek sesle konuştu.

“Yalan.”

Adam ona doğru yürüdü.

Ben araya girdim.

“Dokunma.”

Adam durdu.

“Sen onun tarafındasın.”

“Evet.”

“Bizi tanımıyorsun.”

“Onları tanımaya çalışıyorum.”

“Bizi de tanı.”

“İstemiyorum.”

Adamın yüzü bozuldu.

“Bizi anlamadan yargılayamazsın.”

“Çocuğu anlamadan nasıl yargıladınız?”

Kimse cevap vermedi.

Kadın ağlamaya başladı.

Ama gözlerinden yaş çıkmadı.

Sadece yüzü ıslandı.

“Ben tövbe ettim,” dedi.

“Biliyorum.”

“Ben pişmanım.”

“Biliyorum.”

“Ben temizim.”

Araf'ın taşları çatladı.

Kadın sustu.

Bir çocuk onun arkasında belirdi.

Boynunda ip izi vardı.

Kadın çocuğu görmedi.

Çocuk bana baktı.

Sonra kadının sırtına baktı.

Ve konuştu.

“Beni hatırlıyor musun?”

Kadın başını çevirdi.

Çocuk yoktu.

Kadın bana baktı.

“Gördün mü?”

“Evet.”

“Ne gördün?”

“Senin görmek istemediğini.”

Kadın dizlerinin üzerine çöktü.

“Ben kötü biri değilim.”

Araf'ın duvarlarından binlerce ses yükseldi.

“Ben kötü biri değilim.”

Aynı cümle tekrarlandı.

Yüzlerce ağız.

Binlerce.

Her tekrarında ses biraz daha değişti.

“Ben kötü biri değilim.”

“Ben kötü biri değilim.”

“Ben kötü biri değilim.”

Sonra çocukların sesi geldi.

“Biliyoruz.”

Herkes sustu.

En küçük çocuk konuştu:

“Bize kötü olduklarını söylemediler.”

“Ne söylediler?”

“İyi olduklarını.”

Bu cümle Araf'ın içinde uzun süre yankılandı.

Yaşlı adam yere baktı.

Sonra ellerini kaldırdı.

“Ben de dua ettim.”

“Ettin.”

“Ben de tövbe ettim.”

“Ettin.”

“Ben de kutsal yerlere gittim.”

“Gittin.”

“Öyleyse neden hâlâ suçluyum?”

Cevap vermedim.

En küçük çocuk cevap verdi:

“Çünkü beni susturmadın diye değil.”

Adam ona baktı.

“Ne?”

“Beni susturduğun için.”

Araf'ın bütün duvarları açıldı.

İçlerinden yüzler çıktı.

Çocuk yüzleri.

Yüzlerce.

Hepsi aynı anda konuştu:

“Şeytan değildik.”

“Canavar değildik.”

“Günah değildik.”

“Biz çocuktuk.”

Yaşlı adam kulaklarını kapattı.

Kadın ağlamaya başladı.

Genç adam diz çöktü.

“Ben nefsime yenildim.”

Bu kez Araf cevap verdi.

“**Nefsin sen değil miydi?**”

Adam başını kaldırdı.

Duvarlardan ikinci ses geldi:

“Şeytan seni kandırdı.”

Araf sustu.

Sonra üçüncü ses:

“**Ellerini kim kullandı?**”

Genç adam ellerine baktı.

Ellerinde kan yoktu.

Ama ilk kez ellerinin temiz olmadığını gördü.

Kadın fısıldadı:

“Ben tövbe ettim.”

En küçük çocuk ona baktı.

“Ben etmedim.”

Kadın sustu.

Çocuk devam etti:

“Sen kendin için ettin.”

Araf'ın zemini açılmaya başladı.

İnsanlar düşmedi.

Bedenleri yerinde kaldı.

Ama üzerlerindeki bütün mazeretler sökülmeye başladı.

Önce “nefsim” gitti.

Sonra “şeytan”.

Sonra “pişmanım”.

Sonra “ben de mağdurum”.

Sonra “ben iyi bir insanım”.

Geriye yalnızca çıplak gerçek kaldı.

Yaşlı adam çığlık attı.

“Beni affedin!”

Çocuklar cevap vermedi.

Adam tekrar bağırdı:

“Allah beni affetsin!”

Araf yine sustu.

Sonra en küçük çocuk başını kaldırdı.

“Affedilmek başka.”

Adam sustu.

“Hatırlanmamak başka.”

Bir adım attı.

“Biz hatırlıyoruz.”

İşte o anda anladım.

Araf ceza vermiyordu.

Araf hatırlatıyordu.

Çocuklar ölülerden korkmuyordu.

Onlar yaşayanların kendilerine ne yaptığını hatırlıyordu.

Ve ben ilk kez Araf'ın gerçek korkusunu gördüm.

Burada hiç kimse kendisini kandıramıyordu.

İnsan ne yaptıysa, onu yeniden görmek zorundaydı.

Ama Araf'ın en ağır cümlesi henüz söylenmemişti.

En küçük çocuk bana döndü.

“Şimdi sıra sende.”

“Neden?”

“Çünkü sen de bir şey saklıyorsun.”

“Ne?”

Çocuk göğsümü gösterdi.

“Bizi neden duyduğunu.”

Elimi göğsüme koydum.

İçeride bir kalp atıyordu.

Ama kalbin altında başka bir ses vardı.

Bir kadın sesi.

Çok eski.

Çok yakından.

Ve ilk kez ne söylediğini anlayabildim:

“Beni de bırakmıştın.”

Kadın sesi içimde tekrarlandı.

“Beni de bırakmıştın.”

“Ben seni tanımıyorum.”

Çocuklar geri çekildi.

Hepsi.

Aynı anda.

Sanki söyleyeceğim cevabı biliyorlardı.

“Tanıyorsun,” dedi en küçük çocuk.

“Hayır.”

“Adını söyle.”

“Bilmiyorum.”

“İşte bu yüzden buradasın.”

Taş zeminin üzerinde bir kapı daha belirdi.

Bu kez kapının arkasında kimse yoktu.

Sadece karanlık vardı.

En küçük çocuk kapıyı gösterdi.

“Oraya girmelisin.”

“Neden?”

“Çünkü Araf'ın yetişkinleri senin hikâyen değildi.”

“Ya neydi?”

“Uyarı.”

Kapıya baktım.

Üzerinde bir cümle belirdi:

“Masumiyet, söylenen bir söz değildir.”

Kapı açıldı.

İçeriden çocuk ağlaması gelmedi.

Bu kez bir bebeğin sessizliği vardı.

Daha korkunçtu.

İçeri girdim.

Ve Araf'ın ilk kez bana ait olan kısmını gördüm.

Kapı arkamdan kapandı.

Çocukların sesleri dışarıda kaldı.

İçeride yalnızdım.

En azından öyle sandım.

Sonra karanlıkta bir ses duyuldu:

“Sen neden onları savundun?”

Cevap vermedim.

“Cadı dediler.”

Sessizlik.

“Büyücü dediler.”

Bir adım attım.

“Ucube dediler.”

Bir adım daha.

“Yine de sustun mu?”

Başımı kaldırdım.

“Hayır.”

Ses güldü.

“Peki neden?”

İlk kez cevap verdim.

“Çünkü onlar masum değildi.”

Karanlık hareket etti.

“Kim?”

“Çocukları susturanlar.”

“Peki sen?”

Sustum.

Ses yaklaştı.

“Sen masum musun?”

Başımı sallamadım.

“Hayır.”

Karanlıkta bir çocuk ortaya çıktı.

Elinde küçük bir taş vardı.

Taşı bana uzattı.

“Al.”

“Neden?”

“Onları taşla.”

Taşa baktım.

Sonra çocuğa.

“Hayır.”

“Şeytanı taşlamayacak mısın?”

“Hayır.”

“Niçin?”

Taşı çocuğun elinden aldım.

Yere bıraktım.

“Çünkü onların yerine şeytanı suçlamak kolay.”

Çocuk başını kaldırdı.

“Peki zor olan?”

“İnsana bakmak.”

Karanlık tamamen sessizleşti.

Sonra yüzlerce çocuk sesi aynı anda konuştu:

“İşte şimdi konuşmaya başladın.”

Ve Araf'ın kapıları ilk kez içeriden değil,

dışarıdan açılmaya başladı.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar