Bir kadın gözlerini açtığında kendisini nerede olduğunu bilmediği bir mezbahanın içinde, tavandan sarkan kancalardan birine asılı halde bulur.
Fakat burası sıradan bir mezbaha değildir.
Burada h...
Tavan lambaları birer birer yandı. Her biri birkaç saniye titredi ve sonunda kirli bir ışıkla odayı doldurdu. Duvarlarda sarıya çalan izler vardı. Bazıları eski su lekelerine, bazıları kurumuş parmak izlerine benziyordu.
Karanlıkta daha güvenli olduğunu düşünmüştüm.
Yanılmışım.
Askıdan indirildim.
Ayaklarım yere değdiği anda dizlerim çözüldü. Beni tutan bir el olmadı. Yere düşmeme izin verdiler. Sanki düşmem de işlemin bir parçasıydı.
Bir süre yerde kaldım.
Hâlâ susuyordum.
Defterli adam önümde durdu.
Defteri açtı.
Sayfada yeni bir satır belirmişti.
**İlk kesit: KORKU**
Altına küçük bir not eklenmişti:
**İşlenebilir durumda.**
Başımı kaldırdım.
Kasap tezgâhın başındaydı.
Bu kez yüzü yoktu.
Sadece bir ağız vardı.
Ağzı açıktı.
İçinde dişlerden çok kelimeler vardı. Bazıları birbirine yapışmış, bazıları kararmıştı. Konuştuğunda kelimeler ağzının içinde birbirine sürtünüyordu.
— İlk kesit korkudan alınır, dedi.
Bana yaklaştı.
— Korku alınmazsa ruh şişer.
Bir adım daha attı.
— Çatlar.
Sonra çok sakin bir sesle ekledi:
— Kendi kendini patlatır.
Tezgâha baktım.
Üzerinde hiçbir şey yoktu.
Birkaç saniye sonra kasap elini uzattı.
Tezgâhın üzerinde bir bıçak belirdi.
Bıçak metal değildi.
İnançtan yapılmış gibiydi.
Yüzeyinde ince çizikler vardı.
Kasap bıçağı kaldırıp ışığa tuttu.
— Bunları görüyor musun?
Başımı sallamadım.
— Her çizik bir “iyiyim” anıdır.
Bıçağı parmaklarının arasında çevirdi.
— Birinin korktuğu halde iyi olduğunu söylediği an.
Bıçağın yüzeyine tekrar baktım.
Çizgilerin arasında küçük görüntüler hareket ediyordu.
Bir kadın gülümsüyordu.
Bir çocuk başını sallıyordu.
Bir adam telefonun diğer ucundaki birine:
“Merak etme. İyiyim.”
diyordu.
Görüntüler bir anda kayboldu.
Kasap bıçağı tezgâha bıraktı.
— Derin nefes al.
Almadım.
— Bu sana öğretilmiş son refleks.
Nedenini bilmiyordum ama söylediklerini yaptım.
Nefes aldım.
İçimde bir kapı açıldı.
Kapının ardında karanlık vardı.
Kimse çıkmadı.
Kasap elini göğsüme koydu.
Dokunuşu soğuk değildi.
Daha kötüydü.
Tanıdıktı.
— Başlıyoruz.
Bıçağı kaldırdı.
Kesik göğsümden başlamadı.
Çocukluğumdan başladı.
İçimden bir şey çekildi.
Önce ince bir ip gibi hissettim.
Sonra çığlık gibi.
Ama sessizdi.
Bir şey göğsümün içinden değil, çok daha geriden kopuyordu.
Gözlerimi kapattım.
Bir görüntü geldi.
Küçük bir oda.
Bir kapı.
Kapının arkasında bekleyen bir çocuk.
Ben.
Çocuğun elleri birbirine kenetlenmişti.
Bir şey olacakmış gibi bekliyordu.
Ne olacağını bilmiyordu.
Ama olacağına inanıyordu.
Görüntü kayboldu.
Kasabın elinde bir şey vardı.
İlk korkum.
Adı yoktu.
Şekli vardı.
Avucunda kıpırdıyordu.
Islak değildi.
Utangaçtı.
Kasap onu iki parmağının arasında tuttu.
— Bu senin “bir şey olacak” korkun, dedi.
Bana baktı.
— Ne olacağını bilmezsin.
Elindeki şeyi biraz kaldırdı.
— Ama olacağını sanırsın.
Defterli adam tartıyı getirdi.
Kasap korkuyu üzerine bıraktı.
Terazi önce hareket etmedi.
Sonra ağır ağır aşağı indi.
Metalden bir inilti yükseldi.
Defterli adam sonucu okudu.
— Saf.
Kasap başını salladı.
— Kullanılmamış.
Çırak yanımıza geldi.
İlk kez onu bu kadar yakından gördüm.
Gözleri ters takılmış gibiydi.
Bir gözü ağlıyordu.
Diğeri gülüyordu.
Bana değil, kasabın elindeki korkuya bakıyordu.
— Paketleyeyim mi?
Kasap korkuyu tekrar tarttı.
— Hayır.
Bıçağı temizledi.
— Biraz daha kesilecek.
Çırak geri çekildi.
Ben tezgâha baktım.
Korkum oradaydı.
Benden ayrılmıştı.
Fakat onu gördükçe içimde boşluk oluşuyordu.
Sanki yıllardır taşıdığım bir şey gitmiş ve onun yerine başka bir şey bırakılmıştı.
Ne olduğunu anlayamadım.
Kasap yeniden yaklaştı.
— İkinci kesit.
Bıçağı kaldırdı.
Bu kez daha fazla acı hissettim.
Bağırdım.
Ama çıkan ses bana ait değildi.
Babamın sesiydi.
Tezgâh titredi.
Kasap durdu.
Defterli adam bir anda başını kaldırdı.
— Dur.
Kasap bıçağı indirdi.
— Bu kesitte yas karışıyor.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra kasap bıçağın ucunu tezgâha dayadı.
— Bazen korku, dedi, özlemi taklit eder.
Defterli adam aynayı getirdi.
Aynaya baktım.
Bu kez babam yoktu.
İçindeki bendim.
Çocuk hâlim.
Bana bakıyordu.
Çıplak ayakları vardı.
Yüzünde ağlamaktan kalmış bir ifade.
Arkasında biri duruyordu.
Yüzü yoktu.
Ama varlığını tanıyordum.
Çocuk bana baktı.
— Beni neden bıraktın?
Soruyu kimin sorduğunu anlayamadım.
Çocuğun mu?
Benim mi?
Yoksa aynanın mı?
Başımı salladım.
— Tanımıyorum.
Yalan söyledim.
Kasap gülümsedi.
— İşte en güzel et.
Bıçağı yeniden kaldırdı.
Bu kez korkunun içinden başka bir şey çıkardı.
Yas.
Kasap onu eline aldı.
Bir süre inceledi.
— Bunun müşterisi çoktur, dedi.
Defterli adam itiraz etti.
— Bu satılmaz.
Kasap ona baktı.
— Satılır.
— Kime?
Kasap aynaya baktı.
Sonra bana.
— Kendini suçlamayı öğrenmiş herkese.
İçimde bir şey daha koptu.
Bu kez ses çıkmadı.
Kasap elindeki parçayı tezgâha bıraktı.
— Bugünlük yeter.
Lavaboya yöneldi.
Bıçağı suyun altına tuttu.
Sudan dua aktı.
Kelime kelime.
Bir süre sonra lavabonun içi karardı.
Kasap ellerini kuruladı.
— Korku filetoları alındı.
Defterli adam dosyayı kapattı.
Beni yeniden askıya götürdüler.
Kancaya takıldığım anda önceki kadar ağır olmadığımı fark ettim.
Bir şey eksilmişti.
Korkum.
Ama hafiflemek rahatlatıcı değildi.
Çünkü korkunun yanında başka bir şeyin de benden alındığını hissediyordum.