Kapı açılmadı.
Bu kez kapının kendisi söküldü.
Taş duvardan ayrılırken çıkan ses bir kapının sesi değildi. Kalın bir kemiğin ekleminden ayrılması gibiydi.
Arkasında uzun bir koridor vardı.
Koridorun iki yanında insanlar duruyordu.
Hepsi yetişkindi.
Hepsi sessizdi.
Hiçbiri birbirine bakmıyordu.
Ortada uzun, siyah bir masa vardı.
Masanın üzerinde hiçbir alet yoktu.
Ben yürüdüm.
Çocuklar arkamdan gelmedi.
En küçük olan yalnızca şunu söyledi:
“Neşteri bulduğunda bizi çağırma.”
“Niçin?”
“Çünkü bu bölüm bize ait değil.”
“Kimlere ait?”
Çocuk cevap vermedi.
Koridorun sonundaki adam başını kaldırdı.
“Bize.”
Sesinden önce yüzünü tanıdım.
Kendisini değil.
Sesini.
İnsanların kendilerini aklamak için kullandıkları o sakin sesi.
“Ben kötü biri değilim,” dedi.
Yanındaki kadın başını eğdi.
“Ben de.”
Başka biri:
“Ben sadece bir hata yaptım.”
Bir başkası:
“Pişmanım.”
Sonuncusu:
“Allah affedicidir.”
Masanın üzerinde birden metal bir ses duyuldu.
Çın.
Neşter oradaydı.
Kimse onu koymamıştı.
Elimi uzattım.
Aldım.
Bu kez neşter soğuktu.
Avucumun içindeki sıcaklığı emiyordu.
İlk adam geri çekildi.
“Bana dokunma.”
“Dokunmayacağım.”
“Öyleyse ne yapacaksın?”
“İçini açacağım.”
“Benim içim temiz.”
“Bunu herkes söyler.”
Adam gömleğini açtı.
Göğsünde yara yoktu.
Ten düzgündü.
Ama göğsünün altında bir şey hareket ediyordu.
Kalbin ritmi değildi.
Daha yavaştı.
Bir cümle gibi.
Neşteri derisine değdirmeden önce sordum:
“İlk bahanen ne?”
Adam sustu.
“Hatırlamıyor musun?”
“Hatırlıyorum.”
“Öyleyse söyle.”
Adam gözlerini kapattı.
“Nefsime yenildim.”
Neşteri göğsüne bastırdım.
Kesmedim.
Sadece kelimelerin üzerine dokundurdum.
Derisi açıldı.
Kan akmadı.
İçinden siyah bir organ çıktı.
Küçük.
Buruşuk.
Üzerinde tek kelime vardı:
NEFİS.
Adam çığlık attı.
“Onu çıkarma!”
“Niçin?”
“O benim değil.”
“Az önce senindi.”
Adam cevap veremedi.
Organı tuttum.
Söktüm.
İçinden ikinci bir organ çıktı.
Bu kez daha büyüktü.
Üzerinde:
ŞEYTAN
yazıyordu.
Adam dizlerinin üzerine düştü.
“İşte o!”
“Ne?”
“Suçlu.”
“Şeytan mı?”
“Evet.”
“Peki ellerin kimin?”
Adam ellerine baktı.
Parmakları titremeye başladı.
“Ben…”
“Devam et.”
“Ben…”
Koridorun bütün ışıkları söndü.
Karanlığın içinden çocukların ayak sesleri geldi.
Küçük ayaklar.
Ama bu kez korkmuyorlardı.
Koşmuyorlardı.
Yürüyorlardı.
Birer birer yetişkinlerin arkasında durdular.
Hiçbirine dokunmadılar.
Sadece beklediler.
Adam sonunda başını kaldırdı.
“Ben yaptım.”
Neşter elimde durdu.
Araf'ın duvarları titredi.
Çünkü ilk kez bir cümle kendini savunmadan söylenmişti.
Sonra kadına döndüm.
“Senin bahanen?”
“Ben tövbe ettim.”
Neşter tekrar kalktı.
Kadının göğsü açıldı.
İçinde bir kalp yoktu.
Bir havza vardı.
İçinde su.
Suyun üzerinde yüzlerce küçük kâğıt yüzüyordu.
Her birinde aynı kelime:
AFFEDİLDİ.
Birini aldım.
Yırttım.
Kadın çığlık attı.
“Ne yaptın?”
“Affı değil.”
Kâğıdın altındaki yazıyı gösterdim.
UNUTULDU.
Kadın geri çekildi.
“Bunu ben yazmadım.”
“Kim yazdı?”
Cevap vermedi.
Neşteri suya soktum.
Havza ikiye ayrıldı.
Altından kemik çıktı.
Çocuk kemiği değil.
Bir insanın kendi vicdanından sökülmüş küçük bir parça.
Onu masaya koydum.
“Bunu neden gömdün?”
Kadın ağlamaya başladı.
“Çünkü hatırlamak istemedim.”
“İşte şimdi hatırlayacaksın.”
Koridorun sonundaki adam bağırdı:
“Bunların hepsi ceza!”
Başımı çevirdim.
“Hayır.”
Neşteri masaya bıraktım.
“Ceza değil.”
“Öyleyse ne?”
“Ameliyat.”
Sessizlik.
“Ben sizi cezalandırmıyorum.”
Neşteri yeniden elime aldım.
“Çürüyen yeri buluyorum.”
Duvarlardan dikiş sesleri gelmeye başladı.
Çıt.
Çıt.
Çıt.
Araf'ın taşları birbirine dikiliyordu.
Ama iplik taş değildi.
Saçtı.
Çocukların saçları.
Koridorun üstünden siyah iplikler gibi geçiyor, duvarları bir arada tutuyordu.
En küçük çocuk uzakta duruyordu.
Bu kez bana baktı.
“Şimdi anladın mı?”
“Ne?”
“Neşterin nereye vuracağını.”
Başımı kaldırdım.
Araf'ın tavanında tek bir kelime belirdi:
MAZERET.
Neşteri kaldırdım.
Ve ilk kesiği attım.
Taş yarıldı.
İçinden yüzlerce ses çıkmadı.
Tek bir ses çıktı.
Yetişkinlerin hepsinin sesi.
Aynı anda:
“Ben yapmadım.”
Bir kesi daha.
“Ben istemedim.”
Bir kesi daha.
“Şeytan yaptı.”
Bir kesi daha.
“Nefsime yenildim.”
Bir kesi daha.
“Tövbe ettim.”
Son kesiği attığımda bütün sesler sustu.
Araf'ın ortasında tek bir cümle kaldı.
Ne süslüydü.
Ne kutsaldı.
Ne de korkunç görünmeye çalışıyordu.
Sadece çıplaktı.
“Ben yaptım.”
Neşter elimden düştü.
Çocuklar başlarını kaldırdı.
Ve ilk kez Araf'ta bir kapı değil,
bir yol
açıldı.
Ama yolun iki tarafında binlerce siyah saç teli geriliyordu.
Bir köprü oluşuyordu.
En küçük çocuk köprüye baktı.
“Bu daha başlangıç,” dedi.
“Sonra ne olacak?”
Çocuk cevap vermedi.
Çünkü köprünün öte tarafında,
ilk insan yürümeye başlamıştı.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar