It’s True.
Ne çok ölü yedik.
“We have already been here.”
Evet Mati.
Biliyorum.
Ama bu kez ayakkabılarım çok küçük.
İçlerine sığamıyorum.
Ölülerim ise hâlâ sığıyor....
Kemiklere yiyecek olarak ikram edilme muharebesi zavallı bulutların rahminde su yağdıran periler kadar bile şükür etmeyen insancıkların beyinciklerinde ters yönde atan kardiyofizik karakterli metafizik kulvarlara saplandı. İçsel atışlar göbek üstünde seramik serenatını kırmızı bir senfoniye çevirirken birbirlerine uzattıkları o uzun, çok güzel, hâlâ uzun tükürükler cenabet tabutlarının kapağında birer doğum lekesi gibi çoğaldı. Hoş geldin kritik vals, ahmakı zer sularında doğurduğun çocuğun adını kim koyacak? Ne çok kan kaybettik, ne çok ölü yedik, ne çok ölüyü içtik, der gibiler Mathilda. Sonra kemikler konuşmaya başladı. Fakat konuşan kemikler değildi. Onların içinde yıllardır bekleyen suyun cenazesi doğum yaptı. Ve doğan şey, kendisini doğuran hiçbir şeye benzemedi.
Kemiklere yiyecek olarak ikram edilme muharebesi devam ederken Mathilda masanın altında kendi gölgesini emziriyordu. It’s true, she said, but nobody had asked the truth to be born. Zavallı bulutlar bunu duyunca içlerindeki bütün yağmurları geri yuttular. Bir beyincik, seramik bir tabakta kendisini alkışladı. Kardiyofizik içsel kulvarlar göbek üstünde yön değiştirdi; çünkü yön değiştirmek o gece herkesin en sevdiği cenaze töreniydi. Welcome home, little disaster. Sonra Mamamıya geldi. Nereden geldiğini bilen yoktu. Mathilda biliyordu ama söylemedi. Hem bazı isimler söylendiği anda anne olur, bazıları ise yalnızca tabut. Ne çok kan kaybettik, dedi biri. And still, we called it dinner. O sırada gökyüzü, kemiklere yiyecek olarak ikram edilmek üzere kendisini küçük porsiyonlara ayırmaya başladı.
It’s true. Fakat gerçek bu kez kapıyı çalmadı. Pencereden içeri girdi, ayakkabılarını çıkarmadan oturdu ve Mathilda’ya baktı. Mathilda hiçbir şey söylemedi. Mamamıya söyledi: “We have already been here.” Bunun üzerine bütün kemikler yer değiştirdi. Kimse şaşırmadı. Kemiklerin içlerindeki bazı felaketler: Biz önceden prova edilmiştik dediler. İnan şokta hâlâ kendimi canlandırmaya çalışıyorum Mati.
Şok işte kalbe pansuman yapılan buzluk dolabında ağlamak için sıra bekliyorum. Sıra numaram ∞. Hemşire Mathilda değil. Mati hiç değil. Ama sesini ondan duyuyorum: “Please remain dead until further notice.” Tam o sırada kalbim içeriden üç kez kapıya vuruyor. Açmıyorum. Zira bazı kapılar açıldığında insan değil, prova dışarı çıkıyor. Mamamıya koridorda gülüyor. Kemikler sessiz. Ben hâlâ kendimi canlandırmaya çalışıyorum. It’s true. Ama hangi tarafımın gerçek olduğunu kimse söylemedi, Mati.
That’s true. Always dememek için hâlâ kendimi cebren Tarık boğ azizim sularında kalbime kulaç attırıyorum. Bilirim ben çok küçükken, yani henüz ayakkabı içine sığacak kadarken, ölülerim vardı. Onları ceplerimde taşırdım. Bir tanesi sol cebimdeydi; hep soğuktu. Diğeri sağ cebimdeydi; durmadan büyüyordu. Mathilda sordu: “Were they yours?” Bilmiyordum. Zaten çocukken insan, kendisine ait olmayan ölüleri de kendi sanabiliyor. Mamamıya bunu duyunca başını eğdi. “We have already been here.” Evet Mati. Biliyorum. Ama bu kez ayakkabılarım çok küçük. İçlerine sığamıyorum. Ölülerim ise hâlâ sığıyor.