Çocuk ağzımdan çıktığında çenem yerinden kaydı.
Gerçek bir çıkma sesi duydum. Kemiklerin birbirine sürtünmesi gibi kuru ve sert bir sesti. Dişlerimin arasından kanla birlikte kayarak dışarı düştü.
Yere çarptığında kemik sesi çıkmadı.
Islak bir et parçasının yere düşmesine benzeyen bir ses çıktı.
Sırtüstü yatıyordu.
Boynunda mor bir ip izi vardı.
Taze değildi.
Eskiydi.
Deri o izi kabul etmişti.
Nefes almıyordu.
Ama gözleri açıktı.
“Geç kaldın,” dedi.
Sesi odanın içinden gelmedi.
Kafamın arkasından geldi.
Geri çekilmeye çalıştım. Sırtım duvara yapıştı.
Duvar yumuşaktı.
Elimi üzerine koydum.
Boya değildi.
Ten gibiydi.
Nabız atıyordu.
“Sen kimsin?” diyebildim.
Çocuk oturdu.
Kemikleri çıtırdadı.
Boynu kırılmış bir oyuncak gibi yana düştü. Sonra konuşmaya başladığında yavaşça eski yerine geldi.
“Beni yuttun,” dedi.
“Hayır.”
“Hatırlamıyorsun.”
Odanın ışığı titredi.
Tavandan ince bir toprak tabakası dökülmeye başladı.
Tavan çatlamıyordu.
İçeriden biri kazıyordu.
Sanki biri yukarıdan aşağıya doğru yol açmaya çalışıyordu.
“Ben kimseyi yutmadım.”
Çocuk bana baktı.
Gözlerinin içinde göz bebeği yoktu.
Sadece karanlık vardı.
Derin, hareket etmeyen bir karanlık.
“Her sustuğunda birimizi yuttun,” dedi.
Mideme kramp girdi.
Gerçek bir kramp.
Kusacak gibi oldum.
Kusmadım.
Boğazım istemsizce hareket etti.
Bir şey daha yukarı tırmandı.
Çocuk başını çevirdi.
Dinledi.
“Diğerleri de geliyor,” dedi.
“Kimler?”
“Konuşmadıkların.”
Dilim şişmeye başladı.
Ağzımı kapatamıyordum.
Çenem hâlâ tam yerine oturmamıştı.
“Dur,” dedim. “Durması lazım.”
Çocuk bana baktı.
“Artık içeride durmuyorlar.”
Yerdeki çocuk emekleyerek yatağa çıktı.
Dizleri ters yöne doğru bükülüyordu.
“Burası senin odan değil,” dedi.
“Benim evim burası!”
“Hayır.”
Çocuk başını kaldırdı.
“Burası senin iç tarafın.”
Tavandaki kazı genişledi.
Alçı parçaları yere düştü.
Sonra tavanın üzerinde bir çatlak oluşmadı.
Tavanın kendisi açıldı.
Çatının olması gereken yerde siyah bir boşluk belirdi.
İçinden ipler sarktı.
Yavaşça sallanıyorlardı.
Boş değillerdi.
“Bakma,” dedi çocuk.
Baktım.
İplerin ucunda çocuklar vardı.
Hepsinin boynunda aynı iz vardı.
Hepsi ağır ağır dönüyordu.
Ayakları yere değmiyordu.
“Bunlar ne?” diye fısıldadım.
Çocuk bana döndü.
“Bunlar senin sustukların,” dedi.
“Ben ne yaptım?”
Çocuk bir süre yüzüme baktı.
Sonra cevap verdi:
“Hiçbir şey.”
O anda boğazımdan ikinci bir şey çıktı.
Bu daha küçüktü.
Yere düşmeden önce ağlamaya başladı.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar