RUH BUTCHERY
Bir kadın gözlerini açtığında kendisini nerede olduğunu bilmediği bir mezbahanın içinde, tavandan sarkan kancalardan birine asılı halde bulur. Fakat burası sıradan bir mezbaha değildir. Burada h...
5. Bölüm

İNANÇ DERİSİ

3 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey tavandı.

Sonra tavandaki çatlağı fark ettim.

Çatlak bana bakıyordu.

Bunu düşünmemem gerektiğini biliyordum.

Çünkü çatlakların bakmadığını biliyordum.

Ama burası Ruh Butchery'ydi.

Burada bildiğim şeylerin hiçbirine güvenemiyordum.

Elimi kaldırdım.

Parmaklarım hareket etti.

Kolum bana aitti.

En azından öyle görünüyordu.

Göğsüme dokundum.

Kalbim atıyordu.

Bir.

İki.

Üç.

Dördüncü atışta durdu.

Beşinci atışta yeniden başladı.

Kalbimi tuttum.

Bir süre bekledim.

Sonra tekrar attı.

Bu kez ritmi farklıydı.

Sanki başka birinin kalbi, benim göğsümde çalışmayı öğreniyordu.

Ayağa kalktım.

Oda boştu.

Kapı açıktı.

Kaçabileceğimi düşündüm.

Sonra kapının üzerinde bir yazı gördüm:

ÇIKIŞ

Bir adım attım.

Yazı değişti.

GİRİŞ

Bir adım daha.

ÇIKIŞ

Geri çekildim.

GİRİŞ

Kapı bana oyun oynuyordu.

Ya da ben kapıya.

Hangisinin doğru olduğunu anlayamadım.

Koridora çıktım.

Bu kez duvarlarda raf yoktu.

Etiket yoktu.

Kanca yoktu.

Sadece aynalar vardı.

Yüzlerce ayna.

Her biri farklı yükseklikte.

Her birinde başka bir ben duruyordu.

Birinde çocuk hâlim.

Birinde yaşlı hâlim.

Birinde yüzüm yoktu.

Birinde babamın yüzü vardı.

Son aynanın karşısında durdum.

Aynadaki ben bana bakmadı.

Arkasını döndü.

— Gel, dedi.

Sesini duydum.

Benim sesimdi.

Ama benim ağzımdan çıkmamıştı.

Aynaya yaklaştım.

İçimdeki bütün refleksler geri çekilmemi söylüyordu.

Yine de yürüdüm.

Elimi cama uzattım.

Ayna su gibi dalgalandı.

Parmaklarım içeri girdi.

Soğuk değildi.

Sıcaktı.

Canlı bir şey gibiydi.

Sonra aynadaki ben elimi tuttu.

Çektim.

Bırakmadı.

— Beni bırakma, dedi.

Korkuyla geri çekildim.

Ayna çatladı.

Çatlağın içinden kasabın sesi geldi.

— İnanç budur.

Kasap aynanın arkasında belirdi.

Bu kez yüzü vardı.

Benim yüzüm.

Bana gülümsedi.

— Görmediğin şeye inanırsın.

Bir adım attı.

— Gördüğün şeye de inanmak zorunda kalırsın.

Aynadaki yüzüm kayboldu.

Kasap yeniden kendi yüzüne döndü.

Elinde uzun, ince bir bıçak vardı.

Fakat bıçağı bana doğrultmadı.

Kendi koluna tuttu.

Derisini kaldırdı.

Altından kan çıkmadı.

Bir yazı çıktı:

İNANÇ

Kasap deriyi soydu.

Derinin altında başka bir deri vardı.

Onu da kaldırdı.

İHTİYAÇ

Bir kat daha.

KORKU

Bir kat daha.

ÖZLEM

Sonra durdu.

— İnsan derisini bir kez soyarsın, dedi.

Bıçağı bana uzattı.

— İnancını yüzlerce kez.

Bıçağı almadım.

Kasap bekledi.

— Neden?

Başımı iki yana salladım.

Sesim hâlâ yoktu.

Kasap gülümsedi.

— Çünkü hâlâ bana inanıyorsun.

İçim buz kesti.

Bıçağı yere bıraktı.

— Benim sana zarar vereceğime inanıyorsun.

Yaklaştı.

— Buradan çıkabileceğine inanmıyorsun.

Bir adım daha attı.

— Babanın ölümünü hatırladığına inanıyorsun.

Donup kaldım.

Kasap başını eğdi.

— İşte en pahalı deri.

Elini göğsüme koydu.

— Kesin olduğuna inandığın şey.

Derimin altında bir hareket başladı.

Göğsümden omzuma.

Omzumdan boynuma.

Boynumdan yüzüme.

Sanki derimin altında yüzlerce küçük parmak dolaşıyordu.

Çığlık atmak istedim.

Sesim çıkmadı.

Kasap bıçağı kaldırdı.

Bu kez kesmedi.

Derimin yalnızca kenarına dokundu.

Ve fısıldadı:

— Acımayacak.

Bıçağı çekti.

Acımadı.

Daha korkuncu buydu.

Derim açılmıştı.

Ama canım yanmıyordu.

Altından et çıkmadı.

Bir çocukluk fotoğrafı çıktı.

Kasap fotoğrafı aldı.

Baktı.

Ben de baktım.

Fotoğrafta babam vardı.

Yanında ben.

Arkamızda bir ev.

Ama fotoğraftaki ben ağlıyordum.

Babam gülümsüyordu.

Fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.

ÖLÜMÜNDEN ÜÇ GÜN SONRA.

Fotoğraf elimden düştü.

Kasap eğilip aldı.

— İlginç, dedi.

Başını kaldırdı.

— Baban öldükten üç gün sonra çekilmiş bir fotoğrafta babanla birlikte duruyorsun.

Başımı salladım.

Hayır.

Bu mümkün değildi.

Kasap fotoğrafı ters çevirdi.

Arkasında başka bir yazı vardı:

BUNA İNANMA.

Kasap bana baktı.

— Şimdi hangisine inanacaksın?

Fotoğrafa mı?

Yazıya mı?

Kendine mi?

Babama mı?

Yoksa bana mı?


Fotoğrafa baktım.

Sonra yazıya.

Sonra kasaba.

Hiçbirinin yüzünde cevap yoktu.

— Bilmiyorum, dedim.

Sesim çıkmıştı.

İlk kez.

Kasap geri çekildi.

— Güzel.

Bu tek kelimeyle yüzündeki gülümseme kayboldu.

— Bilmemek, burada en pahalı başlangıçtır.

Fotoğrafı bana uzattı.

Almadım.

— Babam öldü.

Kasap başını salladı.

— Buna inanıyorsun.

— Gördüm.

— Neyi gördün?

Cevap veremedim.

Çünkü birden fark ettim.

Babamın öldüğünü hatırlamıyordum.

Ölümünü değil.

Sonrasını hatırlıyordum.

Bir oda.

Kapalı perdeler.

Siyah bir ceket.

Bir tabut.

İnsanların fısıltıları.

Ama babamın öldüğü an yoktu.

Hiçbir zaman olmamıştı.

Kasap yaklaştı.

— Hatıraların arasındaki boşlukları hiç merak etmedin mi?

Başımı kaldırdım.

— Ne boşluğu?

— Tam olarak burası.

Parmağını alnıma dokundurdu.

— İnsanlar en çok hatırladıkları şeylere güvenir.

Parmağını göğsüme indirdi.

— Ama ruh, unuttuğu şeyleri saklar.

O anda bütün ışıklar söndü.

Karanlıkta bir kapı açıldı.

İçeriden çocuk ağlaması geldi.

Bir kez.

Sonra sustu.

İkinci kez.

Bu kez daha yakından.

Kasap fısıldadı:

— İnanç derisi soyulunca, insanın altında ne olduğunu görürsün.

— Ne var altında?

Kasap cevap vermedi.

Işıklar yeniden yandı.

Odanın ortasında bir masa vardı.

Masanın üzerinde küçük bir çocuk ayakkabısı duruyordu.

Beyaz.

Kirlenmiş.

Bağcıkları çözülmüş.

Yanına yaklaştım.

Ayakkabıyı tanıyordum.

Kendi çocukluğumdan.

Elimi uzattım.

Kasap:

— Dokunma.

Geç kaldı.

Parmaklarım ayakkabıya değdi.

Bir anda odanın duvarları kayboldu.

Kendimi başka bir yerde gördüm.

Bir evin koridorundaydım.

Çocuktum.

Babam karşımdaydı.

Yüzü öfkeliydi.

Bir kadın yerde oturuyordu.

Yüzünü göremiyordum.

Babam bana bağırıyordu:

— Kapıyı açma!

Çocuk hâlim ağlıyordu.

Kadın:

— Anahtarı bana ver.

Elimde bir anahtar vardı.

Kadın bana uzanıyordu.

Babam:

— Sakın!

Sonra kapının arkasından bir ses geldi.

Çocuk sesi.

— Anne?

Kadın dondu.

Ben de.

Babamın yüzü bembeyaz oldu.

— O burada değil, dedi.

Kapının arkasındaki çocuk tekrar konuştu:

— Anne, üşüyorum.

Kadın ayağa kalktı.

Bana baktı.

— Kapıyı aç.

Babam kolumu tuttu.

— Hayır.

Kadın bağırdı:

— O benim çocuğum!

Babam:

— Değil.

Kapının arkasından tekrar ses geldi.

Bu kez benim sesimle:

— Baba?

Babam beni bıraktı.

Ben kapıya baktım.

Anahtar elimdeydi.

Sonra...

Hatıra kesildi.

Gözlerimi açtığımda yeniden Ruh Butchery'deydim.

Yere düşmüştüm.

Kasap önümde diz çökmüştü.

— Şimdi hatırladın mı?

Nefes alamıyordum.

— Hayır.

Kasap başını salladı.

— Hayır demen güzel.

— Neden?

— Çünkü o hatıranın tamamı sana ait değil.

Donup kaldım.

— Ne demek bu?

Kasap cevap vermeden aynaya baktı.

Aynadaki görüntü değişti.

Bu kez babam yoktu.

Ben vardım.

Ama arkamda başka bir çocuk duruyordu.

Çocuğun yüzü yoktu.

Elinde bir anahtar vardı.

Aynadaki çocuk bana yaklaştı.

Kulağıma fısıldadı:

— Sen beni dışarıda bıraktın.

Geri çekildim.

— Kim olduğunu söyle.

Çocuk başını kaldırdı.

Yüzü yavaş yavaş oluşmaya başladı.

Bir çift göz.

Bir burun.

Bir ağız.

Sonra yüz tamamlandı.

Benim yüzümdü.

Ama daha küçüktü.

Çocuk hâlim.

Ağlıyordu.

— Beni neden bıraktın?

Başımı salladım.

— Bırakmadım.

Çocuk güldü.

— Hatırlamıyorsun.

Kasap arkamdan konuştu:

— İşte inancın son katmanı.

Döndüm.

Kasabın elinde artık bıçak yoktu.

Elinde yalnızca bir anahtar vardı.

Aynı anahtar.

— İnsan, kendini suçsuz olduğuna inandırmak için önce hatırasını değiştirir.

Anahtarı bana uzattı.

— Sonra değişen hatırayı gerçek sanır.

Anahtarı aldım.

Metal buz gibiydi.

Üzerindeki etikete baktım.

KAYIP ÇOCUKLAR DEPOSU yazıyordu.

Sonra yazı değişti.

Tek bir kelime kaldı:

BEN.

Kasap geri çekildi.

— Şimdi sıra sende.

— Nereye gideceğim?

— Hatırlamadığın yere.

Koridorun sonunda bir kapı açıldı.

Kapının üzerinde hiçbir isim yoktu.

İçeriden babamın sesi geldi.

— Kızım.

Bir adım attım.

Ses yeniden geldi.

— Beni özledin mi?

Gözlerim doldu.

— Evet.

Sessizlik.

Sonra babamın sesi değişti.

Bu kez çok daha derinden geldi.

— O zaman neden öldürdün beni?

Anahtar elimden düştü.

Kasap hiçbir şey söylemedi.

Çünkü artık o da bana bakmıyordu.

Kapıya bakıyordu.

Kapının altından siyah bir sıvı sızmaya başladı.

Yere yayıldı.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi.

Sıvının içinde küçük harflerle bir cümle belirdi:

BEN BABANI ÖLDÜRMEDİM.

Bir saniye sonra harfler değişti.

BEN BABANI KURTARMADIM.

Sonra bir kez daha:

BEN KAPIYI AÇTIM.

Nefesim kesildi.

Çünkü üçüncü cümleyi hatırlıyordum.

Ben kapıyı açmıştım.

Ama içeride babam yoktu.

Bir çocuk vardı.

Ve çocuk bana baktığında...

Bana kendi adımla seslenmişti.

— Tülay.

Gözlerimi kapattım.

Peder Marcus'un sesi yıllar sonra yeniden içimde yankılandı:

“Sen küçük bir bedende devasa bir canavarsın.”

O cümleyi neden söylediğini hâlâ bilmiyordum.

Belki de bilmemem gerekiyordu.

Bazı cevaplar insanı aydınlatmaz.

Sadece daha karanlık bir kapının önüne getirir.

Gözlerimi açtım.

Karşımda tek bir kapı vardı.

Üzerinde yalnızca bir kelime:

ANNE.

Elimi kapı koluna koydum.

İçeriden bir kadın sesi geldi.

Beni adıyla çağırmadı.

Sadece:

— Geç kaldın.

dedi.

Ve ben,

ilk kez annemin beni beklediğinden değil,

beni benden önce tanıdığından korktum.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar