Uyandığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik değildi.
Ağırlıktı.
Sırtımın altında bir şey vardı.
Kemik.
Gözlerimi açmadan önce bunun bana ait olmadığını düşündüm.
Sonra hareket etti.
Göğsümün içinden yukarı doğru yürüyen bir ağrı hissettim. Kaburgalarımın arasından geçti, omurgama ulaştı ve ensenin hemen altında durdu.
Gözlerimi açtım.
Yine askıdaydım.
Fakat bu kez kanca yukarıda değildi.
Kanca sırtımın içindeydi.
Bağırmaya çalıştım.
Sesim hâlâ yoktu.
Boğazımdan yalnızca kuru bir hava çıktı.
Başımı aşağı çevirdim.
Göğsümde hiçbir yara yoktu.
Fakat derimin altında bir çıkıntı ilerliyordu.
Yavaşça.
Sanki biri içeriden kemiklerimi sayıyordu.
Birinci.
İkinci.
Üçüncü.
Sonra durdu.
Kancalar aynı anda döndü.
Koridorun sonundaki kapı açıldı.
Defterli adam içeri girdi.
Bu kez defteri yoktu.
Elinde küçük bir çekiç vardı.
Arkasından çırak geldi.
Çırağın gözleri bu kez ters değildi.
İkisi de kapalıydı.
— Nerede? diye sordu çırak.
Defterli adam bana baktı.
— İçeride.
Çırak başını salladı.
— Ne kadar derinde?
— Çocukluk kadar.
Bunu duyduğumda içimdeki çıkıntı yeniden hareket etti.
Defterli adam bana yaklaştı.
— Korku çıkarıldı.
Durdu.
— Sessizlik taşındı.
Sonra elindeki çekici kaldırdı.
— Şimdi suçluluk.
Kapı açıldı.
Kasap içeri girdi.
Bu kez üzerinde önlük yoktu.
Üzerinde eski bir takım elbise vardı.
Beyaz gömleğinin yakasında koyu bir leke vardı.
Kan değildi.
Mürekkep de değildi.
Bir isimdi.
Okuyamadım.
Kasap tezgâhı hazırlamadı.
Doğrudan bana geldi.
Elini göğsümün üzerine koydu.
— Kemik sesi içeriden gelir, dedi.
Parmakları derime değmedi.
Yine de içimde bir şey kırıldı.
Çatırdama duymadım.
Bir ikna sesi duydum.
Sanki yıllardır bana ait olmayan bir düşünce, sonunda doğru olduğuna karar vermişti.
Kasap başını eğdi.
— Suçluluk etten değildir.
Biraz daha bastırdı.
— Kemikten yapılır.
Gözlerimi kapattım.
Bir kapı gördüm.
Aynı kapı.
Aynı çocuk.
Ama bu kez çocuk yalnız değildi.
Karşısında bir adam duruyordu.
Yüzünü göremiyordum.
Çocuk başını kaldırmıştı.
Adam ona bir şey söylüyordu.
Ses çıkmıyordu.
Sonra çocuk ağlamaya başladı.
Ben görüntünün içine doğru yürüdüm.
Çocuğa yaklaşmak istedim.
Ama çocuk bana baktı.
Ve geri çekildi.
— Beni sen bıraktın.
Başımı salladım.
Hayır.
Bunu ben yapmadım.
Bunu anlatmak istedim.
Sesim yoktu.
Çocuk tekrar konuştu.
— Beni sen bıraktın.
Bu kez arkasındaki adam bana döndü.
Yüzü yoktu.
Ama sesini tanıdım.
Kasabın sesiydi.
— Gördün mü?
Gözlerimi açtım.
Kasap hâlâ önümdeydi.
— Ne gördün? diye sordu.
Cevap veremedim.
— Hatırlamak başka, dedi.
Çekiçle göğsümün üzerine hafifçe vurdu.
— Hatırladığını sanmak başka.
Üçüncü vuruşta içimden bir kemik çıktı.
Çok inceydi.
Beyaz değildi.
İnsan kemiği gibi görünmüyordu.
Sanki yıllarca taşınmış bir düşünce katılaşmıştı.
Kasap onu iki parmağıyla tuttu.
Kemik titriyordu.
— İşte bu.
Bana gösterdi.
— Senin “yapmadığın şeyin” kemiği.
Kemik elimden kaçmaya çalıştı.
Kasap sıkıca tuttu.
Defterli adam nihayet defterini çıkardı.
Sayfayı açtı.
— Suçluluk kaydı?
Kasap:
— Aç.
Defterli adam okudu.
— Yüksek.
Bir başka satır çıktı.
— Kaynak?
Adam durdu.
— Belirsiz.
Kasap ilk kez kaşlarını çattı.
— Tekrar oku.
— Kaynak belirsiz.
Kasap kemiğe baktı.
Sonra bana.
— Bu ilginç.
Çırak yaklaştı.
— Ne?
Kasap cevap vermedi.
Kemiği kulağına götürdü.
Dinledi.
Sonra yüzündeki ifade değişti.
— Bu onun değil.
Odadaki hava değişti.
Defterli adam başını kaldırdı.
— Ne?
Kasap kemiği tekrar dinledi.
— Suçluluk ona ait değil.
Çırak geri çekildi.
— O zaman kimin?
Kasap cevap vermeden kemiği tezgâha bıraktı.
Kemik masanın üzerinde kendi kendine hareket etti.
Önce bir çizgi çizdi.
Sonra bir kelime.
**BABA**
Donup kaldım.
Kasap bana baktı.
— Şimdi anlıyor musun?
Başımı sallamadım.
Kasap kemiği tekrar eline aldı.
— Sen yıllardır başkasının suçluluğunu taşıyorsun.
İçimde bir şey koptu.
Babam.
Ayna.
O ses.
Sessizlik.
Korku.
Hepsi bir anda birbirine bağlandı.
Kasap devam etti:
— Ama en güzel tarafı şu.
Kemiği bana doğru uzattı.
— Onu sana kim verdiğini hatırlamıyorsun.
İçimdeki bütün hava çekildi.
Gözlerimi kapattım.
Bir görüntü daha geldi.
Bu kez çocuk değildi.
Bir oda vardı.
Bir yatak.
Yatağın yanında küçük bir sandalye.
Sandalyede ben oturuyordum.
Çok küçüktüm.
Karşımda babam vardı.
Elinde bir şey tutuyordu.
Bir anahtar.
Bana uzattı.
— Bunu sakla.
Sesi ilk kez netti.
— Bir gün sana lazım olacak.
Görüntü değişti.
Aynı oda.
Ama babam yoktu.
Sandalye boştu.
Anahtar hâlâ elimdeydi.
Sonra kapı açıldı.
Birisi içeri girdi.
Yüzünü göremedim.
Ama elinde aynı kemik vardı.
Bana uzattı.
— Bunu da taşı.
Çocuk hâlim başını kaldırdı.
— Neden?
Cevap geldi.
— Çünkü sen güçlüsün.
Görüntü parçalandı.
Gözlerimi açtığımda kasap bana bakıyordu.
— İşte en eski yalan, dedi.
— Güçlü olduğun için taşıman gerektiği.
Kemik hâlâ elindeydi.
Çırak ona baktı.
— Ne yapacağız?
Kasap:
— Saklayacağız.
Defterli adam itiraz etti.
— Satmayacak mıyız?
Kasap başını çevirdi.
— Hayır.
— Neden?
Kasap kemiği kancaya astı.
— Çünkü bazı suçluluklar satılmaz.
Bir an durdu.
— Üretilir.
Kancadaki kemik hafifçe sallandı.
Sonra konuştu.
İlk kez gerçekten bir kemiğin konuştuğunu duydum.
— Beni bırakma.
Geri çekildim.
Kemik tekrar konuştu.
— Beni bırakırsan, her şey senin suçun olur.
Kasap bana baktı.
— Duydun mu?
Başımı salladım.
— Artık seninle konuşuyor.
Kemik bir kez daha hareket etti.
— Beni taşı.
Kancalar dönmeye başladı.
Duvarlardan fısıltılar yükseldi.
“Senin yüzünden.”
“Sen oradaydın.”
“Bir şey yapmalıydın.”
“Daha erken gelmeliydin.”
“Daha güçlü olmalıydın.”
Her cümle başka bir yerden geliyordu.
Beni çevrelediler.
Kasap geri çekildi.
— Suçluluk böyle çalışır.
Fısıltılar çoğaldı.
— Sana ait olmayan bir şeyi kendi sesin sanırsın.
Bir anda bütün sesler sustu.
Kasap son kez konuştu:
— Ve en sonunda onu taşımanın karakterin olduğuna inanırsın.
Kancadaki kemik kırıldı.
İkiye ayrıldı.
İçinden siyah bir sıvı aktı.
Yere düştüğünde zeminde bir iz bıraktı.
İzin üzerinde tek bir kelime oluştu:
**HATIRLA.**
Kasap o kelimeye baktı.
Sonra bana.
— Henüz değil.
Kapıya yöneldi.
— Daha hatırlamaya hazır değilsin.
Kapı kapandı.
Çırak ve defterli adam da çıktı.
Ben odada tek başıma kaldım.
En azından öyle sandım.
Sonra arkamdan bir ses geldi.
Çok yakındı.
Neredeyse kulağımın içindeydi.
— Babanın ölümünü hatırlıyor musun?
Donup kaldım.
Ses devam etti.
— Yoksa sana hatırlaman gereken şeyi mi öğrettiler?
Kancalar durdu.
Bütün ışıklar söndü.
Ve karanlığın içinde, ilk kez bir şeyin benden alınmadığını anladım.
**Bir şey geri dönmüştü.**
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar