ARAF’IN ÇOCUKLARI
Kapı yoktu. Ama açıldı. Taş zeminin üzerinde, yaşları olmayan çocuklar bekliyordu. Nefes almıyorlardı. Çünkü Araf'ta nefes almak yaşamak anlamına gelmiyordu. Onlar ölülerden korkmuyordu. ...
6. Bölüm

SAÇLARDAN SIRAT

5 Okuyucu
1 Beğeni
0 Yorum
İlk insan köprüye adım attığında Araf sustu.

Saç telleri ayaklarının altında gerildi.

İnceydiler.

Bir insanın ağırlığını taşıyamayacak kadar ince.

Ama kırılmadılar.

Adam ikinci adımını attı.

Köprünün altında hiçbir şey yoktu.

Ne ateş.

Ne su.

Ne karanlık.

Sadece aşağıya baktığında kendisini görüyordu.

Çocukluğunu.

Yüzünü.

Ellerini.

Hatırlamak istemediği bütün ayrıntıları.

Adam geri dönmek istedi.

Köprü arkasında yoktu.

Önünde yalnızca yol vardı.

“Geçmek zorundasın,” dedim.

“Beni nereye götürüyor?”

“Hiçbir yere.”

“Öyleyse neden geçiyorum?”

“Çünkü ilk kez kendinden kaçamayacaksın.”

Adam yürüdü.

Her adımında saç tellerinden biri beyazladı.

Bir çocuk köprünün kenarında duruyordu.

Elinde makas vardı.

Adam ona baktı.

“Beni kesecek misin?”

Çocuk başını salladı.

“Hayır.”

“Öyleyse makas neden sende?”

“Gerekirse köprüyü keserim.”

Adam dondu.

“Beni mi?”

“Hayır.”

“Peki kimi?”

“Yalanı.”

Makas kapandı.

Çıt.

Köprünün bir teli kesildi.

Adam sendeledi.

Çünkü ayağının altındaki saç değil,

kendi söylediği bir yalandı.

Bir başka adım.

Çıt.

Bir başka yalan.

Çıt.

Her kesilen tel, adamın ağırlığını artırıyordu.

Köprü daralıyordu.

Ama çocuklar yürümüyordu.

Onlar yalnızca bekliyordu.

Çünkü bu köprü onların cezası değildi.

Onların geçişi hiç başlamamıştı.

Araf'ta çocukların geçmesi gereken bir Sırat yoktu.

Sırat onların önünde değil,

onların arkasındaydı.

Yetişkinler bunu anlayınca korktular.

Bir kadın bağırdı:

“Bu haksızlık!”

En küçük çocuk ona baktı.

“Hayır.”

“Ben de acı çektim!”

“Biliyorum.”

“Benim de çocukluğum kötüydü!”

“Biliyorum.”

“Öyleyse neden beni affetmiyorsunuz?”

Çocuk ilk kez sertleşti.

“Çünkü affetmek bizim görevimiz değil.”

Kadın sustu.

“Peki kimin?”

Çocuk bana baktı.

Sonra yeniden kadına döndü.

“Bilmiyoruz.”

Kadın ağlamaya başladı.

“Öyleyse neden buradasınız?”

Çocuk cevap verdi:

“Çünkü siz bizi buraya kadar taşıdınız.”

Köprü sessizleşti.

Bir başka yetişkin yürümeye başladı.

Bu kez köprü saçlardan değil,

hatıralardan örülüyordu.

Her tel başka bir yıl.

Her düğüm başka bir seçim.

Her kopuş başka bir mazeretti.

Ve köprünün sonunda bir kapı yoktu.

Bir masa vardı.

Masanın üzerinde neşter duruyordu.

Ben oradaydım.

İlk geçen adam bana baktı.

“Bitti mi?”

“Hayır.”

“Daha ne kaldı?”

“Sen.”

“Ben zaten buradayım.”

“Hayır.”

Neşteri gösterdim.

“Senin söylediğin kişi kaldı.”

Adamın yüzü değişti.

Bir anda göğsündeki bütün yazılar silindi.

Nefs.

Şeytan.

Tövbe.

Pişmanlık.

Hepsi yok oldu.

Geriye yalnızca adı kaldı.

Adam kendi adına baktı.

Sonra başını eğdi.

İlk kez kimse onu suçlamıyordu.

İlk kez kimse onu savunmuyordu.

Ve bu,

Araf'ın en ağır cezasıydı.

Kendi adıyla baş başa kalmak.

Çocuklar köprünün diğer tarafında toplanmaya başladı.

Saçlarını yeniden ördüler.

Köprü yavaş yavaş onların ellerinden çekildi.

Araf kapanmıyordu.

Sadece geçiş tamamlanıyordu.

En küçük çocuk yanıma geldi.

“Şimdi ne olacak?”

“Bilmiyorum.”

“Cerrahlar bilmez mi?”

“Cerrahlar yalnızca nereden keseceklerini bilir.”

Çocuk gülümsedi.

“Öyleyse son dikişe geç.”

Ve Araf'ın bütün ışıkları aynı anda söndü.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar